Özgün adı Pierrot le Fou olan 1965 yapımı Jean-Luc Godard filmi. Godard'ın izlediğim ikinci filmi(ilki ise Vivre sa vie. Onun da incelemesini duvarımda yaptım.) ve bu filmler dönemin kalitesini buram buram içime çekmemi sağlıyor. Tercihler ve getirisinde oluşan yaşam biçimleri…devamıÖzgün adı Pierrot le Fou olan 1965 yapımı Jean-Luc Godard filmi.
Godard'ın izlediğim ikinci filmi(ilki ise Vivre sa vie. Onun da incelemesini duvarımda yaptım.) ve bu filmler dönemin kalitesini buram buram içime çekmemi sağlıyor. Tercihler ve getirisinde oluşan yaşam biçimleri her iki filmde de gözlemlediğim bir etkendi. Pierrot aslında adı Ferdinand ama ben kendisinin yılmadan ismini düzelttiği ve Marianne'nin kendisini sinirlendirmek için bu şekilde seslenmesinden kaynaklı bende Pierrot olarak yazacağım.(Her Pierrot yazdığımda "hayır adım Ferdinand" repliği kulağımda çınlıyor.).Pierrot(Jean-Paul Belmando) normal şekilde ilerleyen hayatında muazzam şekilde edebiyat ve sanat aşığı bir birey. O kadar içselleştirmişki bu durumu yaşamının her kısmına edebiyatı ve sanatı şiirsel bir anlatım ile sokabiliyor. Ancak okudukları ve deneyimleri sonucu yaşadığı hayatın düzgün olmadığını kavrıyor ve kendisinin fitilini ateşleyecek ve bu gösteriş meraklısı, reklamcı, maddiyatın her şey olduğu yaşamdan kendisini kurtararak edebiyat ve sanat bütünlüğüne kavuşturacak kişinin Marianne(Anna Karina) olduğunu biliyordu. İşte tam olarak burada Godard aynı şekilde tekdüze yaşamdan Vivre sa Vie'de Nana'yı kurtardığı gibi Pierrot'u da çekip almıştı. Ancak bu tekdüze yaşam olağan seyrinde ilerliyorken, aniden yapılan seçimler sonrası oluşan yaşam ise bireyleri bir dizi maceranın içerisine sürüklüyor ve ebediyete uğurluyordu.
Pierrot'un ilk başta başka insanların içerisine girdiği sahnedeki renk bolluğunun simgelediği canlılık ve Pierrot'un her geçiş yaptığı kısımda bireylerin reklamcılık ve gösteriş yapmasının birlikteliği izleyici de gerçekçilik üzerinden bunaltıcı bir yapıya uğramasını sağlıyordu. Çünkü Pierrot'un edebiyat ağırlıklı yaşam biçimini kavramamız sonrası kendisinin bulunduğu ortamların ve edindiği arkadaşlarıyla çok zıt bir birliktelik oluşturduğu gözler önündeydi. Ve bu da Godard tarafından Pierrot'un yapacağı seçimlerin en mantıklısı olduğu konusunda bizi ikna edici bir kıvamdaydı.
Marianne, o da edebiyat ve sanat aşığı ancak Pierrot hayatını kelimeler ile yaşarken Marianne kendi deyimiyle hisleriyle hayatı kucaklıyordu. Belki de ikisinin arasındaki en büyük uçurum buydu. Marianne ve Pierrot'un sevgisi ne kadar büyük yansıtılsada kesinlikle ortada sevgi ve arzu yoktu. İkisi de birbirini kullanıyor ve çıkarları getirisinde bilinçsiz şekilde hareket ediyorlardı. Pierrot, bunaltıcı ve iç karartıcı dünyasından edebiyat ve sanatın bilinmez yolculuğuna çıkmak istiyor, Marianne ise kaybedeceği bir şey olmadığını bilmesinin yanı sıra bir dizi suça bulaşmasının varlığını örtbas ederek hiperaktif bir yaşam biçimi arıyordu.
Bu şekilde başlayan birliktelik ilerleyen dakikalarda uyum içerisinde edebiyat konuşmalarına ve alıntılarına dökülmesiyle sonuçlanıyordu. Bir kelime Pierrot, bir kelime de Marianne söyleyerek cümleleri tamamlamaya çalışıyorlar ve izleyiciyi bir çok kitaptan alıntı ile karşılıyorlardı. Vurgulamaya çalıştıkları bu bütünlüğün aslında birbirlerindeki eksikliklerden kaynaklı olduğu ve âdeta açıkları kapamak ve kendilerini tanımak için zaman zaman uyguladıkları bu tekniğin aciz belirtisini aralarında oluşan ucuz duygulardan gözlemleyebiliyorduk.
Serbest şekilde sürdürdükleri yaşamlarını küçük çaplı işledikleri suçlar ile süslüyorlar ve aşırı derecede hiperaktif şekilde film içerisinde mekandan mekana geçiş yapıyorlardı. Hızlı akan olaylar karşısında soğukkanlılıkla hareket ediyor ve gerçekleştirdikleri eylemlerinin sorumluluklarından kaçan bu ikiliye Godard, basit hayatlarını komplike bir şekilde izleyiciye sunmalarını sağlıyordu. Kısaca ortada aşırı derecede canlılık söz konusuydu. Bireylerin üzerinden, var olmanın dayanılmaz hafifliğini oturduğumuz yerden hissedebiliyorduk.
Son sahnedeki çarpıcı final ise aslında beklediğim bir finaldi. Karakterlerin arasındaki açıklık en sonunda zirveye ulaştı ve beklenen kopukluk oluştu. Marianne kendisinde izler taşıyan Pierrot'un yetersizliğini bilinçsiz olarak kabul etti. Çaresiz ve anlamsız şekilde onu kandırıp terk etti ve Pierrot'un yıkıcı etkisiyle karşılaştı. Pierrot varlığı hale gelmiş Marianne'nin kendisine yaşattığı bu acımasız darbe yüzünden anlık yanlış karar hali ile yaşamını ilginç bir şekilde sonlandırdı.
Godard'ın diyaloglara gösterdiği özen ise gerçekten harikulade idi. Bireylerin birbirlerindeki anlam arayışları, sorgulamaları ve felsefe içerikli diyaloglar film ile izleyiciyi bütünleştiriyordu. Oyunculuklar tam yerinde gerçeği izleyicinin üzerine yansıtıyordu. Ara sıra Pierrot'un izleyici ile konuşması hatta bir sahnede Marianne için "sadece zevkini düşünüyor" şeklinde bir cümle kurup arkaya bakması ve Marianne'nin kime sesleniyorsun sorusuna "seyircilere" demesi ise kaliteli bir sahneydi.