Spoiler içeriyor
Uzun bir aradan sonra yine buradayım. Bu sessizliğimi bozduran film ise konusu basit ama insanı düşündüren, her bir sahnesinde ayrı birer soru sordurup düşünmeye, cevaplar aramaya yönlendiren Hanım adlı veda hikayesi oldu. Umarım yazacaklarımı toparlayıp yazabilirim. Hadi başlayalım :) Yıllar…devamıUzun bir aradan sonra yine buradayım.
Bu sessizliğimi bozduran film ise konusu basit ama insanı düşündüren, her bir sahnesinde ayrı birer soru sordurup düşünmeye, cevaplar aramaya yönlendiren Hanım adlı veda hikayesi oldu. Umarım yazacaklarımı toparlayıp yazabilirim. Hadi başlayalım :)
Yıllar önce eşini kaybetmiş, yaşlı bir kadın olan Olcay Hanım’ın sadık dostu kedisi Hanım’a yeni bir yuva arayışı... Ancak bu arayış, sadece bir canı emanet etme çabası değil; bir ömrün sorgulanması, hesaplaşması...
Bu temel hikâyeden yola çıkarak filmle ilgili düşüncelerimi paylaşmaya, beni en çok etkileyen sahneden başlamak istiyorum.
Beni etkileyen ve kafamın içini sorgu odasına çeviren o sahne; Olcay Hanım’ın kanser olduğunu ve tedavi için geç kalındığını öğrendiğinde bile ağlamayıp, Şiranus'un kedilerinin zehirlendiğini öğrendiğinde merdivenlere oturup ağlamasıydı. Aslında bu sahne beni çok düşündürdü; Bir insan, kendi ölümüne üzülmeyip başka bir canlının acısına bu kadar sarsılabilir mi? Kendisine merhamet etmeyen bir insan merhametli olabilir mi? Belki de kendisine gösterilmesini istediği merhameti ya da kendisine gösteremediği, hak görmediği merhameti kedilere göstererek yansıtıyordu? Bu mümkün olabilir mi? gibi gibi sorularla uğraşıyorum şu an, bunları yazarken bile bu sorulara cevap arıyorum aslında… ama cevapları bulacağım yerde yeni sorular buluyorum.
Bu noktada, Olcay Hanım’ın hastalığını kimseyle paylaşmaması da beni ayrı bi düşündürdü. Belki de bu sessizlik bir tür çığlıktı... Bu zamana kadar ki yalnızlığının verdiği bir acı olabilir miydi? Belki de kendi samimi yalnızlığına o kadar alışmıştı ki sahte kalabalıklara hazır değildi.
Neyse, burayı da sorgu odasına çevirmeden susup diğer konuya geçeyim:]
Beni derinden etkileyen ve düşündüren bir diğer olay ise kızı Ülkü'nün tavırlarıydı.
Galiba bir anne için en büyük acılardan birisi, annesinin yaşadığı süre boyunca onu yalnız bırakıp, ölümünde tek damla gözyaşı dökmeyen, ondan kalan emaneti yük olarak görüp sahip çıkmadan kapının önüne bırakıp giden bir evlat yetiştirmektir.
Ve bu filmden anladığım kadarıyla; iyi bir insan olmak, iyi bir evlat yetiştirmeye yetmiyormuş.
Tüm bu duygular arasında film boyunca empati kurmadan da duramadım.
Zaman zaman Hanım'ın yerine geçip, bana sahip çıkıp hayatımı paylaştığım, çok sevdiğim ve sevildiğim yol arkadaşımın gidip bu acımasız kocaman dünyada tek başıma ne yapacağımı ve onu bir daha göremeyecek oluşuma üzüldüm durdum.
Sonra Olcay Hanım’ın yerine koydum kendimi ve yalnızlığı hissettim; çok sevdiğim kedimi, yokluğumda emanet edecek bir dost bile edinemeyişime kızım emanetime sahip çıkar diyemeyişime ise çok ayrı üzüldüm …
Bazen de Necip Kaptan’ın yerine geçtim kendimi; imkânsız olduğuna inandırdığım bir aşk uğruna hayatımı kontrol edemeyişime ve hayatımı mahvedişime içtim.
Ve en sonunda, yine Hanım’ın yerine geçip son bir kez düşündüm:
“Bu adam bana iyi bakabilir mi ki?”
İşte böylece filme veda ettim.