3 sene önce izlediğimde sonunda beni göz yaşları ve büyük bir şaşkınlıkla baş başa bırakan film. Bugün tekrar izledim ve yine aynı duyguları yaşadım. Filmi tekrar izlememin amacı 3 yıl önceki düşüncelerimi yarım yamalak anımsamama, ben de bıraktığı hayranlık ve…devamı3 sene önce izlediğimde sonunda beni göz yaşları ve büyük bir şaşkınlıkla baş başa bırakan film.
Bugün tekrar izledim ve yine aynı duyguları yaşadım.
Filmi tekrar izlememin amacı 3 yıl önceki düşüncelerimi yarım yamalak anımsamama, ben de bıraktığı hayranlık ve üzüntüyü hala hissedebiliyor olmama rağmen konuya ve duygulara hakim olabilmekti. Herhalde burada şimdilik bu filmden başkasına 10/10 vereceğimi sanmıyorum.
Ünlü bir profesör olan David Gale Amerikadaki idam cezalarının kaldırılması için arkadaşı Constance ile birlikte bir mücadele veriyor. Anlatmak istedikleri şeyse deliller her ne kadar aksini göstersede bir mahkumun gerçekten suçlu olduğunun tam anlamıyla kanıtlanamayacağı. İdam cezasının yanlış ellerde sadece bir suç aletine dönüştürülebileceği. Bu cezanın kolayca suistimal edilebileceğinden bahsediyor.
Ayrıca idam cezasının suçlular için caydırıcı olmadığını da söylüyor David filmde.
Açıkcası çok beğenmedim. Yemek yerken izleyecek bir şey bulamadığım için açtığım bir filmdi. Sanki her şey çok hızlı oldu ve bitti gibi geldi bana. Sonunda da ne oldu belli değil. Bare onu gösterseydiler :S 3.5/10
⚠️ Tüm erkeklerin izlemesi gereken bir film. Kendi düşüncelerimi paylaşmadan önce filmin kısaca konusundan ve anlatmak istediklerinden bahsetmek istiyorum. Filmde isminden de anlaşıldığı gibi lohusa (bir kadının doğum yaptıktan sonraki 6 haftalık sürecine verilen isim. Kadınlar bu süreçte fiziksel ve…devamı⚠️ Tüm erkeklerin izlemesi gereken bir film.
Kendi düşüncelerimi paylaşmadan önce filmin kısaca konusundan ve anlatmak istediklerinden bahsetmek istiyorum.
Filmde isminden de anlaşıldığı gibi lohusa (bir kadının doğum yaptıktan sonraki 6 haftalık sürecine verilen isim. Kadınlar bu süreçte fiziksel ve duygusal olarak hassas oluyorlar) bir kadının yaşadığı stres, uykusuzluk ve yalnızlık çok gerçekçi bir şekilde anlatılmış. Aynı zamanda yeni doğum yapmış annelerin gerek yakın çevrelerinin abartılı ve gerçekçi olmayan söylevlerinden gerekse sosyal medyadaki sahte yaşamlardan nasıl negatif yönde etkilendiğinden ve daha günümüzde muzdarip olduğumuz bir çok durumdan bahsediliyor. Özellikle filmin sonunda vermek istenilen mesaj çok güzel bir şekilde yansıtılmış (tabi sonuna kadar kadının yaşadıklarına dayanabilirseniz :D).
Şimdi gelelim benim film hakkındaki düşüncelerimeee :D
Arkadaşlar eğer böyle üst üste oluşan stres verici ve gerici sahnelere katlanamıyorsanız (benim gibi) gitmenizi önermem. Resmen (izleyen varsa ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır) Jennifer Lawrance’ın Mother filmini izlerken yaşadığım gerilim ve stresi bu filmde yaşadım. O kadar sinirim bozuldu ki sinirden gözlerim doldu :D bir de işin kötüsü gülüp stres atarız diye arkadaşlarla iş çıkışında gitmiştik. Tam tersine stresle dolup taştım :D bir daha izlemeyeceğim filmler arasına ekledim filmi.
- Sinema salonu hakkındaki yorumumu yazmayı unutmuşum. Vialand’ daki sinemaya gittik biz ve berbattı. Ses kalitesi çok kötüydü ve film başladıktan 5 dakika sonra ışıkları kapattılar. Işıkları kapatmayı unuttular mı ne oldu orda anlamadım. Işıklar kapandıktan birkaç dakika sonra da bir an da film dondu :D 1-2 dakika sonra düzeldi. O yüzden salonu hiç beğenmedim.
#Altınıçizdiklerim - Belli bir yaşı geçince insan boşuna yaşıyor aslında. Mesela kimseye bir faydam yok benim. Belki de bu yüzden her şeyden, herkesten hemen sıkılıveriyorum. - Ben güzele güzel, doğruya doğru derim. Bunu bilir, bunu söylerim. Tabii her aklıma gelenide…devamı#Altınıçizdiklerim
- Belli bir yaşı geçince insan boşuna yaşıyor aslında. Mesela kimseye bir faydam yok benim. Belki de bu yüzden her şeyden, herkesten hemen sıkılıveriyorum.
- Ben güzele güzel, doğruya doğru derim. Bunu bilir, bunu söylerim. Tabii her aklıma gelenide söylemem. Deli derler adama. Çünkü akıl insanın hizmetkarı olmalı. Eğer ki insan aklının hizmetine girerse, o adamın vay haline! Neler neler ister akıl, ne şeytanlıklar bulup çıkarır. Akla her gelen güzel ve doğru olaydı insanlık böyle mi olurdu? Kimi zaman gözlerimi dinlendirmek için koltuğa kurulur, bu içimdeki sesi dinlerim. Acayip şeyler söyler… Tanıyamam o sesi bazen. Çocuk gibi türlü zırvalıklar fısıldar. Vehimler, şüpheler, hayaller. Doğrudur Yunus’un dediği ‘ bir ben var bir de benden içeride başka bir ben’.
- Her şey insanın peşinden sürükleyecek birilerini bulmasına bağlı. Öyle derler: Şimdi şu kapı açılsa ve ben kralım, diye bağırarak bir adam girse içeri, deli diye tutar, tımarhaneye atarız. Ama adamın arkasında yüz kişilik bir kalabalık varsa… Mecburen kabul ederiz adamın krallığını. Hem o kadar insan hata yapmış olabilir mi? Böyle düşünürüz hemen.
#Altınıçizdiklerim - Charlie böyle büyümüştü; annesi ağbeyiyle o kadar ilgiliydi ki başkasına verecek hiçbir şeyi kalmamıştı. O da değiştiremeyeceği bir geçmişin yasını tutmak yerine tüm dikkatini daha önemli bir şeye vermişti, ONLAR GİBİ OLMAMAYA. - Durumu ne olursa olsun, kontrolün…devamı#Altınıçizdiklerim
- Charlie böyle büyümüştü; annesi ağbeyiyle o kadar ilgiliydi ki başkasına verecek hiçbir şeyi kalmamıştı. O da değiştiremeyeceği bir geçmişin yasını tutmak yerine tüm dikkatini daha önemli bir şeye vermişti, ONLAR GİBİ OLMAMAYA.
- Durumu ne olursa olsun, kontrolün kendisinde olduğunu ve her şeyi bir arada tutabildiğini göstermek isterdi. Evi daima kusursuz tutar, tüm kıyafetlerini pürüzsüz olacak şekilde ütülerdi. Asla hayatın kendisi için ne kadar zor olduğunu başkalarının bilmesine izin vermedi. Ne sözle ne de görünüşüyle. Bu da, Charlie’ye göre, kontrol edemediği olaylarla yüzleşmek ve onları kontrol altına almak için annesinin bulduğu bir yoldu.
Yıllardır kütüphanemde olupta hiç okumadığım bir şaheser “Ana”. Birkaç gün önce arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Özellikle günümüz şartlarında işçilerin ve emeklilerin 116 yıl önce yazılmış bir kitapta anlatılan hikayeyi iliklerine kadar yaşıyor olmalarının nedenini sorgulamaya itiyor kitap sizi. Tekrar…devamıYıllardır kütüphanemde olupta hiç okumadığım bir şaheser “Ana”.
Birkaç gün önce arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Özellikle günümüz şartlarında işçilerin ve emeklilerin 116 yıl önce yazılmış bir kitapta anlatılan hikayeyi iliklerine kadar yaşıyor olmalarının nedenini sorgulamaya itiyor kitap sizi. Tekrar ediyorum “sorgulamaya”. Maalesef artık halkımızın bu şartlarda bu eylemi artık yerine getiremediğini düşünüyorum. Yoğun saatler boyunca çalışıyorlar ve emeklerinin karşılığını alamadıkları maaşları ile hayatta kalmaya çalışıyorlar. Akıştalar. Uyanıyorlar, işe gidiyorlar, işten çıkıp eve dönüyorlar ve tekrar uyuyorlar. Aynı durumu öğrencilerin de yaşadığını düşünüyorum. Dikkatlerini dağıtan, morallerini bozan o kadar çok etkenle iç içeler ki. Onlarda bir akışın içindeler. Sorgulama ve üretme yeteneklerini kaybediyorlar. Akıştan kurtulmalısın! Akıştan kurtulmalıyız! Sorgulamalısın! Sorgulamalıyız!
#Altınıçizdiklerim
“ İnsanlar kötüdürler, evet. Ama ben dünyada doğru bir şey olduğunu öğrendim öğreneli, onlar daha iyi görünüyorlar!..”
“ Nasıl olduğunu ben de anlamıyorum! Çocukken herkesten korkardım… Büyüyünce, kimilerinden alçaklıkları için nefret ettim, kimilerinden de… ne için olduğunu bilmiyorum, öyle nefret ettim işte! Şimdi ise hepsi değişti gözümde. Galiba acıyorum onlara… Bilmiyorum nasıl oldu, ama hepsininde rezilliklerinden sorumlu olmadıklarını anlayınca yüreğim yumuşadı…”
“Her şeyi bilmemiz gerektiğini söyleyenler doğru söylüyorlar. Evin ışığı bizleri de aydınlatmalıdır. Eğer karanlık içinde bulunanları aydınlatmak istiyorsak, bütün soruları dürüstlükle, gerçeğe uygun biçimde cevaplandırabilmeliyiz. Bütün doğruları, bütün yalanları bilmemiz gerek…”
“ … Boğazımızı sıkanlara, gözlerimizi kapatanlara göstermeliyiz ki, biz her şeyi görüyoruz, ne aptalız, ne de hayvan; yalnızca yemek değil, yaşamakta istiyoruz, yaşamaya layık yaratıklar olarak yaşamak! Düşmanlarımıza şunu göstermeliyiz ki, bize empoze ettikleri forsa yaşantısı, akıl yoluyla onlarla boy ölçüşmemize, hatta onlardan daha üstün olmamıza engel olamaz!..”
Kitapta daha çok altını çizdiğim yer oldu ama şimdilik bu kadarını paylaşacağım.
Yıldız Kenter’in oynadığı, yönetmenine ödül kazandırmış, 1989 yapımı mükemmel bir film. “Hanım” son zamanlarda sosyal medyada sürekli karşıma çıkıyordu. Karşıma çıkan videolarda Olcay Hanım’ın yalnızlığı ön plandaydı. Bu yalnızlık ilgimi çektiğinden filmi izleme kararı aldım. Filmde birçok sosyal mesajı bir…devamıYıldız Kenter’in oynadığı, yönetmenine ödül kazandırmış, 1989 yapımı mükemmel bir film.
“Hanım” son zamanlarda sosyal medyada sürekli karşıma çıkıyordu. Karşıma çıkan videolarda Olcay Hanım’ın yalnızlığı ön plandaydı. Bu yalnızlık ilgimi çektiğinden filmi izleme kararı aldım. Filmde birçok sosyal mesajı bir arada görebilirsiniz. Sokak kedilerinden tutun komşuluk ilişkilerine kadar.
Filmi izlerken karakterin yaşadığı tüm duygular sanki toplanıp göğsümün ortasında koca bir ağırlık oluşturdu. Her dakikasında nefesim, bu duyguların büyümesiyle yavaş yavaş kesilmiş gibi hissettim. O çaresizlik, yalnızlık, hüzün ve birine yük olmama çabası…
Spoiler vermek istemiyorum o yüzden daha fazla film hakkında bilgi vermeyeceğim. Herkesin izlemesi gereken gerçek bir sanat eseri olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda 1989 yılı eski İstanbul’u da görebilemimizi sağlayarak adeta bizleri zamanda yolculuğa çıkarıyor.
Puan verecek olursam 9/10 derim.
Filmde hoşuma giden bir diyalogu paylaşmak istiyorum:
Olcay Hanım: “Nice zamandır boğazı denizden görmemiştim. Bir dünya gidiyor, yeni bir dünya geliyor. Bilindik yalıların çoğu ortadan kaybolmuş. İnsanlarıyla birlikte.”
Necip Bey: “Çok doğrusun Olcay Hanım. Bence insanlık kayboluyor. Ben cahil bir adamım öyle alengri laf beceremem. Bence insanlık kayboluyor. Efendilik yani. Efendi olmayanın yalı nesine.”
Son zamanlarda kitap okuma alışkanlığımı kaybettiğimi düşünerek sürükleyici bir kitap arama çabasına girişmiştim. Araştırmalarım esnasında sürekli karşıma çıkan “Gece Yarısı Kütüphanesi” ni okumaya karar verdim. Kitabı bitirdikten sonra neden bu kadar popüler olduğunu ve 42 dile çevrildiğini çok iyi anladım.…devamıSon zamanlarda kitap okuma alışkanlığımı kaybettiğimi düşünerek sürükleyici bir kitap arama çabasına girişmiştim. Araştırmalarım esnasında sürekli karşıma çıkan “Gece Yarısı Kütüphanesi” ni okumaya karar verdim. Kitabı bitirdikten sonra neden bu kadar popüler olduğunu ve 42 dile çevrildiğini çok iyi anladım. Kitap bana kendi pişmanlıklarımın aklımda ne kadar büyük bir yer kapladığını ve bu durumun da özgürlüğümü ve yaşama biçimimi nasıl etkilediğini fark etmemi sağladı.
Kendi cümlelerimle kitaptan biraz bahsetmem gerekirse şunları söyleyebilirim:
Hayatta verdiği her kararın oluşturduğu pişmanlıkların ağırlığında ezilen, keşkelerle yaşayan ve bu ağırlığa dayanamayıp yaşamına son vermek isteyen Nora’nın sonsuz yaşamlarının kitaplarda bulunduğu bir kütüphanede kendisini bulmasıyla, farklı kararlar verdiği yaşamlarını deneyimlemesini anlatıyor kitap. Nora her deneyimlediği yaşamında hayata dair yeni bir şey öğreniyor. Öğrendikleri ile aydınlanıyor.
Kitapta altını çizdiğim birkaç kısmı da paylaşmak isterim.
• “Kaçıp gitmek istediğiniz yerin kaçtığınız yerle aynı olduğunu görmek tam bir aydınlanmaydı. Hapishanenin bir yer değil, bakış açınız olduğunu anlamak. Deneyimlediği, birbirinden apayrı hayatlar içinde, en köklü değişim hissinin ancak kaçıp gitmek istediği hayatta yaşanabileceği, Nora’nın aldığı en garip dersti. Başladığı ve dönüp dolaşıp yine geldi hayatta. “
• “… artık başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için yaşamak zorunda hissetmiyordu kendini. Hayalindeki mükemmel evlat, kız kardeş, partner, eş, anne, çalışan olmaya uğraşmaktansa, duyum verici bir hayatı ancak yalnızca insan olarak, kendi amacının yörüngesinde dönerek, bir tek kendine hesap vererek yaşayabileceğini artık anlamıştı.”