Spoiler içeriyor
- 23.01.2026 - Tarsem Singh tarafından yönetilen 2006 yapımı bu film tam bir sanat eseri 🌠 Öncelikle bu filmde neredeyse hiç CGI kullanılmamış. Yönetmen, dijital efektlere başvurmamak için ekibiyle birlikte tam 28 farklı ülkede çekim yapmış. Hatta bu ülkelerin arasında…devamı- 23.01.2026 -
Tarsem Singh tarafından yönetilen 2006 yapımı bu film tam bir sanat eseri 🌠
Öncelikle bu filmde neredeyse hiç CGI kullanılmamış. Yönetmen, dijital efektlere başvurmamak için ekibiyle birlikte tam 28 farklı ülkede çekim yapmış. Hatta bu ülkelerin arasında canım ülkemiz Türkiye de var, Ayasofyada çekim yapmışlar. Çekimlerin tamamlanması tam 4 yıl sürmüş, inanılmaz bir emek var ortada. Çekimlerinin uzun sürmesinin sebebi de hep altın saatlerde çekim yaparak doğal bir şölen sunma amaçlarındanmış. Filmin başlangıcında ise Beethoven 7. senfoni eşliğinde gerçek dublör kazalarını görüyoruz, bu da aslında arkaplanda olduğu için hiç tanımadığımız ama çok şey borçlu olduğumuz dublörlere saygı duruşu niteliğinde çok hoş bir detaydı.
Zaten filmin daha ilk sahnelerinde bir ışık oyunu ile duvarıda yansıma gördüğümüzde anlamıştım filmin görsel yönünün de çok kuvvetli çıkacağını.
Film sadece hikaye anlatmıyor aynı zamanda görsel bir şölen de sunuyor seyircisine. Ana karakterlerimiz Roy Walker adında sakatlandığı için hayata olan inancını yitirmiş bir film dublörü ve Alexandria adında hastanede kol kırığı tedavisi gören küçük, meraklı bir kız çocuğu. Aslında filmin konusu görselleri kadar aydınlık değil, Roy hayata küsmüş durumda ve hayatı terk etmek istiyor, bunun için de Alexandria’yı kullanmaya çalışıyor ancak Alexandria o kadar yaşam dolu ki olayın yönü değişiyor.
Roy Alexandria’ya zalim Odious’tan intikam almak isteyen 5 kişinin yolculuğunu anlatıyor. Ama bu anlatım öyle bir anlatım ki, her detayı ayrı bir başyapıt. Bir çocuğun zihnini izlemek mükemmel bir şey. Mesela Roy’un anlattığı tüm karakterleri kendi hayatındaki tanıdıklarıyla eşleştirerek hayal ediyor. Filme dair en beğendiğim detay da şu ki; kan Alexandria’nın gözünde bir kırmızı kumaştan ibaret, burdan anlayacağımız şu ki ölüm bir çocuğun gözünde vahşi bir şey değil de görsel bir kopma gibi. Anlatılan hikaye çocuğun hayal dünyasıyla birleştiğinde çok güzel bir görsel çıkıyor ortaya. Hatta yönetmen filmin çok gerçekçi olmasını istediği için Alexandria’yı canlandıran küçük kızı aktörün gerçekten sakat olduğuna inandırmış, kız bu yüzden ekstra şefkat beslemiş hep. Kızın yanlış anladığı sahneler de doğal sahnelermiş, yönetmen bunları da eklemek istemiş. Gerçekten her detayı ayrı ayrı düşünülmüş bir film, hepsini yazmaya kalksam gönderi uzar gider.
En çok duygulandığım yerlerden biri de Darwin’in yanındaki maymun Wallace’ın (ki bu da bir göndermeymiş) vefatıydı. Darwin ile eşzamanlı olarak aynı alan ile uğraşan ama Darwin’in gölgesinde kaldığı için fazla tanınmayan Alfred Russel Wallace’ye bir göndermeymiş. Hatta filmde bir sahnede her şeyi sen düşündün ben uyguladım gibi bir şey diyordu Darwin maymuna.
Filmde birçok sahnede portakal görüyoruz, bunun nasıl bir metafor olduğunu merak etmiştim, meğerse portakallar umudu ve şansı temsil edermiş. Zaten Alexandria bir portakal işçisi olarak tanıtılıyor bize.
Yani aslında Roy’un hayata veda çabasının bir çocuktaki yaşam umuduyla buluşmasını izliyoruz. Küçük kız karakterlerin ölmesini istemiyor ama Roy bu benim hikayem diyip geçiyor, onun istediği şey karanlık son. Sonra küçük kız ama bu benim de hikayem dediğinde işte anlıyoruz ki bir hikaye sadece bir kişinin değil aslında, paylaştığımız herkesin. Bunu da ben Küçük Prens’teki sözle bağdaşlaştırdım biraz: “Ölene dek sorumlusun, gönül bağı kurduğun her şeyden.”
Hem teknik açıdan hem senaryo açısından hem de görsel açıdan inanılmaz güzel bir filmdi, anlatmakla anlaşılabilecek bir film değil, mutlaka izlemelisiniz. Sanat kelimesini duyduğumda aklıma gelecek filmlerden birisi oldu. Bunu dev bir sinema ekranında izlemeyi çok isterdim.
Puanım: 10/10 ⭐️