Spoiler içeriyor
Charlie Kauffman'a bayılıyorum. Bu adamın senaristliğini yaptığı tüm işlere takıntılı birisi olarak bu filmin de beklentimi karşıladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Öznel çıkarımlarda bulunabileceğim gibi topluma dair de fazlaca mesaj içerdiğini düşündüğüm, oldukça kapsamlı ve çok yönlü bir film kendileri. Özetleuecek olursak,…devamıCharlie Kauffman'a bayılıyorum.
Bu adamın senaristliğini yaptığı tüm işlere takıntılı birisi olarak bu filmin de beklentimi karşıladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Öznel çıkarımlarda bulunabileceğim gibi topluma dair de fazlaca mesaj içerdiğini düşündüğüm, oldukça kapsamlı ve çok yönlü bir film kendileri.
Özetleuecek olursak, filmin başrolünde mesleği kuklacılık olan Craig isimli bir adam yer alıyor. Kendisi evli ve mesleğinden pek bir gelir elde edemiyor. E haliyle eşi de kendisine nazikçe başka işler bulmasını öneriyor. Craig eşini dinleyerek bir işe giriyor, iş yerinde ise tesadüfen bir geçit keşfediyor. Bu geçit bir portal gibi, kapısından içeri gireni 15 dakikalığına John Malkovich isimli ünlü oyuncunun zihnine ışınlıyor. Buradan sonra ise işler sarpasarıyor diyebiliriz. Craig işyerindeki bir kadından hoşlanıyor ve biraz onun, biraz da elde ettiği şöhretin uğruna kendinden vazgeçiyor.
Birey bazında analiz edecek olursak aslında mesajı çok açık. Craig belli bir amaç için bu yola çıkıyor, fakat çıktığı yolda dikkati dağılıyor, böylece yeni amaçlar ediniyor. Bu işe girmesinin sebebi ekonomik olarak daha iyi hale gelmek ve belki de bu sayede bir ebeveyn olmaktı. Oysa başka bir kadını elde etme arzusuna kapıldı ve amacından hızlıca sapıverdi. İlgisine tam anlamıyla bir karşılık bulamadı ve bu süreçte malûm keşfiyle sarhoş oldu. 15 dakikalığına ünlü bir kişinin hayatına dahil olmak, ekonomik kaygılardan uzaklaşması ve istediği kadını elde etmesi için bir anahtar görevi görmeye başladı. Peki bu süreçte bizim en az gördüğümüz şey neydi? Craig'in ta kendisi değil mi? Bir başka bedenin içinde kendi kimliğini yaşatmaya çalışmak bizi biz yapmıyor maalesef, yalnızca kendimizden uzaklaşıyoruz hepsi bu. Ve hayata yeniden kendimiz olarak devam etmek istediğimizde, sıfırdan başlamamız gerekiyor akışa. Bu ise zaman kaybı olmaktan başka hiçbir şey değildir. Her bireyin elde etmek istediği şeyler vardır bu hayatta fakat bunları kendimiz olarak başarmamız gerekir. Kendinden vazgeçerek, bir başkası gibi davranarak elde ettiğin hiçbir şey sende kalıcı olmuyor, buna en yakınındaki insandan tut da işine kadar hayatının her parçası dahil. Kendin olduğunda günlük rutinin bile değişiyor ve sen sana çok uzak kalıyorsun. Kendine uzaklaşmak ise amacına, varmak istediğin noktaya uzaklaşmak anlamına geliyor. Oysa biz bir başkası gibi; olmak istediğimiz kişi gibi davranarak, maske takınıyor ve ideallerimize yaklaştığımızı zannediyoruz. Değişmiyor, yalnızca role bürünüyoruz. Benlik kavramı üzerinden sert bir eleştirel yaklaşım yakalıyorum ama hepsi bu kadar değil elbette.
Toplumsal açıdan inceleyecek olursak popüleriteye ve tüketim kültürüne olan düşkünlüğümüzü gözden geçirmemek elde değil. Özendiğiniz ünlü hayatları onlara özgü, onlara güzel. Siz o insanın kılıfına büründüğünüzde onunla aynı insan olmuyorsunuz. Çünkü o kılıfın içinde benliğiniz sıkışıyor, eziliyor ve zarar görüyor. Popüler kültürün özendirdiği ünlüler ve influencerlar bizden epey uzak hayatlar aslında. Toplumdaki her birey onları görüp onlara benzemeye çalıştığında bunun bireylerdeki olumsuz etkisini çok net görüyoruz filmde. Bir kere o hayatlara özenmek bağımlılık yapıyor, gerçeklik algımızla oynuyor ve kendi hayatımızı x10 çekilmez kılıyor. En basitinden ünlü bir kadında gördüğünüz ruja sahip olma isteğiniz, o ünlü oyuncunun arabası sizde olmasa bile oyuncak versiyonunu satın alma davranışınız bile bu sistemin bir parçası. Bizler o hayatlara sahip olamıyoruz ama bari o hayatlardan elde edebileceğimiz ufak tefek şeyleri elde ederek kendimizi tatmin edelim diye uğraşıyoruz. Sen o ruju sürünce o kadının yaşamına erişemeyeceksin, sadece o günkü makyajın o kadınla aynı düzeyde olacak ve kendini bununla avutacaksın. Oysa belki rengi tenine yakışmıyordur bile. Üstelik onu ünlü yapıp x rujunu kullanmasını isteyen kişi, yalnızca senin x rujunu satın alman için bunu yapıyor. Yani tek amacı ruju satmak, para kazanmak. Sen de bir kukla oluyorsun, hayatına özendiğin kişi de. Burada sizin sırtınızdan geçinen ise kuklacı oluyor. Bize metalaştırılarak sunulan ünlü hayatları, aslında kapitalizmin esiri oluyor bir bakıma. Filmde de böyle değil miydi? 15 dakikalığına John Malkovich olmak kime ne kazandırır? Oysa adam bunu pazarladı ve uzun bir süre ekmeğini yedi.
Tabi burada tek yönlü de düşünmeyelim, John Malkovich üzerinden de çıkarım yapılmalı. Bu ünlü adamla empati yapınca görüyoruz ki ünlülerin özeline bu kadar dahil olmak, bireyselliklerine saygı duymamak pek de etik gözükmüyor. Kaç kişi ünlü oyuncuların ilişki geçmişlerinden tamamen uzak ki? Peki hiç onların açısından baktınız mı, tamamen şeffaf hayatlar yaşamasını beklediğiniz ünlüler bu konudan nasıl etkileniyorlar? Aslında onlar da bu beklentiler yüzünden benliklerinden kopuyorlar. Peki o halde ünlülerin hayatlarını bu kadar irdelemek ne ölçüde etik diye sorduruyor film.
Dikkatimi çeken en önemli mesele ise alçak tavan... Ofis 7.5'uncu katta ve alçak tavanlı ya hani, bunun da bir sebebi var. Aynı göstergeye Suç ve Ceza kitabında rastlamıştım. Orada da güçlü bir metafor olarak kullanıldığını düşünüyordum, burada da öyle bence. Alçak tavan olması bireysel açıdan Craig'in iç dünyası ile benzetilebilir. Karakterimiz de kendi içinde sıkışık, dar koridorlarda arıyor çareyi ve bir gün bir kapı buluyor, onu aradığı çare sanıyor. Oysa çare sandığı şey yalnızca bir aldatmaca, bir illüzyon.
Perspektifimizi biraz değiştirip baktığımızda ise burayı daha farklı değerlendirebiliriz. Kat sayısı ne tam 7 ne de tam 8. İkisi arasında sıkışık, zorlama bir mekan. Ve tam bu mekanın içinde gerçeklikten kopuyoruz, yarım kat aşağısı ya da yarım kat yukarısı bizi gerçeklik ile buluştururken, bu arada sıkışık duran kat bizi gerçeklikten koparan bir mekan. Alçak tavan olması, yani yarım olması bize film boyunca gösteriliyor ki unutmayalım. Ve ne zaman gerçeklikle kavuşsak, yani bu alçak basık yerden kurtulup gerçek hayata dönsek bir rahatlama geliyor içimize. Gerçekten ve benlikten uzaklaşmanın verdiği rahatsız edici hissiyat mekana yansıtılmış diyebiliriz kısaca. Bu nedenle filmin en ince düşünülmüş detaylarından biri olduğunu söyleyebilirim.
Azıcık da sona değinmek istiyorum. Filmin sonunda Craig yine başka bir bedende sonsuza dek sıkışıp kaldı ve böyle olmasının tek nedeni kendinden bu kadar kolay vazgeçmesiydi. Hırsı ve kibri yüzünden kendinden her gün daha fazla koptu, eşinden koptu, hayatından koptu, derken başkası olarak yaşamaya başladı. Kendini bu derecede kaptırınca ise geri dönüşü olmayan bir yerde sıkışıp kalarak cezalandırıldı.
Son olarak şu detayı atlamak istemiyorum. Craig diyor ki "Maymun olduğun için ne kadar şanslı olduğunu bilemezsin. Düşünüyorum, hissediyorum ve acı çekiyorum." Oysa kendisi bir maymun kadar olamadı. Olsaydı en az o maymun kadar geliştirirdi empati duygusunu. Filmin başından beri karısı maymunun bir travma atlattığını, depresyonda olduğunu, yani bir şeyleri gayet de hissettiğini ve acı çektiğini söylüyordu. Empati yoksunu Craig ise bunları duymuyor bile. Oysa biz kadının söylediklerinin doğru olduğunu, o maymunun ipi çözdüğü sahneden anlıyoruz. Kadını tutsaklıktan kurtarıyor, çünkü bir zamanlar kendisinin de avlandığı ve ne kadar acı çektiği aklına geliyor. Maymun diye hor gördüğü hayvan bile kadının duyguları ile empati yapabilecek düzeyde.
Bencilliğine söz geçiremeyen Craig; elinde olanı, kendine ve hayatına dair her şeyini kaybetmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Hâlâ değinmediğim pek çok detay mevcut iken yazımı burada sonlandırıyorum. Okuduğunuz için teşekkür ederim, hepinize ferah mekânlar diliyorum.