Spoiler içeriyor
Kutsal Kan, sürrealist yönetmen Alejandro Jodorowsky tarafından yönetilen 1989 yapımı psikolojik gerilim filmidir. Orjinal ismi Santa Sangre olan bu film, altmetniyle dop dolu ancak bir o kadar absürtlük barındıran ve sinematografisi ile bilinçlerden çıkmayacak özel bir yapıya sahiptir. Santa Sangre,…devamıKutsal Kan, sürrealist yönetmen Alejandro Jodorowsky tarafından yönetilen 1989 yapımı psikolojik gerilim filmidir. Orjinal ismi Santa Sangre olan bu film, altmetniyle dop dolu ancak bir o kadar absürtlük barındıran ve sinematografisi ile bilinçlerden çıkmayacak özel bir yapıya sahiptir.
Santa Sangre, kendini kuş zanneden ve psikolojik sıkıntıları bulunan Fenix(Axel Jodorowsky) karakterinin yaşam öyküsünü konu ediniyor. Fenix'in bu duruma gelme sebebini anlamlandırabilmemiz için film içerisinde geri dönüşler yaşıyoruz. Küçük Fenix'in(Adan Jodorowsky) yaşadığı dramatik ve kalıcı tahribatların varlığına şahit oluyoruz. Yönetmen sürrealizm akımına ayak uydurduğu için film genel olarak aklınızın sınırlarıyla oynuyor ve sizi bir takım buhranların içerisine sürükleyebiliyor. Filmin başlarında gözlemlediğimiz "sirk" teması gayet akıcı şekilde bilinç altımıza işliyor ve basit imgeleri gözümüze gözümüze sokuyor. Temelde gördüğümüz sirk ve gösteriler, eğlencenin ve kutlamaların hüküm sürdüğünü lanse ederken aslında bu işin içindeki canlıların yaşadığı dramatik ve hüzünlü öyküyü saklıyor. Sirk teması ile birlikte insan-hayvan birlikteliğini de farklı şekilde sembolize etmeye çalışan Jodorowsky sirk gösterisinde rol alacak olan Alma'nın(Faviola Tapla) masumane şekilde sağır ve dilsiz olması, âdeta sirk gösterilerine çıkan bir hayvanın eğitimini düşündürüyor. Alma sağır ve dilsiz aynı bir fil veya maymun gibi. Kendini anlatamıyor ve söylenenleri anlamıyor. Eğitim süreci içerisinde kendisine uygulanan şiddetvari tutumlara karşı sadece mimikleri ile tepki verebiliyor. Bu hayvan-insan bağlantısını, ölen bir filin tabuta koyulup bir uçurumdan atılarak "toz toprağa" bürünmüş insanlar tarafından "hayvanın etlerinin parçalanıp paylaşılması" ile Fenix'in annesinin kesilen kollarına "karga" dadanması ve Babasının ölen vücuduna "köpeklerin" girişmesinde görebiliyoruz.
Filmin sirk temasının yanında bir de tarikat üyeleri ile polislerin çatışmasına şahit oluyoruz. Bu tarikat üyeleri adı "santa sangre" olan kiliselerinin yıkılmaması için eylem yapıyorlar. Şimdi burası apaçık dini eleştiriyor. Kilisenin içerisine girdiğimizde bu bireylerin İsa'ya değil kolları kesilip tecavüze uğramış bir kıza taptıklarını gözlemleniyor ve kutsal kanları ise boyadan ibaret. Kiliseye gelen monsenyör "barış" naraları atarak ortamı sakinleştiriyor ve kiliseyi gözlemledikten sonra bunların hepsini yalanlıyor ve dehşete düşmüş şekilde kiliseden ayrılıp polislere yıkmalarını emrediyor. Günümüzde düşündüğümüzde binlerce farklı din sistemi bulunmakta ve hepsi belli başlı kurallara dayanmakta. Bunları savunan radikal dinciler ise inanç sistemleri yüzünden sorgulama yetilerini kaybetmiş durumdalar. Her din sistemi kendi dininin doğruluğunu savunmakta ve diğer dinleri yalanlamakta. Peki bu film de gösterilen kadının inandığı tecavüze ve şiddete uğramış kız neden gerçek kurtarıcı olmasın? Aslında gerçeğin dinler değil tamamen bizim algımız ve hayal dünyamız olduğunu öğrenmenin gerçekten zor olduğunu gösteriyor film. Madem din sistemleri ve inançları birbirinin varlığını kabullenemiyor ve tek doğrunun kendisi olduğunu savunuyor, buradan çıkarcı ve dolandırıcı oldukları varsayımı doğmaz mı?
Fenix'in annesi Concha(Blanca Guerra) yani dini tarikat üyesi ile babası Orgo'nun(Guy Stockwell) yani tamahkar ve şehvet düşkünü bireyin bir sahnede çiftleşmesi ise bu iki olgunun temelde bir arada yürüdüğünü ve hatta adamın kadını aldattığı halde kadının adamın cazibesine karşı koyamaması metaforik olarak din olgusunun dışta ne kadar dürüstlük ve doğruluk adı altında gösterilsede aslında içten içe mitomaninin, tamahkarlığın ve dolandırıcılığın boyunduruğu altında olduğunu gözler önüne seriyor. Sonuç olarak filmde dinin kendi sonunu getirecek olgular ile birlikte yürümesi yani anne ve babanın dehşetvari şekilde ölmesi ile sembolize ediliyor nitelikteydi.
Bu geri dönüşten, gerçek zamana yani Fenix'in büyüyüp hastaneye düştüğü zaman dilimine girince aslında Fenix'in çocuklukta yaşadığı travmanın ne kadar kuvvetli olduğunu anlıyoruz. Kendini kuş zannetmesi; her ne kadar küçükken babasının vücuduna yaptığı kuş dövmesi ile alakalı gözükse dahi aslında tamamen çocukluk döneminde yaşadığı buhranlı yaşam biçiminden kaynaklı oturtamadığı cinsiyet kimliğinin varlığını anlatıyor. Alma'nın, Fenix'in göğsünün üzerindeki kuş dövmesinin yanına gelip elleriyle kuş taklidi yaparak kuşu uçurması ise aslında Fenix'in kişiliğinin kaybolduğunu simgeliyordu. Fenix'in büyüyünce yaşayacağı kimlik karmaşası ve psikolojik sıkıntıların temeli tamamen öğrenme dönemi olan çocuklukta yaşadığı sıkıntılardan kaynaklıydı.
Fenix'in bulunduğu hastanenin tamamıyla down sendromlu çocuklarla dolu olmasını tam olarak anlamlandıramadım. Jodorowsky sürrealist düşünce akımı nedeniyle ortamları soyut ve farklı şekilde gözler önüne serebiliyor. Belki de her kısmı anlamlandırma çabamızı eleştirir nitelikte sadece görmesini istediği gibi izleyiciye gösteriyor. Başka bir alternatif sunmuyor ve sadece down sendromlu bireyler bulunması gerektiği için bulunuyor. Kendisine katılıyorum ancak ben anlamlandırmaya devam ediyorum(:. Down sendromlu bireyler ile Fenix'in sinemaya götürüldüğü sahnede doktor ve hemşirenin bu bireyleri bir pezevenke emanet edip, hemşirenin bakıcı ile sevişmesi, doktorun ise büyükannesine bakacağını belirtmesi ile sonuçlanıyor. Tabi pezevenk down sendromlu bireylere bağımlı edici madde kullandırıp, şişman bir kadına kiralaması ise yine o ortamın soyutluğunu, somut bir şekilde gözler önüne döküyor. Jodorowsky düşünce akımının imgelerini fazlasıyla kullanıyor.
Fenix'in psikolojik sıkıntılarının baş gösterdiği kısımlarda ölen annesini kolsuz bir şekilde görmesi ve annesinin kendisiyle bütünleşip Fenix'in kollarını kullanabilmesi gerçekcilik ile gerçekdışılığın çatışmasını sağlıyordu. Fenix elbette ebeveyn ilgisine muhtaç bir şekilde yaşamını idame ettirdi ve zamanla bu ihtiyaç bir sorun haline dönüştü ve bireyin yersiz halüsinasyonlar görmesini sağladı. Bilincinde bu ihtiyaca karşı savunma mekanizması olarak annesinin kuklasını gerçekmiş gibi görmesi ve hatta bu kuklanın Fenix'in bedenini ele geçirmesi ise gerçekcilik ile gerçekdışının çatışmasını sağlıyor izleyiciyi ikileme düşürüyordu. Tamamen her şeyi Fenix kafasında kurgulamış ve öldürdüğü bireyleri annesi yüzünden değil psikolojik sıkıntılarından kaynaklı öldürmüştü. Bu durumdan Fenix'i kurtaran ise Alma oldu. Onu yarattığı gerçekdışı buhranın içinden çekip aldı ve gerçeklikle buluşturdu
Bu sürrealist filmin karakterleri de filme yakışır şekildeydi. Bir çok fizyolojik farklılıklara şahit olduğumuz karakterler bulunuyordu. Cüce, sağır ve dilsiz bir kız, uzun boylu dilsiz bir adam, kulak kıllılığı bulunan bir adam, kulağını koparıp yedirmeye çalışan bir birey, her yeri dövme dolu olan kadın, toz toprağa bürünmüş topluluklar vb. Sürrealist yapıyı çok iyi yansıtıyorlardı. Soundtrack'ler ise aşırı iyiydi resmen filmin havasıyla izleyiciyi bütünleştiriyordu.
Son olarak;
Stretch out my hands to thee:
My soul thirsts for the like a parched land...
Teach me the way I should go, for to thee I lift up my soul. (Psalms, 143.6.8)
"gerdim kollarımı sana doğru, ruhum sana susamış, tıpkı bir kavrulmuş diyar gibi. Yükselttim ruhumu senin için, göster bana nasıl geleceğimi."(Psalms, 143.6.8)