Spoiler içeriyor
Yüzyıllık Yalnızlık, Macondo adlı hayali bir kasabada Buendia ailesinin kuşaklar boyunca yaşadıkları kaderi anlatır. Roman; tarih, mit, politik olaylar, toplumsal dönüşüm ve bireysel yalnızlık gibi konular ekseninde büyülü gerçekçilik akımının özellikleri ile anlatılır. Yani yoğun bir anlatıma sahip olan romanda…devamıYüzyıllık Yalnızlık, Macondo adlı hayali bir kasabada Buendia ailesinin kuşaklar boyunca yaşadıkları kaderi anlatır. Roman; tarih, mit, politik olaylar, toplumsal dönüşüm ve bireysel yalnızlık gibi konular ekseninde büyülü gerçekçilik akımının özellikleri ile anlatılır. Yani yoğun bir anlatıma sahip olan romanda yazarın neredeyse değinmediği toplumsal sorun yoktur. Batıl inançlar, kapitalizm, politika, ahlak, din… Romanın en önemli anlatım özelliklerinden biri zamanın çoğu yerde kronolojik değil, döngüsel olmasıdır. !Spoiler içerir!
Hikaye Jose Arcadio Buendia hakkında Prudencio’nun attığı bir iftira sonucunda Buendia’nın onu öldürmesi ve ölünün hayaletinin katilini rahat bırakmaması sonucunda Jose Arcadio Buendia ve bir grup arkadaşının yeni bir yurt arayışı ile başlar. Macondo’yu yurt edinen bu bir grup insan, başlarda huzur ve mutluluk içerisinde yaşamaktadır. Daha sonra devlet tarafından kasabaya bir sulh yargıcı atanır ve işler değişmeye başlar. Kasabada her şeyi düzenleyen ve bir nevi kasabanın sorumlusu olan Jose Arcadio ile Sulh yargıcı arasında şöyle bir konuşma geçer:
"Öylesine huzur içinde yaşıyoruz ki, içimizden eceli gelen bile olmadı daha," dedi. "Gördüğünüz gibi mezarlığımız bile yok." Hükümetten yardım görmüyorlar diye kimsenin sıkıldığı yoktu. Tam tersine, hükümet şimdiye kadar huzurlarını bozmadığı için herkes halinden hoşnuttu ve böyle de sürüp gitmesini istiyorlardı, bu kasabayı önüne gelen zıpçıktı emir versin diye kurmamışlardı.
Yazar burada aslında devlet kavramının insanların hayatını daha iyi mi yoksa daha kötü mü etkilediği yönünde eleştirisini açık bir şekilde dile getirmiştir. Zaten daha sonra yaşanan olaylar neticesinde devletin topluma zarar verdiği olgusunu güçlendirmiştir. Bu duruma en iyi örneklerden biri başlarda Jose Arcadio Buendia’nın herkese eşit konumda ve alanda ev arsası dağıtırken daha sonra devlet işleri ile oğlu Jose Arcadio’nun bütün malları kendi üstüne alması, aslında yasaları kullanarak insanların düzeni kendi lehine nasıl dönüştürdüğünün bir örneğidir.
Kasabaya evlenme töreni için getirilen daha sonrasında ise kasaba da kalmaya ve bu kasabadaki insanları yola getirmeyi düşünen Peder Nicanor ile de din kavramı üzerinde durmaktadır, yazar. Yazar Peder’ i gözü doymaz, günahkar bir kişi olarak betimler. ‘‘Tanrıya ulaşmak için bir aracıya ihtiyaç var mı, bu aracı bizden daha mı üstün ya da Tanrıya daha mı yakın?’’ soruları yazarın peder ile okuyucuya düşündürtmek istediği konulardan biridir. Daha sonraları Jose Arcadio Buendia delirmeye başlaması ile ağaca bağlanır ve ondan sonra ise kasaba bir nevi beynini yitirir. Bu zamanlarda Peder kasaba halkını kendine inandırmayı başarır ve aslında bağlananın Buendia değil kasaba halkı olduğunu bize anlatır.
Romanda yazar Kolombiya’nın bin günlük Liberaller ve muhafazakarlar ile olan savaşını bize Albay Aureliano karakteri ile anlatır. Aureliano'nun bu konuda hiçbir düşüncesi yoktur ama yapılan bir oylama sonucunda kayınpederi olan sulh yargıcının, liberaller için verilen oyların büyük bir kısmını çıkarıp yerine muhafazakarlar lehine oylarla değiştirince Aureliano kendini Liberal biri olarak konumlandırmaya başlar. Ve kitapta şöyle anlatılır:
“İlle de bir taraf tutmak gerekirse Liberal olurum,” dedi. “Muhafazakarlar, hileci ve düzenbaz.”
Daha sonraları yazar savaşın aslında insanların nedenini kendine dahi tam olarak açıklayamadığı pek de anlamı olmayan bir olay olduğunu yine Albay ve arkadaşı Gabriel üzerinden bize anlatır.
Demiryolunun gelmesi ile birlikte dış dünyaya açılan kasaba hızlı bir şekilde kendi kimliğini yitirir ve insanlar birbirine yabancılaşmaya başlar. Zaten çok daha öncesinden kasaba da unutkanlık hastalığı baş göstermiştir ve kasaba halkı anılarını hatırlamamaktadır. Muz şirketinin Macondo da kurulmasıyla sermayenin insanın emeğini sömürdüğünü ve kapitalizmin hayatımıza girişini anlatır yazar. Muz şirketinde işçiler, sömürüldüğünü anlayınca grev yapmaya başlar ve haklarını almak için patrona karşı mahkemelere başvurur. Ama her seferinde patron bir şekilde işin içinden sıyrılır ve insanlar haklarını alamazlar. Yazar burada bir kez daha yasaların her zamanı düzeni ve doğruyu sağlamayacağını bize anlatır. Daha büyük bir grev yapan işçiler bu kez silah kullanılarak öldürülür ve ölüler tren vagonları ile denize atılmak için taşınır. Vagondan sağ çıkan tek kişi olan Jose insanların öldüğünü kasabadakilere her ne kadar anlatmaya çalışsada kasaba halkı böyle bir şeyin olmadığını söyler. Çünkü kasaba halkının unutkanlığına ek olarak hükümet böyle bir şeyin hiç olmadığını söyleyip, olayın üstünü kapatır. Yazar burada Amerika’nın, Latin Amerika ülkelerini muz şirketleri aracılığıyla nasıl sömürdüğünü ve katlettiği insanların yüz elli kadar değil üç binden fazla olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde anlatmıştır.
Yazar daha birçok konuyu epik ve ironik bir şekilde anlatmış, üstünde 16 yıl düşünmesinin ve bir buçuk yıl kadar bir sürede yazmasının hakkını vermiş bana göre. Kitapta karakterlere sürekli aynı isim verildiği için insanlar genelde okurken zorlanmış lakin ben öyle bir şey yaşamadım. Zaten herkese aynı ismin verilmesi ve benzer olayların başlarına gelmesi de güzel bir sembol olmuş. Kitapta her ne kadar yukarıda yazdığım olaylar beni düşündürmüş olsa da derinden etkileyen de birçok yer oldu. Öncelikle Prudencia’nın ruhunun Buendia’yı takip etmesi ile vicdan azabı olgusu çok iyi yansıtılmış. Güzel Remedios'un havalanıp göklere gitmesiyle güzelliğin ve saflığın bu dünyada yeri olmadığı yine çarpıcı bir şekilde anlatılmış. Amaranta’nın kin ile boğuşup sevilmekten ve sevmekten korkması, Rebecca’nın eşi öldükten sonra adeta bir ölü gibi davranması, Buendia ölünce gökten sarı çiçeklerin yağması, dört yıl süren yağmur, aynı evi içindeki kalabalığın birbirine olan yabancılığı, herkesin eninde sonunda yalnızlığa mahkum olması gibi daha anlatılacak çok şey var. En başta da dediğim gibi kitap çok yoğun bir anlatıma sahip ve her ne kadar kaderleri benzer de olsa bütün karakterler ayrı ayrı tahlili hak eden karakterler. Yazar sadece 462 sayfa ile bu kadar çok şeyi anlatmayı başararak Nobel’i kesinlikle hak etmiştir, diye düşünüyorum. 8,5/10