Norveç sinemasından çıkan en sağlam gerilimlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Jo Nesbø’nun kitabından uyarlanan Hodejegerne (Kafa Avcıları), alışılmışın dışında temposu ve "yok artık" dedirten sahneleriyle tam bir adrenalin bombası. Filmi öne çıkaran birkaç temel noktayı şöyle özetleyebilirim: Film önce şık,…devamıNorveç sinemasından çıkan en sağlam gerilimlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Jo Nesbø’nun kitabından uyarlanan Hodejegerne (Kafa Avcıları), alışılmışın dışında temposu ve "yok artık" dedirten sahneleriyle tam bir adrenalin bombası.
Filmi öne çıkaran birkaç temel noktayı şöyle özetleyebilirim: Film önce şık, zeki ve sofistike bir soygun filmi gibi başlıyor. Ancak bir noktadan sonra hikaye öyle bir kırılıyor ki, kendinizi vahşi ve hayatta kalma odaklı bir kedi-fare oyununun içinde buluyorsunuz. Türler arası bu geçiş çok başarılı.
Ana karakter Roger Brown (Aksel Hennie), aslında pek "sevilecek" bir adam değil. Kibirli, kompleksi ve hırslı. Fakat film ilerledikçe başından geçen talihsizlikler (ve o meşhur dışkı sahnesi gibi anlar) sayesinde karakterle tuhaf bir bağ kurmaya başlıyorsunuz.
Hollywood aksiyonlarındaki "pürüzsüz" kavgaları unutun. Buradaki şiddet daha kirli, daha fiziksel ve bazen kara mizahla soslanmış durumda. Nikolaj Coster-Waldau (Game of Thrones'un Jaime Lannister'ı) ise soğukkanlı antagonist rolüne harika oturmuş.
Neden İzlemelisin? Çünkü tempo hiç düşmüyor, son ana kadar "şimdi ne olacak?" dedirtiyor. Çok zekice ilmek ilmek işlenmiş bir senaryosu var. İskandinav Dokusu; O soğuk, mesafeli ama gergin atmosfer filme çok yakışıyor. Özetle, eğer türün meraklısıysan ve henüz izlemediysen, vaktine kesinlikle değecek bir film. Özellikle klişe Amerikan gerilimlerinden sıkıldıysan ilaç gibi gelecektir.
Filmin konusuna gelirsek; aslında oldukça ilginç bir "çifte hayat" hikayesine dayanıyor. Ana karakterimiz Roger Brown, dışarıdan bakıldığında her şeye sahip bir adam. Norveç’in en başarılı kafa avcısı (headhunter), lüks bir malikanesi ve dünyalar güzeli bir eşi var. Ancak bu hayatın bir de karanlık tarafı var: Roger'ın İkili Yaşamı. Roger, boyunun kısalığı nedeniyle ciddi bir özgüven eksikliği yaşıyor ve bu açığı eşine pahalı hediyeler alarak, ona ultra lüks bir hayat sunarak kapatmaya çalışıyor. Fakat maaşı bu hayatı karşılamaya yetmiyor. O da ek iş olarak sanat eseri hırsızlığı yapıyor.
Hikayeyi Başlatan Olay Roger, eşinin sanat galerisi açılışında Clas Greve (Nikolaj Coster-Waldau) ile tanışıyor. Clas, sadece büyük bir şirketin CEO adayı değil, aynı zamanda elinde paha biçilemez bir Rubens tablosu bulunduran eski bir özel kuvvetler askeri. Roger için bu tablo "emeklilik bileti" demek. Tabloyu çalmak için Clas’ın evine girdiğinde ise hayatını altüst edecek bir sırla karşılaşıyor.
Olaylar Nereye Evriliyor? Bu noktadan sonra film basit bir hırsızlık hikayesinden çıkıp; Avcının ava dönüştüğü, Teknolojik takip cihazlarının ve askeri disiplinin devreye girdiği, Roger’ın hayatta kalmak için en iğrenç ve en uç yollara başvurmak zorunda kaldığı vahşi bir takibe dönüşüyor.
Küçük bir not: Filmde öyle bir "saklanma" sahnesi var ki, izledikten sonra muhtemelen uzun süre unutamayacaksın.