Spoiler içeriyor
Hocasının yemekleri beğenip beğenmediğini sorduğunda hiçbir şey yiyemediği halde beğendiğini söylemesi bir tek bana mı dokunaklı geldi?
"-Bittiğini nasıl anlayacağız? -Bir yerde duracağız." "Aşığın seçimini değil de şairin seçimini yapıyor." "Sayfa 28" "Arkanı dön!" "O beni görmedi." Resim, müzik, edebiyat. Sinemayı oluşturan üç sanat bir arada. Daha ne beklenebilir bir filmden bilmiyorum.
Sırf Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık. “ dediği için merak edip okudum bu öyküyü. Gogol öyküyü gayet gerçekçi bir şekilde anlatırken nedense -gerçeklerin en acısı olan ölümle hikayenin bittiğini düşünürken- metafizik ögelere baş vuruyor. Belki hikayesi ilgi çekip okunsun diye,…devamıSırf Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık. “ dediği için merak edip okudum bu öyküyü. Gogol öyküyü gayet gerçekçi bir şekilde anlatırken nedense -gerçeklerin en acısı olan ölümle hikayenin bittiğini düşünürken- metafizik ögelere baş vuruyor. Belki hikayesi ilgi çekip okunsun diye, belki de kahramanımızın ölümüne sebep olan adamın da ceza çektiğini göstermek için, bilemiyorum. Ama gerçek hayatta kötü insanlar, yaptıkları kötülükler yanlarına kar kalmış şekilde hayatlarına devam ediyorlar; bunu biliyorum. Gerçekçilikten sapmadığı ilk bölümü ile insanı derin derin düşündüren bir öykü.
Aklıma takılan bir konu daha var. Hikayenin sonunda bekçinin gördüğü hortlak “Ne istiyorsun?” diyor. Bu laf mühim kişinin çalışarak söylediği bir söz. Bekçinin gördüğü hortlak bu mühim kişinin hayaleti mi, yoksa kahramanımız öldükten sonra bu mühim kişiyi mi taklit ediyor; bu da ayrı bir muamma.
Kitabın adı “Korku” belki ama bu öyküde ana tema bence vicdan azabı. Evet, Irene Hanım yakalanacağından korkuyor ama bu tedirgin ruh hali onu sevgilisiz hayatının da ne kadar kıymetli olduğu gerçeği ile yüzleştiriyor. Bundan sonra hissettiği tek şey vicdan azabı.…devamıKitabın adı “Korku” belki ama bu öyküde ana tema bence vicdan azabı. Evet, Irene Hanım yakalanacağından korkuyor ama bu tedirgin ruh hali onu sevgilisiz hayatının da ne kadar kıymetli olduğu gerçeği ile yüzleştiriyor. Bundan sonra hissettiği tek şey vicdan azabı. Hayatını mahvettiğini ve yaşamasının anlamsız olduğunu düşündürecek bir azap. Fakat işin ilginç tarafı, iki çocuğu olan bir kadının o zamana kadar eşini tanımamış ve ne tepki vereceğini kestiremiyor olması. Demek ki Fritz Bey ketum biri ve karısına gereken ilgiyi göstermediğini düşünüyor. Bu da onu vicdan azabına iten sebep. Her ne kadar çocuklar için dese de en başından beri -bence- suçu biraz da kendinde gördüğü için affetmek istiyor karısını.Belki de kitabın adının korku olmasının sebebi kadının yakalanma korkusunun yanı sıra adamın karısını kaybetme korkusunu da işlemesidir.
Spoiler içeriyor
Kuyucaklı Yusuf, ailesi katledilmiş ve Nazilli Kaymakamına emanet edilmiştir. Özellikle emanet kelimesini seçtim çünkü Yusuf hayatı boyunca emanet yaşıyor. Yaşadığı ev ona ait değil, kaymakam -çok içten davransa da- babası değil, Şahinde annesi -hiç mi hiç- değil ve Muazzez kardeşi…devamıKuyucaklı Yusuf, ailesi katledilmiş ve Nazilli Kaymakamına emanet edilmiştir. Özellikle emanet kelimesini seçtim çünkü Yusuf hayatı boyunca emanet yaşıyor. Yaşadığı ev ona ait değil, kaymakam -çok içten davransa da- babası değil, Şahinde annesi -hiç mi hiç- değil ve Muazzez kardeşi değil. Şahinde’nin sorumsuzluğu yüzünden Muazzez de ona emanet. Hatta öyle ki bu emaneti korumak uğruna onunla evleniyor. Yusuf emanet hayatına Muazzez ile anlam katıyor. Gel gelelim Edremit’e atandıklarında Yusuf’un yaşadığı travma kendini daha da belli ediyor. Niçin bu insanlarla beraber buralara geldiğini kestiremiyor. Edremit’teki sosyal hayata da uyum sağlayamıyor. Edremit’in en nüfuzlu ailesinin oğluna yumruk atacak kadar da umursamaz durumda. Tabii bunda sevgili Muazzez’ine yan gözle bakılmasının payı da var. Lakin Yusuf iki kere aynı hatayı yapıyor: yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmemek. İlk harekete geçtiğinde Muazzez’ine kavuşuyor fakat ikincisinde Muazzez’in ölümüne sebep oluyor hatta belki de kendi öldürüyor onu. Yusuf’un başına ne gelirse hayattaki emanet duruşundan geliyor yani. Muazzez’i kaybettiğinde ise Yusuf artık özgür kalıyor. Edremit’tekilere ne olduğu meçhul. Yusuf’un bundan sonra ne yaptığı meçhul. Soru işaretleriyle sona eriyor roman.
Zaman zaman kahkaha attıran, zaman zaman hüzünlendiren ama tansiyonu hiç düşürmeyen aksiyonlu bir macera... Bu yüzden de akıp gidiyor ve bittiğine üzülüyorsunuz. Anlatılanların absürtlüğüne rağmen tatlı üslubuyla kendine bağlıyor kitap sizi. Hatta ben sık sık yazarın ne kadar ‘kafa’ bir…devamıZaman zaman kahkaha attıran, zaman zaman hüzünlendiren ama tansiyonu hiç düşürmeyen aksiyonlu bir macera... Bu yüzden de akıp gidiyor ve bittiğine üzülüyorsunuz. Anlatılanların absürtlüğüne rağmen tatlı üslubuyla kendine bağlıyor kitap sizi. Hatta ben sık sık yazarın ne kadar ‘kafa’ bir adam olduğunu, saatlerce muhabbet edilebileceğini düşündüm okurken. Aşkı, ölümü; hayali, gerçeği girift ve de eğlenceli bir şekilde gözler önüne seren harika bir kitap.
Yazar iki farklı romanı bir ‘yazma’ üzerinden birbirine bağlayarak bir akış oluşturmuş ama aradaki fark yaklaşık dokuz yüz sene olunca çok farklı iki bölüm çıkmış ortaya. İlk bölüm yalan yanlış tarihi bilgiler içerse de gerçekten etkileyici bir üslupla yazılmış. İkinci…devamıYazar iki farklı romanı bir ‘yazma’ üzerinden birbirine bağlayarak bir akış oluşturmuş ama aradaki fark yaklaşık dokuz yüz sene olunca çok farklı iki bölüm çıkmış ortaya. İlk bölüm yalan yanlış tarihi bilgiler içerse de gerçekten etkileyici bir üslupla yazılmış. İkinci bölümde ise sıkıcı bir İran Tarihi kitabına dönüşmüş kitap. Bunu yaparken de tarafsız kalamayıp ABD’yi İran’a demokrasi getirebilecek tek güç gibi göstermesi de tuz biber ekmiş. O noktadan sonra romanlıktan çıktı benim gözümde.
Titanik, İran, Nizamülmülk, Alamut, Ömer Hayyam... Beş romanda anlatılacak mevzuyu tek bir romana sıkıştırmaya çalışarak epey yoruyor okuyanı. Kitabın hacmi yarısı kadar olsa ve sadece Ömer Hayyam’ı anlatsa daha çok insan tarafından okunurdu bence.
Son olarak kitabın adının Semerkant olması da çok mantıklı gelmedi. Bence romanda şehirlerden çok kişiler önemliydi. İçeriğe daha uygun bir ismi olabilirdi sanki. Sonuçta yazarın seçimi, kitabın içinde hiç geçmeyen bir kelimeyi de isim olarak seçebilir.
Kitabı henüz okumamış olanlara tavsiyem dörde bölünmüş olan kitabın sadece ilk iki bölümünü okumaları ve tarihi bilgilerine çok da inanmayıp doğrusunu araştırmalarıdır.
Kırkını geçtiği halde hayata tutunamamış bir memurun günden güne delirmesini ele alan kitap tam da kahramanın bir güzel delirdiği noktada sona eriyor. Dudaklarda küçük bir tebessüm bıraksa da ‘İspanya Kralı’na da acıyoruz okurken. Gogol bir yazar ne kadar trajikomik yazabilirse…devamıKırkını geçtiği halde hayata tutunamamış bir memurun günden güne delirmesini ele alan kitap tam da kahramanın bir güzel delirdiği noktada sona eriyor. Dudaklarda küçük bir tebessüm bıraksa da ‘İspanya Kralı’na da acıyoruz okurken. Gogol bir yazar ne kadar trajikomik yazabilirse o kadar trajikomik yazmış tüm öykülerini.
Zweig’ın öykülerini çok severim. Hele ki kadınların ağzından yazdığı öykülerde tam da bir kadının kuracağı cümleler kurmasına hayranım. Fakat bu öyküde üçüncü kişi ağzından anlatım yapmayı tercih etmiş. Ustanın bir bildiği vardır elbet ama hikayenin başında Baron ile bilgi vermese…devamıZweig’ın öykülerini çok severim. Hele ki kadınların ağzından yazdığı öykülerde tam da bir kadının kuracağı cümleler kurmasına hayranım. Fakat bu öyküde üçüncü kişi ağzından anlatım yapmayı tercih etmiş. Ustanın bir bildiği vardır elbet ama hikayenin başında Baron ile bilgi vermese ve hikayeyi Edgar’ın gözüyle anlatsa daha etkileyici olabilirdi. Belki de çocuk bakış açısını tam gerçekçi ifade edemeyebileceğini düşünmüştür. Buna rağmen ele aldığı konu yine çok insanî ve yine çok ilginç.
Kitabın adı Bayan Dalloway olsa da pek çok karakterin hayatına değinen bir kurgusu var romanın. Peter Walsh, Sally Rosseter, Richard Dalloway ve Clarissa Dalloway’in gençlik yıllarına dönüşler oluyor sık sık. Peter’ın Clarissa’yı unutamamasının, Clarissa’nın Peter’ı daha çok sevdiği halde Richard’la…devamıKitabın adı Bayan Dalloway olsa da pek çok karakterin hayatına değinen bir kurgusu var romanın. Peter Walsh, Sally Rosseter, Richard Dalloway ve Clarissa Dalloway’in gençlik yıllarına dönüşler oluyor sık sık. Peter’ın Clarissa’yı unutamamasının, Clarissa’nın Peter’ı daha çok sevdiği halde Richard’la evlenmesinin ve Sally’le yaşadığı kaçamak öpücüğü en mutlu olduğu an addetmesinin sebepleri birer sır olarak kalıyor.
Kitap bilinç akışı yöntemiyle yazıldığı için zamandan zamana, kişiden kişiye dolayısıyla da mekandan mekana atlıyor devamlı. Anlatıcı kim, hangi zamandayız, burası neresi gibi sorulara cevap ararken bulabilirsiniz kendinizi. Belki de bu yüzden bu kitap beyine iyi gelen kitaplar listesinde yer alıyor.
Gençliklerinde bir arada olan karakterler dışında iki karakter ilgimi çekti. Birincisi Septimus ki kendini camdan atarak ölen eski asker yeni akıl hastası bir karakter, ikincisi ise Bayan Kilman ki Clarissa’nın tarih öğretmeni ve zamanının aktivisti diyebileceğimiz biri. Bence bu iki karakter iki farklı seçeneğe işaret ediyor: ya Septimus gibi aklını sıyırıp ölmek ya da Bayan Kilman gibi bir amaç uğrunda çalışmak. Bayan Dalloway Kilman’dan korkuyor ama Septimus’un ölüm haberini aldığında onu hiç tanımamasına rağmen cesur buluyor ve kendine yakın hissediyor.
Teknik açıdan başarılı olsa da akıcı olmayan hatta insanı yoran bir kitap olduğundan sakin kafa ile ve vaktiniz bolken okumanızı öneririm.