Pinokyo uzun süredir tanıdık olan bir yabancı. Hikâyesini biliriz, sahnelerini ezbere sayarız; burnunun uzamasını, doğruyu söylemeyi öğrenmesini, gerçek bir çocuk olma arzusunu. Ama asıl mesele şudur: Pinokyo’yu gerçekten anladık mı, yoksa yalnızca onunla karşılaşmaya mı alıştık? Pinokyo’nun verdiği mesaj ilk…devamıPinokyo uzun süredir tanıdık olan bir yabancı. Hikâyesini biliriz, sahnelerini ezbere sayarız; burnunun uzamasını, doğruyu söylemeyi öğrenmesini, gerçek bir çocuk olma arzusunu. Ama asıl mesele şudur: Pinokyo’yu gerçekten anladık mı, yoksa yalnızca onunla karşılaşmaya mı alıştık?
Pinokyo’nun verdiği mesaj ilk bakışta son derece basittir: Yalan söyleme, sözünü dinle, çalışkan ol, doğru olanı seç. Bu, çocuklar için yazılmış bir masalın yüzeyde taşıması gereken ahlâkî çerçevedir. Fakat hikâyenin gücü burada bitmez; tam tersine, bu yalınlık onun derinliğinin kapısını aralar. Çünkü Pinokyo yalnızca bir çocuk masalı değildir, insan olmanın sancılı bir tasviridir.
Pinokyo doğuştan insan değildir. Tahtadan yapılmıştır; duyguları vardır ama iradesi zayıftır, arzuları güçlüdür fakat sonuçlarını tartacak olgunluğa sahip değildir. Bu yönüyle Pinokyo, insanın ham hâlini temsil eder. Henüz tamamlanmamış, henüz şekil almamış, potansiyel taşıyan ama o potansiyeli nasıl gerçekleştireceğini bilmeyen bir varlık. Aslında hepimiz, hayatın belli dönemlerinde Pinokyo’yuzdur.
Onun burnu uzadıkça yalan görünür hâle gelir. Bu önemli bir semboldür: Gerçek hayatta yalan çoğu zaman görünmez, hatta çoğu kişi önce kendine yalan söyler. Pinokyo’da ise içte olan dışa vurur. Masal burada sert ama dürüst bir şey söyler: Hakikatle arana mesafe koydukça, bu mesafe seni saklayamaz; seni ele verir. Bu yüzden Pinokyo’nun yalanı cezalandırılmaz, ifşa edilir.
Pinokyo’nun yolculuğu aynı zamanda otoriteyle, özgürlükle ve sorumlulukla kurulan ilişkinin hikâyesidir. Gepetto ona bir baba figürü sunar; sevgi vardır ama sınır da vardır. Pinokyo ise özgürlüğü sınırsızlık zanneder. Eğlenceye, kolay yollara, hazza yönelir. Ancak masal açık bir şekilde şunu gösterir: Sorumluluk olmadan özgürlük yoktur. Pinokyo’nun her kaçışı, onu biraz daha insanlıktan uzaklaştırır.
Pinokyo’nun gerçek bir çocuğa dönüşmesi, masalın en çok yanlış anlaşılan noktasıdır. Bu bir ödül değil, bir sonuçtur. Doğruyu seçtiği, fedakârlık yaptığı, başkası için sorumluluk aldığı için insan olur. Yani insan olmak, doğuştan gelen bir hak değil; ahlâkî bir inşa sürecidir.
Bu yüzden Pinokyo hem çok derin hem de çok yüzeyseldir. Yüzeyseldir, çünkü mesajı herkes anlayabilir. Derindir, çünkü gerçekten kavramak için insanın kendine bakması gerekir. Pinokyo’yu evrensel yapan da budur: O bir karakter değil, bir aynadır. Ona baktığımızda şunu sormamız gerekir: Ben bugün ne kadar tahtayım, ne kadar insanım?
Bir hemşirenin hastanede yaşadıklarına odaklanan bu dizide çok katmanlı ve derin anlamlar vardı. Hastane ortamında çoğu zaman “hassas” olmak zayıflıkla karıştırılırken, dizinin hassasiyetin aslında hastanede bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu güçlü biçimde göstermesi dikkat çekiciydi. Son dönemde fark…devamıBir hemşirenin hastanede yaşadıklarına odaklanan bu dizide çok katmanlı ve derin anlamlar vardı. Hastane ortamında çoğu zaman “hassas” olmak zayıflıkla karıştırılırken, dizinin hassasiyetin aslında hastanede bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu güçlü biçimde göstermesi dikkat çekiciydi.
Son dönemde fark ettiğim en çarpıcı gerçeklerden biri, sağlık çalışanlarından neredeyse kusursuzluk beklenmesi: sınırsız sabır, eksiksiz merhamet, tükenmeyen bir anlayış… Öyle ki, kişinin karakterinin bir parçası olan merhamet bile, sağlıkçı olduğu için sonradan kazanılmış bir özellikmiş gibi ele alınıyor. Bu bakış açısı son derece üzücü; çünkü hastanede yalnızca sağlıkçı olmak yetmiyor...
“Kalk, Bir Dopamin Demle” kesinlikle kısa sürede tüketilecek bir kitap değil. Analiz edeceğimiz için üç güne yaydım; buna rağmen ciddi bir farkındalık oluşturdu. Dopaminin beynimizde nasıl bir ‘patron’ gibi çalıştığını, zirve sonrası yaşanan çöküşün aslında fizyolojik olarak normal bir süreç…devamı“Kalk, Bir Dopamin Demle” kesinlikle kısa sürede tüketilecek bir kitap değil. Analiz edeceğimiz için üç güne yaydım; buna rağmen ciddi bir farkındalık oluşturdu. Dopaminin beynimizde nasıl bir ‘patron’ gibi çalıştığını, zirve sonrası yaşanan çöküşün aslında fizyolojik olarak normal bir süreç olduğunu ve dopamini bilinçli şekilde ‘demleyerek’ kullanmanın insan hayatında nasıl dönüşümler yarattığını oldukça etkileyici bir biçimde anlatıyor. Aynı zamanda şükür kavramının dopaminle nasıl bir ilişkisi olduğunu da açıklıyor yani genel anlamda bu kitapta sadece mutluluk hormonu olarak adlandırılan dopaminin başka nerelerde rol aldığını öğreneceksiniz 🙃
Akan her gözyaşı aynı mıdır? Hayır değildir. Üç tipte gözyaşı vardır; Birincisi: duygusal gözyaşı. Stresle, yasla, sevinçle, taşan bir içle gelir. Bu gözyaşının içinde ACTH gibi stres hormonları, enkefalin gibi ağrı kesici maddeler bulunur. Yani beden sadece ağlamaz; rahatlamaya çalışır.…devamıAkan her gözyaşı aynı mıdır?
Hayır değildir. Üç tipte gözyaşı vardır;
Birincisi: duygusal gözyaşı.
Stresle, yasla, sevinçle, taşan bir içle gelir.
Bu gözyaşının içinde ACTH gibi stres hormonları,
enkefalin gibi ağrı kesici maddeler bulunur.
Yani beden sadece ağlamaz; rahatlamaya çalışır.
Üstelik bu gözyaşının içeriği sabit değildir.
Hissedilen duygunun türüne, şiddetine, süresine göre değişir.
Keder başka ağlatır, özlem başka, şükür başka....
İkincisi: bazal gözyaşı.
Sessizdir. Gösterişsizdir.
Ama en hayati olanıdır.
Göz yüzeyini sürekli nemli tutar;
su, yağ ve koruyucu mukus içerir.
Fark etmezsin ama o olmazsa göz dayanmaz.
Üçüncüsü: refleksel gözyaşı.
Soğan doğrarken, dumana maruz kalınca,
göze yabancı bir madde değdiğinde ortaya çıkar.
Bu bir duygu tepkisi değil, bir savunmadır.
Ama yine de ağlamadır.
Ve beden, nedeni ayırt etmeksizin,
kendini korumayı bilir.
🙃
Ne zaman hastalara olan empatimin inceldiğini hissetsem, kendime bir randevu alırım. Bu kez beyaz önlükle değil, adı soyadı çağrılmayı bekleyen biri olarak giderim hastaneye. Koridorlar karşılar beni: nereye çıktığı belli olmayan, birbirine benzeyen ama hiçbirine ait olmayan koridorlar. Bir yerlere…devamıNe zaman hastalara olan empatimin inceldiğini hissetsem,
kendime bir randevu alırım.
Bu kez beyaz önlükle değil,
adı soyadı çağrılmayı bekleyen biri olarak giderim hastaneye.
Koridorlar karşılar beni:
nereye çıktığı belli olmayan,
birbirine benzeyen ama hiçbirine ait olmayan koridorlar.
Bir yerlere yetişen ayak sesleri,
yorgun bakışlı sekreterler ,
kimi sessizce kırgın, kiminin kelimeleri kendinden sert.
Derdini anlatmadan anlaşılman gerektiği o an…
Doktorla arandaki mesafenin birkaç dakikaya sıkıştığı,
cümlelerin yarım, soruların eksik kaldığı o görüşme.
Randevu biter.
Ama içimde bir şey hâlâ konuşur:
“Şunu da söylemeliydim,”
“Bunu sormalıydım.”
İşte tam orada hatırlarım.
Hasta olmanın ne kadar yalnız,
ne kadar kırılgan bir hâl olduğunu.
Ve empati,
yeniden yerini bulur içimde.
Bir meziyet değil,
bir sorumluluk gibi.
Keşke kitaplara başlamadan önce “ne kadar etkileneceğimizi” ölçen bir parametre olsaydı. Çünkü Pia Mater’ın beni bu kadar içine çekeceğini, karakterlerle bu kadar bağ kuracağımı hiç tahmin etmemiştim. Sayfalar ilerledikçe onların sevincini de acısını da içimde hissettim. Tam olarak beynimin hangi…devamıKeşke kitaplara başlamadan önce “ne kadar etkileneceğimizi” ölçen bir parametre olsaydı. Çünkü Pia Mater’ın beni bu kadar içine çekeceğini, karakterlerle bu kadar bağ kuracağımı hiç tahmin etmemiştim. Sayfalar ilerledikçe onların sevincini de acısını da içimde hissettim.
Tam olarak beynimin hangi noktasından vurdu bilmiyorum, ama yaşattığı deneyim kesinlikle sıradan değildi. O kadar güçlü bir etki bıraktı ki kendimi sürekli bu kitaptan bahsederken, çevremdekilere tavsiye ederken buldum. Hatta bir ara sadece Pia Mater okurlarının bir araya gelip konuştuğu küçük bir grup kurma fikri bile aklımdan geçti.
Bu kitabın etkisi çabuk geçecek türden değil. Dokunuyor, kalıyor, biraz sarsıyor, biraz besliyor. Ve en güzeli: Bilimsel betimlemeler bile romanın atmosferine estetik bir ritim katıyor. Sanki yazar, bilimle edebiyatı yan yana değil, iç içe örmüş, damarlarla karakterlerin duygularını aynı ritimde akıtmış gibi.
Çocukluğumun kuşu, konacak yer bulamadı, Öyle yorgundu ki, artık büyümek zorunda. Küçük kanatlarından büyük umutlar yapmış, Ama artık taşıyamaz olmuş. Bir bir bırakmış umutlarını, Büyümüş acı çığlıklarla. Gözyaşlarından nehirler oluşturmuş, Ama tek damlasını kendine vermemiş. Rüzgar ona kucak açmamış, engel…devamıÇocukluğumun kuşu, konacak yer bulamadı,
Öyle yorgundu ki, artık büyümek zorunda.
Küçük kanatlarından büyük umutlar yapmış,
Ama artık taşıyamaz olmuş.
Bir bir bırakmış umutlarını,
Büyümüş acı çığlıklarla.
Gözyaşlarından nehirler oluşturmuş,
Ama tek damlasını kendine vermemiş.
Rüzgar ona kucak açmamış, engel olmuş,
Acılarını her kıtaya dağıtmış,
Ama içindeki büyük acıyı taşıyacak bir kıta bulamamış.
Defalarca özür dilemiş,
Ama özür dilenmemiş ona.
Hatalarıyla kayalıklar yapmışlar,
Geçemez olmuş.
Gökyüzünün maviliğinden gözüm yorulur Ama küçük gri bulut bana dert olur. Güzel bir çiçek bana mezarlıkları hatırlatır. Bir kuş sesi yalvarış gibi gelir.