Merhabalarr. Şu an kırmızı oda-Alya'nın hikayesinin olduğu kitabı okuyorum. Yanii Hayata Dön kitabını. Daha bitiremediğim için yorumlayamiyorum ama ordan bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Dizide çok hikaye anlatılmıyor ama kitabında bir çok hikaye var. Cadılık ile ilgili bir hikaye. 15. yüzyılda…devamıMerhabalarr. Şu an kırmızı oda-Alya'nın hikayesinin olduğu kitabı okuyorum. Yanii Hayata Dön kitabını. Daha bitiremediğim için yorumlayamiyorum ama ordan bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Dizide çok hikaye anlatılmıyor ama kitabında bir çok hikaye var.
Cadılık ile ilgili bir hikaye.
15. yüzyılda cadılık insanlara lanet yağdıran, büyü yapan, bebekleri öldüren, kuşa veya başka hayvanlara dönüşebilen, bir tür ters yüz edilmiş Hıristiyan seremonisi olan "Şeytan Toplantısına” gitmek için keçiye veya süpürgeye binerek uçabilen yaşlı, çirkin, korkunç görünümlü kadınlar olarak hayal edilmiş. Avrupalıların hayal gücünün ürünü olan cadılar zamanla edebiyatta kendilerine önemli bir yer bulmuş ve buradan tüm dünyaya yayılmış. Cadıların bütün hayvanlarla arkadaşlık ettiği düşünülür ve bu hayvanların cadıların her dediğini yaptığına inanılırdı. Daha sonra ortaya çıkan cadı avcıları pek çok yaşlı kadını cadı olmakla suçlamış. Suçlanan kadın önce çırılçıplak soyulur, acı hissedip hissetmediğini anlamak için vücuduna sivri iğneler batırılırmış. Kadın eğer çığlık atmazsa onun cadı olduğu kesinleşirmiş.
— Ben eğer o zaman yaşasaydım, beni de cadı zannederlerdi.
Ne demek istiyor acaba?
— Neden?
— Çünkü ben de kolay kolay çığlık atmazdım... Yani dayak yerken ... Sonra ne olmuş?
— Prensler ve büyük toprak sahipleri kendi topraklarında bulunan tüm cadıların bir an önce yakalanması için emirler vermişler. Suçlanan kişiler hemen köy meydanlarında kazığa oturtularak canlı canlı yakılmaya başlanmış. Bu kadınlara, önce diğer cadıların isimlerini vermeleri için çok ağır işkence ediliyormuş. Başparmakları kerpetenle sıkıştırılıyor, bileklerine bağlanan iplerle yukarı çekilip sonra aniden yere bırakılıyorlarmış ve bu işkenceleri binlerce kişi izliyormuş. Yorgunluktan ve acıdan bitap düşen kadınlar sonunda kendilerine yöneltilen tüm suçlamaları kabul ediyor, tanıdıkları pek çok başka masum kadının adını veriyor ve bir an önce ölüp kurtulmanın yolunu arıyorlarmış.
— Cadıların... kötü insanlar olduğunu düşünürdüm hep.
Aklım dayak yerken çığlık atmamasına takıldı. Erkeklerden yediği dayaklardan mı söz ediyor acaba? Geçmişinde kim bilir neler gizli?
— O dönemde halk bir tür histerik çılgınlığın içine girmiş, yani toplum tümüyle hastalanmış ve bu hastalık pek çok masum kadının canına mal olmuş. işkenceler sonucu kabul edilen suçlamalar bu çılgınlığı iyice beslemiş. Zavallı yaşlı kadınların ağızlarından çıkan isim listesi halkın kâbusu haline gelmiş. insanlar hem bu listeye kendileri de dahil olmaktan korkuyor, hem de daha binlerce cadının aralarında dolaştığı şeklinde bir düşüncenin yayılmasına neden oluyormuş. Bir zaman sonra herkes toplum gözünde şüpheli hale gelmiş. Suçlanan bazı geri zekâlı, bunak veya ruh hastası kadınlar, sorguya çekenlerin istediği şeyleri bir bir söyleyiverir, saçma sapan itiraflarda bulunurlarmış. İşte bu kadınlar kazanlarda bebekleri kaynattıkları, akbaba yağıyla bebek kanı karıştığında aranan lezzetin bulunduğu gibi daha bir sürü asılsız şeyler anlattığı için, toplumda yaşanan çılgınlık bir kat daha artmış. Sonunda iş çığırından çıkmış ve herkes işine gelmeyen, kıskandığı veya haset duyduğu insanları ispiyonlamaya başlamış. O arada Reform karşıtı hareketle de birleşerek gücünü iyice arttırmış. Örneğin bir başpiskopos Almanya’da iki köydeki bütün kadınları yaktırmış ve her köyde birer kadın bırakmış. Yine aynı kişi cadıları yargılayan yargıçlardan birinin cadılara karşı yumuşak davrandığını anlayınca onu da cadılıkla itham etmiş, önce işkence edip sonra onu da yaktırmış. Bu konuda her ne kadar Almanya başı çekse de, İsviçre ve İtalya'da da aynı çılgınlık rüzgârları esiyormuş.
— Bu Almanlar... ne kadar cahilmiş! ... Bizde yokmuş değil mi?
— O zamanlar yani bin beş yüzlü yılların sonlarında cehaletin kol gezdiği Avrupa ülkelerinin karşısında büyük bir Osmanlı İmparatorluğu varmış. Tüm Avrupalı kadınların korkulu rüyası haline gelen cadılık kavramı bizim kapımızdan içeri hiç girememiş. Almanya'da, cadı olduğundan şüphe edilen kadının suçunu itiraf etmesini sağlamak için bir oyuna başvuruluyormuş. Karanlık bir hücrede kadın günlerce hapsedildikten ve uykusuz bırakıldıktan sonra, bir gece şeytan kılığına girmiş birisi onu ziyarete geliyormuş. Eğer kendisine tapmayı kabul ederse, onu kazığa oturtulup yakılmaktan kurtaracağını söylüyormuş. Zavallı kadın içinde bulunduğu bu korkunç durumdan kurtulabilmek için bu vaatlere inanıyor ve bu durum kadının gerçekten cadı olduğunun kanıtı sayılarak hemen cezası veriliyormuş. Almanlar bu kaba ve acımasız şakayı çok eğlenceli bulmuş olacaklar ki, yıllarca şiir ve şarkılarında bu temayı işlediler.
O zamanlar "Suyla sınama” diye bir yöntem varmış. Cadılıkla suçlanan kadın bir havuz veya göle atılır, suda batar ve boğulursa suçsuz, yüzer ve kurtulursa suçlu bulunuyormuş.
— Yani kurtuluş... ölümde... Bu acımasız dünyada yaşamak için... neden bu kadar ısrar ediyoruz... bilmem ki...