Spoiler içeriyor
Dizinin daha ilk bölümlerinden itibaren bir huzursuzluk duygusu veriyor His & Hers. Küçük bir kasabada işlenen cinayet var ama olayın “sadece bir cinayet” olmadığı o kadar belli ki… Sanki birisi yıllar önce kapanmamış bir dosyayı yeniden açmış gibi. Hikâyenin merkezinde…devamıDizinin daha ilk bölümlerinden itibaren bir huzursuzluk duygusu veriyor His & Hers. Küçük bir kasabada işlenen cinayet var ama olayın “sadece bir cinayet” olmadığı o kadar belli ki… Sanki birisi yıllar önce kapanmamış bir dosyayı yeniden açmış gibi. Hikâyenin merkezinde de iki kişi var: Anna Andrews ve Jack Harper. Evli olduklarını biliyoruz ama aralarında öyle bir mesafe var ki aynı evde olsalar bile ayrı dünyalarda yaşıyor gibiler. Üstelik ikisi de aynı cinayetleri araştırıyor ama farklı yerlerden. Anna bir televizyon gazetecisi; olayları haber, görüntü, tanık ve algı üzerinden okuyor. Jack ise bir dedektif olarak delil ve sorgu tarafında. Ve çok enteresan biçimde, ikisi de bir noktadan sonra diğerini “baş şüpheli” görmeye başlıyor. İzlerken insanın içinde sürekli bir şüphe büyüyor: “Bunlardan biri gerçekten yapmış olabilir mi?”
Cinayet davası büyüdükçe, ölen kişinin sıradan bir kurban olmadığını anlıyoruz. Her şey Anna’nın geçmişine, özellikle lise dönemine bağlanıyor. Bir şekilde o eski dönemden bir halka kopmuş ve bugüne düşmüş gibi… Anna’nın lise arkadaş çevresiyle ilgili bir şeyler var ama sanki herkes cümleleri yarım bırakıyor. Tam konuşacak gibi oluyorlar, susuyorlar. Tam geçmiş açılacak gibi oluyor, birileri konuyu değiştiriyor. Bu da diziyi normal bir “katil kim?” hikâyesinden çıkarıp, geçmişle bugünün birbirine dolandığı bir hesaplaşmaya çeviriyor.
Bir noktadan sonra cinayetlerin bir “zincir” olduğunu fark ediyorsun. Anna’nın lise döneminden tanıdığı insanlar birer birer ölüyor. Üstelik öldürülme biçimleri rastgele değil; çok sert, çok kişisel ve sanki “mesaj” taşıyan cinayetler bunlar. Dizi de burada seni sürekli yönlendiriyor. Bir sahnede Anna’yı öyle bir noktaya getiriyor ki “kesin Anna’nın parmağı var” diyorsun. Hemen ardından Jack’i öyle karanlık gösteriyor ki “yok, bu adamın içinde başka bir şey var” diye düşünüyorsun. İkisi de birbirine güvenmiyor, izleyici de kimseye güvenemiyor. Çünkü herkesin anlattığı şey başka… herkesin gerçeği başka.
Bu arada dizinin lise flashback sahneleri, hikâyenin asıl zehrini yavaş yavaş vermeye başlıyor. Gençlik yıllarında bir kız grubunun içinde dönen şeyler var: zorbalık, dışlama, kibir, küçük düşürmeler… Ama bu “ergenlik dramı” değil. Çok daha ağır bir şeyin kokusu geliyor. Özellikle ormanla ilgili geri dönüşler… Birinin tuzağa düşürüldüğü, bir şeylerin planlandığı, bir gecenin her şeyi mahvettiği hissi var. İzlerken insanın aklına hep aynı ihtimal geliyor: “Bu kızlardan birine korkunç bir şey yapıldı.”
Dizi burada çok manipülatif bir oyun oynuyor. Bir noktada seni, o grubun içindeki kilolu kıza kilitliyor. Öyle bir atmosfer yaratıyor ki “tecavüze uğrayan o olmalı” diye düşünüyorsun. Sanki bütün cinayetlerin motoru onun yaşadıklarıymış gibi… Ve bu sırada Lexy Jones diye bir karakter var. Anna’nın çalıştığı kanalda haber sunucusu olarak gördüğümüz, düzgün, soğuk, kontrolcü, hatta biraz sinir bozucu bir kadın. Lexy’nin varlığı bile bir gerilim unsuru. Hem Anna’yla profesyonel bir rekabet içinde, hem de olayların tam ortasında dolaşıyor.
Finale doğru işin rengi değişiyor. Çünkü Lexy Jones’un aslında bambaşka biri olduğu ortaya çıkıyor: Lexy, Anna’nın lise arkadaşı Catherine Kelly çıkıyor. Catherine’in yıllar önce bir şekilde “kaybolmuş” olması, sonra bambaşka biri olarak geri gelmesi çok çarpıcı bir detay. Üstelik sadece isim değiştirmemiş; görüntüsünü, kimliğini, hayatını tamamen yenilemiş. Dizinin verdiği bilgiye göre Catherine, gençken istemeden kız kardeşi Andrea’nın ölümüne sebep oluyor. Bu olaydan sonra kendini adeta silip yepyeni bir kişiliğe bürünüyor. Catherine ölüyor, Lexy doğuyor gibi.
Bu noktada dizi seni iyice “katil bu” diye hazır hale getiriyor. Çünkü orman flashback’leri netleşiyor: lise dönemindeki o kız grubu Catherine’i ormanda cinsel saldırıya uğrasın diye tuzağa düşürmüş. Ve bunu yaparken sadece kötülük etmiyorlar… izliyorlar, gülüyorlar, eğleniyorlar. Bu sahneler çok rahatsız edici ve insanın içinde bir öfke yükseltiyor. O yüzden Lexy/Catherine’in yıllar sonra geri dönüp bu kızları birer birer öldürmesi ihtimali bir anda “mantıklı” gelmeye başlıyor. İzleyici olarak adeta “tamam, sebep var” diyorsun.
Ama dizi tam burada ikinci oyununu oynuyor: Lexy katil değil. En azından o cinayetleri işleyen kişi değil. Tam tersine, herkesin şüphelendiği, dosyaya en uygun “günah keçisi” haline getirilen kişi oluyor. Jack zaten Lexy’ye şüpheyle bakıyor, polis ortağı Priya da gerilim anında Lexy’yi vuruyor. Lexy ölünce, herkes derin bir nefes alıyor gibi: “Tamam, seri katil bulundu.” Dosya kapanıyor. Gazeteler, haberler, herkes için mesele bitiyor. Ama izleyici için bitmiyor. Çünkü o kadar kolay kapandığı için içerde bir şey eksik kalıyor.
Sonra dizi bir yıl ileri sarıyor. Anna hamile, Jack’le yeniden bir araya gelmişler. Yanlarında Jack’in yeğeni var. Sanki aile yeniden kurulmuş, herkes toparlanmış. Dizi burada “mutlu son” görüntüsü veriyor. Anna’nın annesi Alice bile dinç görünüyor. Oysa dizinin başından beri Alice’i Alzheimer/bunama gibi bir şey yaşıyor diye izlemişiz. Yaşlı, kırılgan, unutkan… Tam da şüphelenemeyeceğin bir profil.
Ve final tokadı burada geliyor. Ormandaki olayın uzatılmış versiyonunu görünce fark ediyoruz ki Catherine kurtuluyor ama Anna kurtulamıyor. Yani o korkunç gecenin gerçek kırılma noktası Catherine değil, Anna. İzleyicinin “o gece her şeyin başlangıcı” fikri doğru, ama fail sandığımız kişi yanlış. Çünkü cinayetleri başlatan kişi Anna değil, Lexy/Catherine değil… Anna’nın annesi Alice. Meğer Alice, kızının 16. doğum gününde göz göre göre yaşadığı o korkunç şeye sebep olan “arkadaşlardan” intikam alıyormuş. Cinayetleri planlayan, tek tek o insanları ortadan kaldıran gerçek katil oymuş.
Bu twist bende iki şey bıraktı. Birincisi, motivasyon inanılmaz güçlü: Bir anne, kızının parçalanmasına sebep olanlara karşı kendi adaletini kuruyor. İçten içe “haklı bir öfke” gibi geliyor. İkincisi ise, dizi bunu yapabilmek için Alice’i baştan beri şüphe dışına itmek adına bunamayı çok hesaplı bir kılıf gibi kullanmış. Yani şaşırtıyor ama aynı zamanda “zaten bu yüzden oradaydı” duygusu da bırakıyor.
Dizi bittiğinde kafamda kalan his şu oldu: His & Hers aslında bir cinayet dizisinden çok, geçmişin bir gün mutlaka geri dönmesiyle ilgili. İnsanların kendilerine yeni hayatlar kurabileceğini, kimlik değiştirebileceğini, unutmak için her şeyi yapabileceğini söylüyor… ama travmanın unutulmadığını da gösteriyor. Ve bazen en büyük kötülüğün, en masum görünen yüzün arkasına saklanabildiğini hatırlatıyor. En vurucu tarafı da şu: Dizi boyunca “katil kim?” diye bakarken, finalde fark ediyorsun ki asıl soru şuymuş: “Bu kadar kötülükten sonra, adalet diye bir şey gerçekten var mı?”