"Tam pes etmek üzere olduğum bir gecede, kafamın içinde verdiğim savaşı zor da olsa kazandım. O gecenin sabahına ben çıktım ama içimdeki kimseyi sağ bırakmadım." ° George R. R. Martin || Kılıçların Fırtınası - Kısım 1
“Bazı şeyler sadece kötü olduğu için değil, kimse durdurmadığı için olur.” Bence Huzursuzluk, duygu sömürüsüne kaçmadan, gerçekten var olan ama çoğu zaman görmezden geldiğimiz acı bir gerçeği anlatıyor. Kitabı okurken duygulanmadım diyemem ama bu duygu, yazarın yaratmaya çalıştığı edebi atmosferden…devamı“Bazı şeyler sadece kötü olduğu için değil, kimse durdurmadığı için olur.”
Bence Huzursuzluk, duygu sömürüsüne kaçmadan, gerçekten var olan ama çoğu zaman görmezden geldiğimiz acı bir gerçeği anlatıyor. Kitabı okurken duygulanmadım diyemem ama bu duygu, yazarın yaratmaya çalıştığı edebi atmosferden çok, anlattığı olayların gerçek hayatta da yaşanıyor olmasından kaynaklıydı. Bana göre Livaneli burada ne edebi gösterişin peşinde ne de okuyucunun kalbine dokunmak için fazla uğraşıyor. Her şey yerli yerinde, sade ve doğrudan.
Fikrimce karakterler çok idealize edilmemiş, bu da hikâyeyi daha inandırıcı kılıyor. İbrahim’in kendi iç çelişkileri, tam olarak günümüz modern bireyinin yaşadığı kopuklukları ve yüzleşemediği vicdani boşlukları yansıtıyor. Meleknaz karakteri üzerinden anlatılan dram ise sadece bir kişiyle sınırlı kalmıyor; toplumun sessizliğini, korkaklığını ve ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Bana göre asıl mesele aşk değil; asıl mesele, neyin doğru olduğunu bildiğimiz halde çoğu zaman hiçbir şey yapmamamız.
Kitabı bitirdiğimde aklımda büyük cümleler değil, küçük ama sarsıcı bir farkındalık kaldı: Bazı acılar uzak değil, sadece bakmıyoruz. Ve bence bu kitabın gücü de tam olarak burada yatıyor.
İyi okumalar..
"Güç, yalnızca onu kullanabilenindir." Bana göre film, tarihi bir figürü anlatıyor olmasına rağmen, o tarihi tamamen sahiplenmekte biraz çekimser kalmış gibi. Yani Napoleon gibi devasa bir karakteri alıp da onu bu kadar parçalanmış anlatmak, biraz ilginçti. Görsel olarak güçlü, sahne…devamı"Güç, yalnızca onu kullanabilenindir."
Bana göre film, tarihi bir figürü anlatıyor olmasına rağmen, o tarihi tamamen sahiplenmekte biraz çekimser kalmış gibi. Yani Napoleon gibi devasa bir karakteri alıp da onu bu kadar parçalanmış anlatmak, biraz ilginçti. Görsel olarak güçlü, sahne tasarımları ve savaş sekansları başarılıydı ama karakterin ruhunu tam olarak yakalayabildiğini sanmıyorum.
Sanırım beni en çok rahatsız eden şey, Napoleon’un bu kadar duygusal ve içe dönük bir anlatımla sunulmasıydı. Evet, sonuçta o da bir insandı, ama bu filmdeki haliyle hem dehasını hem stratejik gücünü sanki biraz yumuşatmışlar. Biraz fazla özel hayatına odaklanılmış ve bu da tarihsel bağlamdan kopukluk hissi yaratmış bence.
Fikrimce filmdeki en dikkat çekici şey, Napoleon’un zaferlerinin değil, yalnızlığının ve içsel boşluğunun ön plana çıkarılmasıydı. Bu yönüyle film daha çok bir “lider nasıl yalnızlaşır?” sorusuna cevap vermek istemiş olabilir. Ama bu da onun tarihsel büyüklüğünü yeterince yansıtamadığı hissini doğuruyor.
Yani güçlü anlar var ama tutarlı bir karakter gelişimi tam oturmamış. Final sahnesi bile bence yeterince vurucu değildi. Film boyunca hissettiğim şey şu oldu: Tarihin tozlu sayfalarında yazılı bir adamı, biraz fazla günümüz duyarlılıklarıyla anlatmaya çalışmışlar.
Sonuç olarak izlenebilir bir film ama Napoleon’u daha yakından tanımak isteyen biri için eksik kalır. Ama güç, yalnızlık ve hırs ilişkisine dair düşünmek isteyenler için ilginç anlar barındırıyor.
İyi seyirler..
"Bazı kadınlar ağladığında elleri ağızlarına giderken, Bazı erkekler ağladığında neden gözlerini saklar mesela?" Bazı kadınlar ağladığında elleri ağızlarına gider. Bence onlar duygularını ses etmeden yaşamak zorunda bırakılmıştır. Kalplerini sustururlar; çünkü dünyada en çok onların “fazla hissetmesi” ayıplanır. Sessizlik bir savunmadır,…devamı"Bazı kadınlar ağladığında elleri ağızlarına giderken,
Bazı erkekler ağladığında neden gözlerini saklar mesela?"
Bazı kadınlar ağladığında elleri ağızlarına gider. Bence onlar duygularını ses etmeden yaşamak zorunda bırakılmıştır. Kalplerini sustururlar; çünkü dünyada en çok onların “fazla hissetmesi” ayıplanır. Sessizlik bir savunmadır, gözyaşı bir tür itiraftır — ama sesli olmamalıdır. Ağlamak bile usulünce yapılmalıdır.
Bazı erkekler ağladığında gözlerini saklar. Ve yine bence onlara daha çocukken gözyaşlarının erkekliğe yakışmadığı öğretilmiştir. İçinde fırtınalar kopsa da dışarıya hiçbir şey belli etmemelidir. Duygularını kapatmak, duvar örmek, yara göstermemek; erkekliğin bir parçası sanılmıştır. Gözlerini kaçırırlar çünkü birinin onları “görmesi” kırılmalarını fark etmesi demektir — ve bu, zayıflıkla eş tutulur.
Böylece bir kadın, kalbini sustura sustura bir sessizlikte kaybolur.
Bir erkek, duygularını kapaya kapaya içten içe çürür.
İkisi de ağlar aslında, ama birbirlerine bile göstermezler.
Bu söz, işte tam da böyle bir dünyanın özeti gibidir.
Kadınların kalpleriyle konuşamadığı, erkeklerin gözleriyle ağlayamadığı bir çağ…
Bir duygunun bile cinsiyeti olduğu böyle bir çağın içindeyiz.
"Halk hükümetten korkmamalı. Hükümet halktan korkmalı." — V Bana göre bu film, sadece maskeli bir adamın hikayesi değil; bastırılan öfkenin, görmezden gelinen adaletsizliğin bir noktada patlayabileceğinin çok net bir anlatımı. Distopik bir dünya var karşımızda ama bu dünya öyle uzak…devamı"Halk hükümetten korkmamalı. Hükümet halktan korkmalı." — V
Bana göre bu film, sadece maskeli bir adamın hikayesi değil; bastırılan öfkenin, görmezden gelinen adaletsizliğin bir noktada patlayabileceğinin çok net bir anlatımı. Distopik bir dünya var karşımızda ama bu dünya öyle uzak gelecekte falan geçmiyor, aslında fazlasıyla tanıdık.
Sanırım beni en çok etkileyen şey, sistemin insanları nasıl sessizleştirdiğini ama aynı zamanda bir bireyin, kimliği bile olmadan, nasıl koskoca bir düzeni sarsabileceğini göstermesiydi. Yani burada “kahramanlık” dediğimiz şey kılıçla kalkanla değil, fikirle ve inatla oluyor.
Fikrimce filmin asıl gücü, büyük laflar etmesinde değil; küçük detaylarla kurduğu atmosferde. Çünkü aslında hikâye hepimizin yaşadığı hayata dokunuyor. Sansür, korku, baskı gibi şeyler çok uzak kavramlar değil. Hele o sürekli tekrarlanan medya propagandaları, doğruların nasıl kolayca çarpıtıldığını gösteriyor.
Yani benim gözümde V for Vendetta, bir “devrim” filmi değil sadece. Daha çok “uyanma” filmi. İnsanların düşünmeye, sorgulamaya, hatta bazen kendi korkularını tanımaya cesaret etmesiyle ilgili. Bence bu yüzden de herkesin hayatında bir kere denk gelip izlerken değil, sonrasında biraz daha fazla düşünmesi gereken bir film.
İyi seyirler..
"Bazen ölü insanlar görüyorum." Genel anlamda film ilk bakışta klasik bir doğaüstü gerilim gibi dursa da, aslında çok daha yapısal bir meseleye odaklanıyor: algı. Film, gerçeklik ile algı arasındaki farkı, farkındalık denen şeyin ne kadar gecikmeli veya eksik olabileceğini gösteriyor.…devamı"Bazen ölü insanlar görüyorum."
Genel anlamda film ilk bakışta klasik bir doğaüstü gerilim gibi dursa da, aslında çok daha yapısal bir meseleye odaklanıyor: algı. Film, gerçeklik ile algı arasındaki farkı, farkındalık denen şeyin ne kadar gecikmeli veya eksik olabileceğini gösteriyor.
Sanırım en dikkat çekici kısmı da şu: Film boyunca bize bazı şeyleri gösteriyor ama tam olarak ne izlediğimizi son sahneye kadar fark etmiyoruz. Bu da hem karakterin hem de izleyicinin yaşadığı algı kırılmasıyla çok iyi örtüşüyor.
Bruce Willis’in karakteri özelinde, "bir insan ne kadar sürede kendi gerçeğiyle yüzleşebilir?" sorusu işlenmiş gibi. Bana göre bu, sadece film içindeki sürpriz değil, insanların kendi hayatında da sık yaşadığı bir şey. Yani çoğumuz bazı gerçekleri ancak çok geç fark ediyoruz.
Fazla uzatmadan şöyle diyebilirim: Altıncı His, mantıklı kurgusuyla, küçük detaylarla örülmüş sahneleriyle ve çok temiz ilerleyen anlatımıyla iyi yazılmış bir film. Duygusal bir anlatıdan çok, zihinsel bir oyun gibi. Fikrimce filmi güçlü yapan şey, sonundaki şaşırtmacadan ziyade, o şaşırtmacanın geriye dönüp bütün parçaları anlamlı hâle getirmesi.
Yani izlerken değil, izledikten sonra asıl değerini fark ediyorsun.
İyi seyirler..
“Mutluluk, paylaşıldıkça gerçek olur.” Bu söz, insanın yıllar boyu arayıp da bulamadığı hakikatin tek cümledeki özeti gibi. Film, bana göre bir kaçış hikâyesinden çok bir arayışın, belki de bir yanılgının ama en çok da bir uyanışın hikâyesi gibi. Christopher, toplumun…devamı“Mutluluk, paylaşıldıkça gerçek olur.”
Bu söz, insanın yıllar boyu arayıp da bulamadığı hakikatin tek cümledeki özeti gibi. Film, bana göre bir kaçış hikâyesinden çok bir arayışın, belki de bir yanılgının ama en çok da bir uyanışın hikâyesi gibi. Christopher, toplumun dayattığı her şeyi — başarıyı, parayı, diplomasını, ailesinin beklentilerini — arkasında bırakıp doğaya, kendine, yalnızlığa doğru yürüyor.
Bence filmdeki en çarpıcı şey, doğanın muazzam güzelliğiyle birlikte gelen sessizlik. Sanki her şey senin ama hiçbir yere ve zaman sana ait değilmiş gibi sanki bir buhran içinde kalakalmışsın.
İşte o sessizlikte ne kalabalık var artık ne de sahte alkışlar. Sadece sen, yalnızlık ve artık yolun sonuna gelmenin verdiği doyum var oysa hiç sahip olmadığın o gerçek yalnızlığa merak ve heyecan duyman gerekirdi.. Şimdi ise sadece sen ve iç sesi var artık. Ve belki de bu yüzden bazı anlarda onunla birlikte üşüyorsun, aç kalıyorsun, seviniyorsun ama en çok da düşünüyorsun.
Fikrimce film, özgürlükle yalnızlık arasındaki o ince çizgiyi çok net gösteriyor.
Yalnız kalmak bazen ihtiyaçtır ama uzun süre yalnızlık, insanı kendine bile yabancılaştırabilir.
Chris’in Alaska’daki son zamanlarında fark ettiği şey, hepimizin belki de geç kaldığı bir fark ediş:
İnsanı insan yapan sadece yolculuk değil, o yolda tanıdıkları, paylaştıkları, bağ kurdukları.
Ve yine sanırım bu yüzden film bittiğinde sadece onun gidişini değil, kendi eksikliğimizi de düşünmeye başlıyoruz.
Çünkü bazıları uzaklara giderek gerçeği bulur, bazılarıysa oturduğu yerden bile asla o kadar cesur olamaz.
Not: Eğer bu filmi izlersen lütfen ardından "Wild(Yaban)" filmini de izle..
İyi seyirler..
“İnsanın en büyük laneti, her şeyin farkında olup yine de hiçbir şey yapamamasıdır.” İnsan ruhunun karanlık ama bir o kadar da gerçek yüzünü gözler önüne seren rahatsız edici bir iç döküş ve sadece bir karakterin hayal kırıklıklarıyla dolu günlüğü değil;…devamı“İnsanın en büyük laneti, her şeyin farkında olup yine de hiçbir şey yapamamasıdır.”
İnsan ruhunun karanlık ama bir o kadar da gerçek yüzünü gözler önüne seren rahatsız edici bir iç döküş ve sadece bir karakterin hayal kırıklıklarıyla dolu günlüğü değil; bence aynı zamanda bastırılmış öfkenin, kırılmış gururun ve yalnızlığın kelimelere dökülmüş hali.
Fikrimce Dostoyevski burada bize ne iyi bir insan portresi çiziyor ne de örnek alınacak bir hayat sunuyor. Aksine, tüm çirkinliklerimizi cesurca önümüze koyuyor. Okurken, o isimsiz anlatıcının her cümlesinde kendi içimde bastırdığım bir sesle karşılaştım. Bana göre bu kitap, insanın kendi iç çukuruna bakması ve orada gördüğünden korkması üzerine yazılmış. Toplumdan dışlanmışlığın değil, insanın kendini toplumdan nasıl sürgün ettiğinin bir itirafı gibi. Bence Yeraltından Notlar, insanın kendine bile itiraf edemediği duyguların kanlı canlı hali ve bu yüzden hem itici hem de büyüleyici.
İyi okumalar..
“Zihnin içine kapandığında, özgürlük en dar hücrede bile mümkün olur; ya da delilik, en geniş meydanda bile.” Bence Satranç, insan zihninin sınırsızlığıyla çaresizliğinin aynı anda nasıl var olabileceğini gösteren sarsıcı bir anlatıydı. Bana göre bu kitap, fiziksel esaretten çok, insanın…devamı“Zihnin içine kapandığında, özgürlük en dar hücrede bile mümkün olur; ya da delilik, en geniş meydanda bile.”
Bence Satranç, insan zihninin sınırsızlığıyla çaresizliğinin aynı anda nasıl var olabileceğini gösteren sarsıcı bir anlatıydı. Bana göre bu kitap, fiziksel esaretten çok, insanın kendi aklına hapsoluşunu anlatıyor. Fikrimce Zweig, satranç oyununu bir eğlence değil, bir hayatta kalma biçimi olarak sunuyor ve bu oyunu öyle bir noktaya taşıyor ki, gerçeklik ile kurgu arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Okurken zihinsel derinliğin ne kadar tehlikeli ve aynı zamanda ne kadar güçlü olabileceğini iliklerimde hissettim. Bana göre satranç burada sadece taşların hareketi değil, insanın akıl gücüyle ölümcül yalnızlık arasında kurduğu bir köprü. En sessiz anlarında bile çığlık atabilen bir zihinle baş başa kalmanın ağırlığını gösteriyor bize. Bence Satranç, okunduktan sonra değil, sindirildikten sonra anlaşılacak bir metin; kısa ama zihinsel olarak çok uzun süren bir yolculuk.
İyi okumalar..