OLAĞANÜSTÜ. Bu sene içinde okuduğum en iyi kitap Mary Shelley'in Frankenstein ya da Modern Prometheus kitabıydı. Hatta daha geçenlerde bin kitap hesabımda bu kitabı tekrar tekrar okumak istediğimden bahsetmiştim. Frankenstein bundan sonra benimle birlikte yaşayacak diyebilirim. Büyüleyici bir kitap, derdim…devamıOLAĞANÜSTÜ.
Bu sene içinde okuduğum en iyi kitap Mary Shelley'in Frankenstein ya da Modern Prometheus kitabıydı. Hatta daha geçenlerde bin kitap hesabımda bu kitabı tekrar tekrar okumak istediğimden bahsetmiştim. Frankenstein bundan sonra benimle birlikte yaşayacak diyebilirim.
Büyüleyici bir kitap, derdim eğer tek bir cümleyle anlatmak isteseydim. Saatlerimi, hayır haftalarımı bu kitap ve bu film hakkında konuşarak harcamak istiyorum.
Konuya nereden, nasıl, hangi şekilde gireceğimi bile şaşırmış bulunmaktayım inanın ki. Son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi, müzikleri, kostümler, karakterler... Sahne! Böyle bir kalite olamaz, bu film onlarca ödül kazanırsa asla şaşırmam, son zamanların en kaliteli, en muzzam işçiliği bence. Atmosferi, 3 saniye bile sürmeyen sahnelere gösterilen o muazzam özen elbet karşılığını da alacaktır.
Gotik biri olarak Frankenstein ile "âşk" yaşamam çok doğal evet, beni ona âşık edecek binbir türlü unsur var, Victor Frankenstein'dan bahsetmiyorum bu arada. Direkt olarak "Frankenstein" fikrinden bahsediyorum.
Bana hissettirdiklerini kenara bırakırsak, konu kısaca Victor Frankenstein'in Tanrıyla olan mücadelesi, yaşamı ve ölümü kontrol altına almak istemesi ve bunun sonucunda "yarattığı bir canavardan" kurtulmaya çalışması diyebilirim.
Oysa Frankenstein'in bildiği tek şey "Victor" idi, bu yüzden dış dünyayla tanışmadan önce yalnızca onun adını sayıklamıştı, yeniden doğmuş bir bebek gibi, bildiği ve gördüğü tek şey, Tanrısı Victor idi. Kul(Frankenstein) kulluğunu yapıyordu yapmasına ama Yaradan (Victor) gerçekten yaratıcı mıydı?
Bence Frankenstein'i en etkili kılan şey Tanrıyla olan rekabeti sonrası "yaratıcının da yarattığına karşı sorumluluğunun olması"nı anlaması.
"Only Monsters play God", Victor yarattığı "canavardan" daha canavar bir şeye dönüşüyordu ve egosu ve tatminkarsızlığı, Tanrıyı ve toplumu yenebilme tutkusu en sonunda onu ve sahip olduğu her şeyi kaybetmesine neden olacaktı.
Filmi en etkileyici kılan başka bir unsur ise "pov" değiştirerek ilerlemesi, kitabı okuyanlar filmi izlerken ayrı bir zevk duyacaklardır bu konuda. Başta Vicyor'un yani "Tanrının" hikayesini, olayın onun için ne anlam ifade ettiğini izliyoruz, sonra da Canavarın, dilimize pelesenk olmuş adıyla Frankenstein'in.
🌑"Belki de Tanrı maharetsizdir!"
Filmin en başında yer alan o mahkeme sahnesinin küçük bir repliği ama gören gözler ve anlayan beyinler için tüm felsefe bu cümlede saklı.
Böyle konuşmak yerine filmi izlemiş biriyle karşılıklı konuşmak istiyorum, içim içime sığmıyor, devamlı olarak bu filmi konuşmak istiyorum.
🌑Alıntının devamı;
"Belki onun (tanrının) hatalarını bizim düzeltmemiz gerekir! Bu ihtiyarların sizi susturmasına mahal vermeyin! Cevaplara ancak başkaldırmak zorunda kaldığımızda, korkudan ve korkakça dogmalardan arındığımızda ulaşabiliriz!"
Tüylerim diken diken, hepimizin yüzlerce kez keşfetine çıktığından emin olduğum film. Peki gerçekten kaçımız bu filmi izledik? Her gördüğümüzde kaydedip kaydırmaya devam ettik. Ben de öyle yaptım, tâ ki bugüne kadar. Film muhteşem bir eleştiri içeriyor, yalnızca aksiyon ve gerilim…devamıTüylerim diken diken, hepimizin yüzlerce kez keşfetine çıktığından emin olduğum film. Peki gerçekten kaçımız bu filmi izledik? Her gördüğümüzde kaydedip kaydırmaya devam ettik. Ben de öyle yaptım, tâ ki bugüne kadar.
Film muhteşem bir eleştiri içeriyor, yalnızca aksiyon ve gerilim değil Koredeki ve hatta dünyadaki çürümüşlüğün, toplumun, insanların aynası gibi adeta. O kadar karmaşık ki duygudurumum gerçekten nereden gireceğimi ne söyleyeceğimi bilemiyorum.
Gözlerim dolu dolu, sinirden tırnaklarımı etime geçirirken buldum kendimi. Hepimiz her gün bu vakaları duyuyoruz, peki hangimiz gerçekten bu davanın peşine düşüp en azından sonucunu takip ediyoruz ki? Bizim işimiz değil, diyeceksiniz evet bizim işimiz değil günümüz Türkiyesinde de sonucu zaten biliyoruz. Peki, bildiğimiz hâlde neden hiçbir şey değişmiyor?
Film tam olarak Silenced filmindeki gibi polis teşkilatının çürümüşlüğünü ele alıyor, Korenin 90-00lı yıllarda yaşadığını biz günümüzde yaşıyoruz.
Park ve Cho işini doğru yapmayan, gücünü de kötüye kullanan dedektiflerdir. Bir gün kasabalarında meydana gelen cinayetle birlikte Seul'den gelen Seo Tae-Yoon ile birlikte çalışmaya başlarlar.
Katil cinayet üstüne cinayet işlerken hiçbir delil bulamadıkları gibi var olan delilleri de koruyamazlar. Bu dönemde aynı şekilde büyük bir gösteri ve eylemler de yapılmaktadır. Araştırmadım ancak toplumsal çürümüşlüğün dibini sıyırdıkları dönemde Silenced filminin çekilmesini sağlayan asıl adıyla Gwangju Inhwa Okulu olayının ortaya çıkmasıyla düzen karşıtı yapıldığını düşünüyorum bu eylemlerin. O dönem büyük ses getirmiş ve Kore'yi sallamış.
Her geçen gün halk daha çok öfkeleniyor basın daha çok üstlerine bindiğinden halk arasındaki bir dedikoduyu gerçek varsayarak akli dengesi bulunmayan Baek'e işkence ederek olayları ona yıkmaya çalışırlar, Seul'den gelen Seo Tae-Yoon ise zaten bu iki kanka ile asla anlaşamaz. Park ve Cho'nun deliye yaptıkları muameleyi görmezden gelir ve artık elini taşın altına sokmaya karar verir. O üç cinayeti birbirine bağlayan detayları (kırmızı kıyafet ve yağmur yağması) bulurken bu sürede Park ve Cho Baek'in ayakkabısını alarak cinayet alanında sahte deliller yaparlar, günlerce işkence yapılan Baek ise cinayet alanında yapılan bir "canlandırma" ile dışarı çıkabilir o sırada öfkelenen halk günlerdir kanıtsız bir şekilde işkence görmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle bir şekilde Baek'i kurtarırlar.
Günler geçtikçe hiçbir şey bulamazlar, bu süre zarfında garip fantezisi yüzünden katil sanılıp gözaltına alınan ama gözaltında katil olmadığı anlaşılan başka bir adamı daha yakalarlar ama suçu üstlenecek birine ihtiyaç olduğundan, işkence ile suçu bu adama atmaya çalışırlar Park ve Cho.
O sırada katil ile ilgili ilk ipucunu memur olmasına rağmen erkeklerin çaylarını getirip yiyeceklerini servis etmekten başka bir iş için kullanılmayan bayan Kwon sayesinde bulurlar.(Ki bence burası özellikle konuşulmalı, Kore'deki çalışma ortamındaki cinsiyet eşitsizliğini çok iyi gösteriyorlar.)
Bayan Kwon her cinayette belirli bir şarkının çaldığını fark eder. Seul'den gelen Seo Tae-Yoon ise işini doğru yaparak katilin sağ bıraktığını bilmediği bir kadın bulur ve onunla konuşmaya çalışır, kadının yaşadığı şeyler psikolojisini bozmuş ve çok korkak biri hâline gelmiştir bu sebeple Bayan Kwon kadının yanına gelir ve tüm olayı kayıt altına alarak kadının konuşmasını sağlarlar. Kadının söylediğine göre katilin elleri yumuşacıktır oysa ki yakaladıkları ikinci adamın elleri inşaat işçisi olduğu için nasırlı ve oldukça serttir. Ellerinde somut bir kanıt olduğu için bu adamı sonunda serbest bırakırlar.
Seo Tae-Yoon ile Park bu olaylar yüzünden kavgaya tutuşur ve dövüşmeye başlarlar, müdürün de gelmesiyle bu kavga daha da büyür, bayan Kwon bu erkeklere daha fazla dayanamaz ve bağırıp onları durdurur, daha sonrasında eline aldığı kasedin sesini açarak "o" şarkıyı açar, Seo Tae-Yoon hemen cama koşarak camı açar ve yağmur yağdığını görür.
Müdür hemen destek ekip istese de tüm polisler merkezdeki gösteri için koşullandırılmıştır. Bayan Kwon ise şarkının gönderildiği adresi ve ismi arar.
Sabah olduğunda başka bir cinayet daha işlenmiştir. Artık gittikçe çıkmaza giren dedektifler şarkıyı gönderen kişinin adresini ve ismini bularak gözaltına alırlar.
Gözaltına aldıkları Park Hyeon-gyu ise polislerin masum insanlara işkence ettiğini bilen, bu yüzden sessiz kalmaya ve az konuşmaya çalışan biridir. Ayrıca katilin elinden kurtulmuş o kadının anlattığı gibi biridir. İpler zaten tam olarak Hyeon-gyu nun gözaltına alınmasıyla kopar.
Veaire vesaire... Film Park'ın işadamı olduktan sonra, yani yıllar geçtikten sonra, o ilk cinayet yerine gelmesi ve oradaki kız çocuğundan ondan önce bu yere gelip "burada uzun zaman önce bir şey yaptım ve gelip bakmak istedim" diyen bir adamın varlığını öğrendikten sonra Park'ın kameraya, katilin gözlerinin içine bakmasıyla biter.
Yani filmde de gerçek hayattaki gibi katil yakalanmamıştır.
Tâ ki 2019 yılına kadar. İşin trajikomik kısmı da burada başlar çünkü zaten yakalandığında hapishanedeymiş. Karısının kız kardeşine tecavüz edip öldürdükten sonra hapse atılmış ancak 2019a kadar başka hiçbir suçuyla ilgisi çözülememiş. 2019da bulunan DNA ile kendi DNA sı örtüşene kadar...
Bu kanıttan sonra 30dan fazla tecavüzünü ve 14 cinayetini itiraf etmiş.
Ve bunlardan yargılanmış, dememi beklerdiniz galiba ben de öyle demeyi çok isterdim.
Ama hayır, bu suçlarını itiraf etmesine rağmen "zamanaşımı" olduğu gerekçesiyle işlediği tecavüzlerin ve cinayetlerin hesabını hiçbir zaman vermemiş.
"nerelerdesin sen yokluğun çok hissediliyor" AAAAAAA!!!! Çok mutlu oldum ya😭🖤 İşe girdiğimden beri belirli bir düzenim kalmadı, bir gün 1-10 ertesi gün 9-6 çalışıyorum uyku düzenini bırak zaman algım kalmadı artık, ne bir film ne bir dizi ne bir kitap…devamı"nerelerdesin sen yokluğun çok hissediliyor"
AAAAAAA!!!! Çok mutlu oldum ya😭🖤
İşe girdiğimden beri belirli bir düzenim kalmadı, bir gün 1-10 ertesi gün 9-6 çalışıyorum uyku düzenini bırak zaman algım kalmadı artık, ne bir film ne bir dizi ne bir kitap hiçbir şeye ayıracak vaktim yok, haftada 1 gün iznim var, onlarda da üniversiteler açılmadan sanal arkadaşlarımla buluşuyorum JSPJSPWMEPEFKWĞ
Sadece sabahları yemek yerken yarım saat bir saat Kuzey Yıldızı izliyorum, o da boka sardı tabiri caizse.
Yıldız ve Kuzey evlendikten sonra sarmadı cidden o yapaylık, diziye sonradan katılan amca, pembenin çıkışı, ömerin terk edişi falan filan derken gerçekten çok sıkıyor artık. Önceleri aşırı cringe ve bayağı sahnelerde bile izlettiriyordu kendini, Sefer sağ olsun izliyordum yani, şimdi Sefer sadece Ruhi ve mal amcasıyla takılıyor o bile sarmıyor.
Beğenmedim diziyi, sadece Sefer ve Nahide için izliyorum. O kadar bayağı bir hikâyesi, oyunculukları var ki anlatamam hani hiç oyunculuk yok abi sanki kamerayı koymuşlar oyuncular da kendi kendine çekmiş diziyi, çocukken evcilik oynarken bunlardan daha inandırıcı rollerde oynuyordum cidden.
Yıldız çok kafa ütülüyor, Kuzey aşırı geri zekalı, kızlar birbirinden mal, sevgilileri daha da mal.
Spoiler içeriyor
Büyük spoiler! Bu kitabın romantize edilmesinden, öpücüklerle süslenip sevgililere hediye edilmesinden çok bıktım. Werther NİŞANLI bir kadına âşık oluyor, başına gelen her şey için onu suçluyor nişanlı bir kadını nişanlısından ayırmak için her şeyi yapıyor ve bazıları bunu okuyup ayy…devamıBüyük spoiler!
Bu kitabın romantize edilmesinden, öpücüklerle süslenip sevgililere hediye edilmesinden çok bıktım.
Werther NİŞANLI bir kadına âşık oluyor, başına gelen her şey için onu suçluyor nişanlı bir kadını nişanlısından ayırmak için her şeyi yapıyor ve bazıları bunu okuyup ayy ne romantik diyor.
Kadın zaten başkasına âşık, nişanlı. Werther nişanlı bir kadına nasıl âşık olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyor biz de vay be ne âşkmış mi diyeceğiz?
Kitabın sonunda sırf Wertheri haklı göstermek için kitabın başından beri nişanlısına âşık olan ve ondan başkasını gözü görmeyen kadın son sayfada tek bir cümle ile harcanıyor ve 'aslında kadın da onu seviyormuş' dedirtmek için tüm karakterin, olayın içine ediliyor tabiri caizse.
Herkesin büyük bir âşkla şehvetle okuduğu kitabın bu olmasına çok şaşırıyorum ya ben yanlış okudum ya da onlar etik değerlere sahip değiller, basit bir şey gibi gelmemeli bence bunlar. Nişanlı bir kadına âşık olup âşkına karşılık vermedi diye kadını suçlayıp nişanlısından ayırmaya çalışmak ve en sonunda da intihar etmek...
Sevenler neden seviyor merak ediyorum açıkçası.
İkinci sezonun ilk partı bitti... Dizi hakkındaki yorumlarını 3 Eylül'e saklıyorum, şimdi sadece Morticia'ya olan aşkımdan bahsedeceğim. Bu sezon mekansal olarak goth ağırlıklı işlenmişti ve bunun yapılmasına vesile olan Morticia'ydı. Bu sezon Morticia'nın daha çok sahne almasına o kadar sevindim…devamıİkinci sezonun ilk partı bitti...
Dizi hakkındaki yorumlarını 3 Eylül'e saklıyorum, şimdi sadece Morticia'ya olan aşkımdan bahsedeceğim.
Bu sezon mekansal olarak goth ağırlıklı işlenmişti ve bunun yapılmasına vesile olan Morticia'ydı. Bu sezon Morticia'nın daha çok sahne almasına o kadar sevindim ki anlatamam.
Kraliçe girdiği her ortama romantik gotikliği taşıdı gerçekten, elbise seçimleri, yatak odası, evin kendisi, yiyecek içecekler... Ben bu kadında kendi geleceğimi görüyorum.
Morticia'yı kişilik olarak kendime benzetmem için elimde çok az sebep vardı çünkü og Addams Family filmlerinde de aşırı aşırı derine inilmiyordu Morticia karakterinin iç yüzü, bu sezon kardeşine olanlar ve annesinin de gelmesiyle gerçekten kendime en çok benzettiğim Morticia versiyonunun Wednesday Morticia'sı olduğunu fark ettim.
Annesiyle arası açık olan, anlaşamayan, zıtlaşan tüm karakterlerde kendimi bulmam... Sp3 olmak sırtımda bir yük.
Konudan çok uzaklaştık, Morticia'yı hepimiz seviyoruz evet ama hiçbirimiz Gomez'i konuşmuyoruz.
Gomez için en başarılı bulduğum en sevdiğim yapım The Addams Family 1991 Raul Julia.
Wednesday Gomez'ine ısınamıyorum nedense, o vals yaparken 1991e atıf yaparak Gomez'in Morticia'nın kollarını öpme sahnesi bile bana hiç inandırıcı gelmedi mesela oysa ki benim favori The Addams Family sahnem o vals yaparken Gomez'in Morticia'nın kollarını öpmesiydi ki bu sahneye yapılan her editi @sacris i etiketliyerek paylaşırdım 😩
Her neyse, olmamış ben bu oyuncuya inanamıyorum.
Sabırsızlıkla 3 Eylül'ü bekliyorum sadece 🖤
1234 bölümü olan ve hâlâ devam eden bir animeye âşık oldum... aradığım HER ŞEYİ bulunduruyor içinde; polisiye/dedektiflik, suç, dram, aksiyon, gotik sayılabilecek unsurlar (ama hepsinin açıklaması bulunuyor), kişisel gelişim, bilim... Eğer Tanrı gerçek olsaydı, "Önce Gizem'i sonra da izlesin diye…devamı1234 bölümü olan ve hâlâ devam eden bir animeye âşık oldum... aradığım HER ŞEYİ bulunduruyor içinde; polisiye/dedektiflik, suç, dram, aksiyon, gotik sayılabilecek unsurlar (ama hepsinin açıklaması bulunuyor), kişisel gelişim, bilim...
Eğer Tanrı gerçek olsaydı, "Önce Gizem'i sonra da izlesin diye Dedective Conan'ı yarattım." derdi. (Vampire Knight için de aynısı)
İzledikçe izleyesim geliyor tüm davalar o kadar ilgi çekici ki, hani şey diyorum bu dava diğerine benzerdi sanki YOK bir bakıyorum bambaşka bir şey çıkmış. İzlemesi o kadar keyifli ki, ben zaten eski animeleri çok daha seviyorum o kasvetli ortamı en iyi onlar sağlıyor DC'de de boolll booooolllll var bundan tabii.
Eh pesimist bir insanım ne yapalım, boşuna Lady of the moon dememişler 🖤
Alkım'ın (@sacris) doğum günüm için yazdığı şiiri/hikayeyi paylaşmak istiyorum, loş odamdan çıktığımda, yaklaşıyorum tenha bir bulvara. ben yolumu ararken bu zifiri karanlıkta, düşüyor üstüme gökten bir pusula kafamı kaldırıp baktığımda yıldızların yaydığı ışıkta süzülüyor siyah büyük bir yarasa. hayal gördüğümü…devamıAlkım'ın (@sacris) doğum günüm için yazdığı şiiri/hikayeyi paylaşmak istiyorum,
loş odamdan çıktığımda,
yaklaşıyorum tenha bir bulvara.
ben yolumu ararken bu zifiri karanlıkta,
düşüyor üstüme gökten bir pusula
kafamı kaldırıp baktığımda
yıldızların yaydığı ışıkta süzülüyor
siyah büyük bir yarasa.
hayal gördüğümü sanıyorum en başta
yanıldığımı fark ediyorum ama
elimdeki pusulaya baktığımda.
kaybolduğumu anlayan ona güvenerek
yönümü çeviriyorum çırpışan kanatlara
pusulamın rehberliğinde giriyorum ormana
olmam gereken yerde kendimi bulmaya.
geçen sürenin ardından bakıyorum etrafıma
yine gözüme ilişiyor o aynı yarasa
biraz yaklaşınca başlıyor haykırmaya;
"geç kaldım! geç kaldım!
senin hiç yok mu aklın,
her gördüğünün peşine takılırsın?"
fark etmek anladığımı yarasanın dilini,
çekilmeme sebep oluyor irkilerek geri.
gördüm mü hiç ben konuşan bir hayvanı?
şokum onu da şaşırtmış ki bana baktı
kocaman gözleriyle, sonunda kadar açtığı.
yine sivri dişlerini göstererek araladı ağzını
ve işittim yeni bir ses daha;
"bu halimi anlayanı görmemiştim
yüzyıllardır gittiğim kalelerde bile.
sıkışıp kaldığım bu bedende,
kendi türüm bile bana getiremedi çare.
ama sen genç oğlan,
henüz neden bir yarasanın konuştuğunu anlayamayan,
belki bulabilirsin bu halime bir şifa,
ve beni geri döndürürsün o eski yıllarıma."
her gece görmem konuşan bir yarasa,
o yüzden izin verin biraz şaşkınlığıma
fakat yine de cevap vermek lazım şimdi
bu anlaşılmamış değişik canlıya.
"eski yıllarına dönmekle neyi söylersin?
yarasalar da mı anlamaz seni,
çareni bana yüklersin?"
yarasanın bakışları öfkeye boyandı,
bana bağrışı tüm ormanda yankılandı;
"çaremi niye sende olsun?
ben böyle konuşurken,
yarasaların beni anlamasını bekleyen
bir adamda çare olmaz zaten!
sadece yardım sordum sana! yardım!
konuşmamdan anlamaz mısın,
yarasa değilim ki ben!
baştan beri sana der dururum,
bu beden değil bana ait olan,
yalnızca beni içine hapseden bir alan.
konuşayım açıkça:
ben hükmederken krallığıma
vampirlerden haz etmeyen cadının biri
mühürledi beni yarasa formuma!
şimdi kaldım böyle, bu halde,
uçarım diyar diyar şifacılar keşfetmeye."
her şeyi sonunda anladığım zamanda,
el uzatmak istedim bu hükümrana.
fark ettim ki göğe tek başına uçanın bile
bazen ihtiyacı oluyor kalacak bir kaleye.
onu onayladığımı belirtmek için
cevabımı söze döktüm, o da bilsin;
"eğer yardımım dokunacaksa
kurtarılmayı bekleyen ruhuna
o halde hiç düşünmeden olurum yanında
ama söyle bana, ne yapmak lazım açıkça."
sözlerim bittiğinde yüzünü aldı evham,
nedenini dinlemek için bekledim o an.
söyledi bana kendisinin de bilmediğini,
o yüzden, her yeri öğrenmek için gezdiğini.
düşündüm,
ilk kez kaldığım bu durumdan,
nasıl çıkılması gerek.
daha sonra anımsamaya başladım
masalların yeniden canlandıran gücünü.
bununla yarasayı kavramam bir oldu,
elimde bağırıp dişlerini etime geçirirken
"sen covid bilmez misin ormanın oğlu?"
söylediğine aldırışsızca aklımdakini yaptım,
ufak bir yakınlaşmayla,
o batmani sonunda mağrasından çıkardım.
onu geri bıraktığımda, öfkeyle baktı bana,
haykırdı kanatlarını çırparken suratıma;
"işe yaramaz bunlar, değiliz bir masalda!"
bense aldırış etmeden bekledim,
etrafındaki ışık hüzmesini seyrettim.
henüz bilmiyordu ama
büyüyü kırmıştık aslında.
sonra yarasanın bedeni parçalanırcasına
değişmeye, girmeye başladı yeni bir kalıba.
çok geçmeden alımlı bir kadın belirdi karşımda,
yıllar sonra eski bedenine kavuşmasına
ne tepki vereceğini bilmeden öylece kaldı.
ardından kolları boynuma sarıldı
o an beni kucaklayacak mı boğacak mı,
ayırt etmesi güçtü ama
karşılaştım sıcak bir kucaklamayla.
bu ilginç bir sıfat oluyor aslında,
karşımdaki vampirin soğuk bedeni durunca.
teşekkür etti bana yaklaşarak usulca
sonra başladı yine cümleler sıralamaya;
"yapacağım seni krallığımın yeni prensi
ve uğruna vereceğim her vampirin
görmüş olacağı en büyük kan partisini!
katılamayacağını düşünüyorsan da,
yarasa halimle seni dişlerken
fark bırakmadım aramızda."
duyduğumu biraz düşününce başımı salladım,
artık vampirsem onun prensi olmaya da hazırdım.
ne de olsa, bir yarasadan vampirlik kapmak,
covide yakalanmaktan her zaman iyidir.
ve karşımdaki güzel hünkarın teklifi,
benim gibi kaybolmuşun teki için
reddedilmeyecek cinstendir.
bitti.
first of all, I LOVE HIM SO MUCH. bear or man? but the man is;
gerçekten en özel doğum günü hediyelerimden birisi oldu, ezginin yaptığı moodboardları es geçemem, bizim ilişki dinamiğimizi o kadar güzel anlatmışsın ki okurken bir yerden sonr okumayı unuttuğumu fark ettim, okuduklarım direkt olarak gözümde canlandı.
hayatımın o duygu boşluğunu doldurmakla kalmayıp beni her zaman daha iyi olmya itip her zaman yanımd olduğun için çok teşekkür ederim, iyi ki varsın seni çok seviyorum<3
HE IS MY HUSBAND FOR A REASON! (we are both gays)
1K'de yazdığım incelemeleri paylaşıyorum p5, Raşamon, Japon öykücülüğünün en büyük ismi kabul edilen ve adına Japonya'nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri verilen Ryounosuke Akutagawa tarafından yazılmıştır. İçerisinde; cehennemin resmini yapmaya çalışan sapkın bir ressamın, Japonya'yı ziyaret eden bir şeytanın, varlığı…devamı1K'de yazdığım incelemeleri paylaşıyorum p5,
Raşamon, Japon öykücülüğünün en büyük ismi kabul edilen ve adına Japonya'nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri verilen Ryounosuke Akutagawa tarafından yazılmıştır.
İçerisinde; cehennemin resmini yapmaya çalışan sapkın bir ressamın, Japonya'yı ziyaret eden bir şeytanın, varlığı kesin olmayan gizemli bir tablonun, gölde yaşadığı düşünülen bir ejderhanın, "hina" bebeklerinin, Tacamoru'nun başından geçen garip bir olayın ve büyük burnundan kurtulmaya çalışan keşişin öyküleri bulunmakta.
Benim bu öyküler arasında en beğendiğim ve kendimi ve düşüncelerimi sorgulamama sebep olan "Raşomon"dur.
Raşomon doğru ile yanlışın durum ve kişiler içinde nasıl değiştiğini, kötü ile iyinin ne olduğunu sorgulamanıza neden olacak bir öykü.
Hepimiz aslında iyi olduğunu düşündüğümüz pek çok kötülük yapmıyor muyuz zaten? Hepimiz birinin hayatında kötü adam rolünde oynamadık mı zaten?
Bir solukta bitirdiğim Raşomon'u kesinlikle tavsiye ederim.
1K'de yazdığım incelemeleri paylaşıyorum p4, Savaş etkisinde kalmış bir Stefan baş yapıtı daha... Hikayemizin ana karakteri Ferdinand karısı Paula ile birlikte savaştan kaçarak İsviçre'ye kaçmış ancak hiçbir zaman kendini "özgür" hissedememiştir, eline ulaşan askeri davet ile birlikte korkudan aklını ve…devamı1K'de yazdığım incelemeleri paylaşıyorum p4,
Savaş etkisinde kalmış bir Stefan baş yapıtı daha...
Hikayemizin ana karakteri Ferdinand karısı Paula ile birlikte savaştan kaçarak İsviçre'ye kaçmış ancak hiçbir zaman kendini "özgür" hissedememiştir, eline ulaşan askeri davet ile birlikte korkudan aklını ve iradesini yitirip istemediği hâlde savaşa gitmeyi aklına koymuştur.
Karısı Paula onu durdurmayı denese de akli dengesini kaybeden Ferdinand yapmak istemediği şeyleri korkunun esaretinde kalarak yapmaya başlamış -konsolosluğa gitmek- ve karısını terk edip savaşa gitmek üzere bir trene binmiştir.
Tren yolculuğunda Almanyadan İsveçe dönen trenden inen yaralı Fransız askerleriyle birlikte kendine olan güveni geri gelir ve iradesine tekrardan kavuşarak karısının yanına geri döner.
Hikayenin ana konusu savaş ve güç, her sayfada o kadar baskın bir şekilde hissediliyor ki zaman zaman kelimelerin boğazınıza baskı uyguladığını düşünmeye başlıyorsunuz, Ferdinand sürekli olarak "güç her şeydir" demekte hiç de yanılmıyor maalesef. Kendi vatanı olmasına rağmen savaş karşıtı olması, birini öldürmek istememesine rağmen kendi ülkesinin gücünden korkması muazzam bir ikilem yaratıyor.
Karısı Paula oldukça soğuk kanlı bir şekilde gerçekleri söylese bile korkusunun kölesi olan Ferdinand onun haklı olduğunu bildiği hâlde çaresizlik içinde kendisini savaşa doğru giden trende bulur, konsolosuktan gelen mektubu yırtıp atmayı düşlerken bile korkuyla mektuba hiçbir zarar vermeden nazikçe açması bu korkunun en büyük göstergeleridir.
Savaşların bir kazanı olmaz, her iki tarafın da kaybettikleri olur ve insanoğlu her zaman kaybeden taraf olacaktır.