Spoiler içeriyor
İyi Niyetin Keskin Ucu! Film, dış görünüşü yüzünden toplumdan uzak kalmış, yaratıcısının ölümünden ötürü yapımı yarım kalmış, elleri makas olan bir yapay insanın hikâyesini anlatıyor. Bu film beni biraz korkuttu açıkçası. Çünkü ortada kötü biri yok ama yine de zarar…devamıİyi Niyetin Keskin Ucu!
Film, dış görünüşü yüzünden toplumdan uzak kalmış, yaratıcısının ölümünden ötürü yapımı yarım kalmış, elleri makas olan bir yapay insanın hikâyesini anlatıyor. Bu film beni biraz korkuttu açıkçası. Çünkü ortada kötü biri yok ama yine de zarar var. Edward aslında iyilik yapmak istiyor. Belki "iyi niyet" dediğimiz şey bir yapay insan için ne kadar geçerlidir orası tartışılır ama en azından gördüğünü yapan, insanlardan öğrendiği gibi davranan biri. Ve tam da bu yüzden tehlikeli olabiliyor.. Çünkü bilinç yok. Ne yaptığının sonucunu tam olarak kavrayamıyor. Elindeki şey makas ve bu bir insanı öldürebilecek kadar keskin. Ama aynı ellerle inanılmaz şeyler de ortaya çıkarabiliyor. Heykeller yapıyor, gittiği her yerde yaratıcılığını konuşturuyor ve durmuyor. Sürekli bir şeyler yapma peşinde çünkü elinden gelen tam olarak bu... Bulunduğu her ortamda bir şeyi değiştirmeye, şekil vermeye çalışıyor. Hiç durmuyor. Sürekli bir şeylere dokunuyor, bir şeyleri farklılaştırıyor. Sanki içindeki o karmaşayı, o çatışmayı bu şekilde susturmaya çalışıyor. Ama bir noktadan sonra bu da kontrolden çıkıyor. Aynı zamanda bu, onun yarım kalmışlığını da temsil ediyor. Deneyimsizliği, geçmişi olmayan bir varlık olarak insanın yarım kalmış dünyasının çatışması da burada gizli. Aslında o makaslar bir sınır gibi. Aynı ellerle bir insanı incitebilir, hatta birini öldürebilecek kadar zarar verebilir. Ama yine o ellerle sanat da üretebilir. Edward da tam olarak bunu yapıyor. Hem zarar veriyor hem de üretmeye devam ediyor. Yani aynı şey, hem yıkımın hem de yaratıcılığın aracı olabiliyor. Bu da insanı daha çok rahatsız ediyor. Çünkü mesele sadece "iyi" ya da "kötü"olmak değil.
Ama bir yandan da şu var: Edward tamamen hissiz biri değil. Bence sevmeyi öğrenmişti. Hatta âşık olmuştu. İçinde bir duygu var ama onu nasıl yaşayacağını, nasıl göstereceğini bilmiyor. Çünkü bir geçmişi yok, bir deneyimi yok, yarım kalmış ve tamamlanmamış... Ne yapması gerektiğini kimse ona öğretmemiş. Belki de bu yüzden, ellerinin ne anlama geldiğini bile tam olarak kavrayamıyor. Yarım kalmışlığı, deneyimsizliği ve dünyaya uyumsuzluğu, onu sürekli bir çatışma içinde bırakıyor.
Açıkçası filmin konusunu birçoğumuzun da bildiği "Bahçıvan ile Ayı" hikâyesine benzttim. Hikâyede bahçıvan, bir gün yalnızlık çeken bir ayıyla arkadaş olur. Bahçıvan, uyurken yüzüne sinek konmamasını ister. Ayı da iyi niyetle dostunu korumak ister, ama aklını tam kullanamadığı için yüzüne sinek konan bahçıvanı öldürmeden sineği yok etmeye çalışırken büyük bir kayayı alır ve sineği öldürmek isterken elindeki o büyük kayayı bilinçsizce bahçıvanının suratına atar ve bahçıvan ölür...Bu hikâye bize klasik bir dersi hatırlatır: "Akılsız dost, akıllı düşmandan daha zararlıdır." Buradaki vurgu, bilinçsizce yapılan iyi niyetin bile tehlikeli olabileceğidir. Edward’ın durumu da buna çok benziyor. Elindeki makasla iyilik yapmak isterken zarar verebilir; bilinci ve deneyimi sınırlı olduğu için sonuçları öngöremez...
Ama film sadece bununla ilgili değil. Bir de insanların tarafı var. Ve bence asıl sert olan kısım da burası. İnsanlar Edward’ı olduğu gibi kabul etmek yerine, onu kendileri gibi olmaya zorladılar. Kendileri gibi davranmasını, hatta kendileri gibi görünmesini istediler. Farklı olanı anlamak yerine, onu kendilerine benzetmeye çalıştılar. Üstelik bunu yaparken onu kullandılar da. İşlerine geldiği sürece yanlarında tuttular, yeteneğinden faydalandılar. Ama işler değiştiğinde, onu anlamaya çalışmak yerine hemen yargıladılar ve dışladılar. Yani bir anlamda, onu şekillendiren de, kullanan da, en sonunda suçlayan ve aynı zamanda yapay bir insana bile nefreti, kırgınlığı öğretip katil eden de yine aynı toplum oldu.. toplum tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır bana göre..
Bir de şu var: İnsanlar sürekli ahlaktan bahsediyor. Evrensel doğrular, doğru olan davranışlar… Ama bunlar çoğu zaman sadece sözde kalıyor. Kendi inanmadıkları şeyleri bile papağan gibi tekrar ediyorlar. Edward’a da aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar. Ona neyin "doğru" olduğunu öğretmeye kalkıyorlar. Mesela bir sahnede, "Yolda içi parayla dolu bir çanta bulsan ne yaparsın?" diye soruluyor. Herkes "doğru" cevabı biliyor gibi davranıyor. Polise vermek gerektiğini söylüyorlar. Ama Edward, içinden geldiği gibi cevap veriyor: sevdiklerime veririm diyor. Ve bu cevap "yanlış" sayılıyor. Oysa belki de o an gerçekten içinden gelen buydu. Burada insanın aklına şu geliyor: İnsanlar gerçekten doğru olanı mı yaşıyor, yoksa sadece doğru gibi görüneni mi tekrar ediyor? Çok değerli bir hocam bir keresinde demişti ki "Doğrular zamanla değişebilirmiş, ama hakikat asla değişmezmiş". Ve film boyunca insanlar, kendi inanmadıkları ezbere doğrularını Edward’a dayatmaya çalışıyor. Onu kendi kalıplarına sokmak istiyorlar. Ama o kalıpların ne kadar gerçek olduğu bile tartışmalı...
Ayrıca o makas eller sadece fiziksel bir özellik değil, bir metafor. İnsanlarla arasında olan mesafenin, kuramadığı temasın, yanlış anlaşılmasının bir simgesi. İçinde sevgi var ama o sevgi dışarıya keskin bir şekilde çıkıyor. Yani duygusal olarak iç dünyasıyla dış dünyaya yansıttığı şey aynı değil. Bu da onu yalnızlaştırıyor ve yarım kalmışlığını gözler önüne seriyor. Öte yandan Edward’ın çevresinde kesilebilecek şeyleri yaratıcı bir şekilde bir sanat eserine dönüştürmesi ve durmak bilmeksizin kontrolden çıkması Edward'ın duygusal olarak yansıtamadığı İç dünyasının bir dışavurumudur...
Ve galiba beni en çok rahatsız eden düşünce şu: Elindeki makasla katil de olabilirsin, sanatsal ürünler ortaya çıkaran bir sanatçı da... Bu makas tam olarak "insan" diyebileceğimiz birinin elinde olsaydı doğru olanı seçme şansı olurdu belki... Ama bu makas Edward'ın elinde.. Edward'ı bilinçsizce yaratan, onu suça sürükleyen ve katil eden ise toplumun kendisidir. Edward sadece bir aynaydı, toplumu topluma yansıttı!
Bir de işin en ürkütücü tarafı şu: Böyle bir varlıkta bilinç yoksa, duygu yoksa, merhamet ve vicdan yoksa… bu gerçekten korkutucu. Çünkü neyin neye dönüşeceğini kestirmek mümkün değil. Belki de bu yüzden film bittiğinde içimde garip bir tedirginlik kaldı. Hatta o kadar etkiledi ki, biliyorum gece rüyama bile girebilir. Belki elleri makaslı biri beni kovalayacak, belki de benim ellerim makas olacak djhjhj Çünkü maalesef ki çok hassas bir bilinçaltına sahibim hjhjh İzlediğim, düşündüğüm şeyler bir şekilde içimde yaşamaya devam edip rüyalarıma kadar giriyor sjhjh
Son olarak belki de asıl sorun Edward’ın elleri değildir. Asıl sorun, insanların neyi nasıl gördüğü ve nasıl davrandığıdır. Çünkü bazen birini anlamaya çalışmak yerine ondan korkmayı seçiyoruz. Ve sonra o korkunun sonuçlarını yine o insana yükleyip, onu suçluyoruz..