Evet dünyanın en tatlı kötü karakterinin dizisine sonunda başladık bakalım… Tom Hiddleston’ı tekrar izlemek harika. Marvel Cinematic Universe’e 2 senedir uzak kaldıktan sonra önce WandaVision sonra The Falcon and the Winter Soldier ve şimdide izlemekten büyük keyif aldığımız Loki’nin dizisiyle…devamıEvet dünyanın en tatlı kötü karakterinin dizisine sonunda başladık bakalım… Tom Hiddleston’ı tekrar izlemek harika. Marvel Cinematic Universe’e 2 senedir uzak kaldıktan sonra önce WandaVision sonra The Falcon and the Winter Soldier ve şimdide izlemekten büyük keyif aldığımız Loki’nin dizisiyle başbaşayız. Mizahi dozajı yüksek bir dizi olacağa benziyor. Duygusal sahneler de vardı. Her ne kadar Loki’den beklenmeyecek davranışlar olsa da duygusal halini de görmüş olduk. Kötülük yapmaktan zevk alan sevgili tanrımızın içinde neler yaşadığını ve hissettiğini, yaptıklarının sebebini bir nebze de olsa kendi ağzından duyabilmek güzeldi. Devamını merakla bekliyorum ama tabi hemen de bitmesin istiyorum elbette…
Son 7 senedir önerilen diziler arasında sürekli ismini gördüğüm bir diziydi. Tek sezon, bölümleri birer saat süren 10 bölümlük bir mini dizi olmasına rağmen bir türlü izleme fırsatın olmadı. Sonunda geçtiğimiz üç günde bu fırsatı buldum ve izledim. HBO çok…devamıSon 7 senedir önerilen diziler arasında sürekli ismini gördüğüm bir diziydi. Tek sezon, bölümleri birer saat süren 10 bölümlük bir mini dizi olmasına rağmen bir türlü izleme fırsatın olmadı. Sonunda geçtiğimiz üç günde bu fırsatı buldum ve izledim.
HBO çok başarılı bir iş çıkartmış. Dizi, ABD’nin Almanya’ya karşı 2. Dünya Savaşına girişiyle beraber yeni kurulan Airborne (Parüşütle asker indirme) birliğinin yaşadıklarını anlatıyor. ABD’de eğitimlerine başladıkları günden, Alplerde savaşın bittiği güne kadar yaşadıklarını izliyoruz. Savaşı her yönüyle sansürsüzce anlatması ve içtenliğiyle çok değerli bir yapım olduğunu düşünüyorum. Yanlarında sürekli kürek taşıyıp kendilerine tilki deliği oluşturan askerler, cephede kışın ortasında topraktaki tilki deliğinde yatarken traş olan subaylar, farkına bile varamadan dibine düşen bomba sonrası ayağından, bacağından ayrılan ve düşmana ateş ederken nerden geldiğini anlayamadığı bir kurşunla silah tutan elindeki parmağını askerler... Ve elbette savaşın kazanılmasından sonra yağmaya girişmeleri, Alp’lerde tatil keyfi sürmeleri ve bazılarının terhis olduktan sonra hayatlarında ne yapacaklarını bilememeleri. Binbaşı Dick Winters’ı karakteri ve kademe kademe yükselişiyle izlemek oldukça keyifliydi. Yükselmesine rağmen birliğinin başında çatışmaya her an dönmeye meyletmesi takdire şayandı. Elbette oynayan aktör Damien Lewis’de çok iyi bir iş çıkarmış. Yancı kankası Lewis Nixon’ın da tüm savaş boyunca Winters’ın yanında dolaşmak dışında ne yaptığı ise hala aklımda büyük bir soru işaretidir... Hahahahaha!
5/10 Bu sinema evreninin herhangi filminden senaryo, olay örgüsü, ne kadar fantastik olursa olsun kendi içinde tutarlılık, oyunculuk falan beklememek lazım. Ben beklemedim. Hatta açıkçası bu açılardan beklentimden daha da kötüydü ama izlerken oldukça keyif aldım. 10 dakika izleyip kapatır,…devamı5/10
Bu sinema evreninin herhangi filminden senaryo, olay örgüsü, ne kadar fantastik olursa olsun kendi içinde tutarlılık, oyunculuk falan beklememek lazım. Ben beklemedim. Hatta açıkçası bu açılardan beklentimden daha da kötüydü ama izlerken oldukça keyif aldım. 10 dakika izleyip kapatır, daha sonra izlerim diye açtım ve bitene kadar kapatamadım. Bol vurdulu kırdılı, devasa yaratıklar ve en önemlisi, bu tür filmlerde senaryo denen şey olmadığı için boş sahneleri de oldukça kısa tutmuşlar. Geçirecek boş zamanınız varsa izleyin.
Spoiler içeriyor
#70 Mektup roman türünde olan kısa ama çok yorucu, ayrıca okuduğum ilk ingilizce kitap oldu. Hikaye çeşitli karakterlerin (Lady Susan ile arkadaşı Mrs. Alicia Johnson veya Catherine Vernon ile annesi Mrs. De Courcy gibi) aralarında mektuplaşmaları yoluyla anlatılıyor. Beğenmedim. Zaten…devamı#70
Mektup roman türünde olan kısa ama çok yorucu, ayrıca okuduğum ilk ingilizce kitap oldu. Hikaye çeşitli karakterlerin (Lady Susan ile arkadaşı Mrs. Alicia Johnson veya Catherine Vernon ile annesi Mrs. De Courcy gibi) aralarında mektuplaşmaları yoluyla anlatılıyor.
Beğenmedim. Zaten beğenmeyeceğimi bilerek okudum çünkü bilmediğim ingilizce kelimelerin anlamını kavramaya çalışırken okuma zevkimi mahvedeceğimi biliyordum. İngiliz literatürüne ve yabancı dilde kitap okuma olayına girişte benim için harika bir tercih oldu diyebilirim. Ama dediğim gibi konusu ve kurgusu açısından hiç ilgimi çekmeyen saçma sapan olaylar anlatıyor. Dolayısıyla beğenmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.
Lady Susan yakın zamanda dul kalmış, Frederica adında ve hala okumakta olan genç bir kızı da olan bir annedir. Bir süre abisinde(Mr. Vernon) kalmaya gider. Orada da abisinin eşi Catherine’in erkek kardeşi Reginald’ı ayırtmaya çalışır. Bir yere kadar da başarılı olur, iş neredeyse evliliğe gelir fakat Catherine ve annesi ile babası buna engel olmaya çalışır. Bu sırada Frederica’da dayısının evine gelir ve Reginald’dan hoşlanır.
Olaylar o kadar karmaşık, o kadar yoğun bir ingiliz aile entrikasına maruz kaldım ki işte tam bu yüzden bu 136 sayfalık kitap beni yordu! Lady Susan hem erkek avına çıkıyor, hem biricik kızı da aynı erkekle haşır neşir oluyor, bir yandan adamın ailesi Lady Susan’ı istemeyip garip bir şekilde kızını istiyor, bir yandan kadın rahat durmayıp kızına da başka birini (kızın eski sevgilisi sanırım) ayarlamaya çalışıyor.
Yüz yüze gayet normal şekilde hiçbir şey yokmuş gibi konuşup içten içe birbirinden nefret eden insanlar...
Olaylar, olaylar... Bu kadar aile içi entrika fazla!
(9/10) Sonuyla iç ısıtan bir film. Gerçekten sonu bundan daha iyi bağlanan film azdır. Leonardo Di Caprio oldukça güzel bir oyunculuk çıkarmış. Frank Abagnale’in çektiği yalnızlık, Carl’ın babacan tavrı izleyiciye çok başarılı aktarılmış. Hikaye başarılı, Tom Hanks de var e…devamı(9/10)
Sonuyla iç ısıtan bir film. Gerçekten sonu bundan daha iyi bağlanan film azdır. Leonardo Di Caprio oldukça güzel bir oyunculuk çıkarmış. Frank Abagnale’in çektiği yalnızlık, Carl’ın babacan tavrı izleyiciye çok başarılı aktarılmış. Hikaye başarılı, Tom Hanks de var e daha ne olsun? İzlemek için üşendiğim ve bu kadar geç kaldığım için kendime kızdım.
Evet WandaVision finalinden hemen kısa süre sonra yeni bir Marvel dizisi daha ile karşı karşıyayız. 40 dakikalık süresi var. Süper kahraman dizisinden çok olağanın biraz üstünde güçlere sahip iki askerin özel operasyon maceralarını anlatacak gibi duruyor. Sam ve Bucky’nin de…devamıEvet WandaVision finalinden hemen kısa süre sonra yeni bir Marvel dizisi daha ile karşı karşıyayız. 40 dakikalık süresi var. Süper kahraman dizisinden çok olağanın biraz üstünde güçlere sahip iki askerin özel operasyon maceralarını anlatacak gibi duruyor. Sam ve Bucky’nin de hayatlarına daha yakından göz atma şansı yakalayacağız. İlk bölümü ben oldukça beğendim. Nasıl bittiğini anlamadığım keyifli bir bölümdü. Devamını da dört gözle bekliyorum.
2022 Oscar Best Picture Nominees #3 (8/10) “Even if i fail, i have to finish what i started.” “Minari Minari, wonderful wonderful.” Minari, korede akarsu kenarlarında yetişmekte olan bir çeşit su kerevizidir. Jacob ve Monica, Güney Kore’den Amerika’ya göçmüş, David…devamı2022 Oscar Best Picture Nominees #3 (8/10)
“Even if i fail, i have to finish what i started.”
“Minari Minari, wonderful wonderful.”
Minari, korede akarsu kenarlarında yetişmekte olan bir çeşit su kerevizidir.
Jacob ve Monica, Güney Kore’den Amerika’ya göçmüş, David ve Anne adında bir kız bir erkek çocukları olan bir çifttir. 10 sene Kaliforniya’da civcivleri cinsiyetlerine göre ayırma işi yapıp sonunda Jacob’ın isteği ile bir arsa alıp orada konteyner evde yaşayarak çiftçilik yapmaya başlarlar. Fakat hem Monica durumdan memnun değildir hem de David’in kalbi deliktir. Dolayısıyla sık sık kavga etmelerinin yanısıra, çiftçilik yapmayı bir kere kafasına koymuş ve kararlı olan Jacob da bir çok şanssızlık ile yüzleşmek zorunda kalır.
İlerleyen günlerde Monica’nın annesi de Kore’den gelip onlarla birlikte yaşamaya başlar. Daha önce anneannelerini görmemiş olan çocukların ve anneannelik yapamamış bir kadının garip başlayan ilişkilerinin gelişimini izleriz.
Ben en çok Paul isimli yarı dindar yarı kafadan çatlak karakteri sevdim. Çok içten birisiydi.
Jacob’ın yaşadığı şanssızlıklar özellikle sonlara doğru sinirimi bozsa da her şey güzel bağlandı. Monica’nın “işler iyi giderken bizimlesin ama işler kötü gidince, para yokken bizi değil çiftliği seçiyorsun” tribini hiç anlayamadım. İşler kötü gittiği için adamı terkeden kendisi halbuki... Gerçekten bu söylemini çok saçma ve bir o kadar komik buldum.
Şimdiye kadar izlemiş olduğum 3 oscar filmi arasında en beğendiğim oldu. Hikayesi ve olayların akışı gayet iyi, oyunculuklar sıra dışı değil ama başarılı, sinematografisi hoş, yönetmenliği daha iyi olabilirdi.
Eleştirebileceğim tek nokta, aslında dokunaklı bir yapıt olabilecekken nedense duyguları izleyiciye aktaramamışlar pek anlamadım. Duygu patlaması yaşadığım tek sahne David’in tv izleyen anneannesine dalgınlığından faydalanıp kahve yerine kendi çişini içirdiği sahneydi. Büyük bir kahkaha patlattım gerçekten.
Gayet güzel bir film herkese öneririm.
(9/10) Film olması gerektiği gibiydi. Duyguyu, heyecanı ve aksiyonu başarılı bir şekilde veren, 2017’de çıkanın aksine bir hikaye anlatabilen bir yapıdaydı. Oldukça beğendim. 4 saat olması sizi korkutmasın. Zaten bu filmi izliyorsanız bu tür filmleri seviyorsunuz demektir. İzlerken zamanın akıp…devamı(9/10)
Film olması gerektiği gibiydi. Duyguyu, heyecanı ve aksiyonu başarılı bir şekilde veren, 2017’de çıkanın aksine bir hikaye anlatabilen bir yapıdaydı. Oldukça beğendim. 4 saat olması sizi korkutmasın. Zaten bu filmi izliyorsanız bu tür filmleri seviyorsunuz demektir. İzlerken zamanın akıp gideceğine emin olabilirsiniz. 4 saatin her bir saniyesi hikayeyi olması gerektiği gibi doya doya anlatabilmek için kullanılmış. İlk filmin rezilliğine kıyasla ortaya oldukça başarılı bir iş çıkmış.
Önceki versiyona göre her bir karakter çok daha iyi tanıtılmış ve altyapısı oluşturulmuş. Olay örgüsü değişmiş ve daha mantık seviyesine oturmuş.
Biliyorsunuz 2017’de çıkan Justice League normalde Zack Snyder yönetmenliğinde çekiliyordu fakat çekimler bittikten ve efektlerin oluşturulmaya, filmin düzenlenmeye başlandığj aşama olan post-production aşamasında Zack Snyder’ın kızı Autumn öldü. Dolayısıyla Zack Snyder yönetmenlikten ayrılmak zorunda kaldı ve filmin yönetmen koltuğuna Joss Wheadon geçti. Bir çok sahne kesildi, o sırada Mission Impossible filmi çekimlerinde bulunan ve filmdeki rolü gereği sakal bırakmış olan Henry Cavill yeniden sahne çekimi için çağırıldı. Cavill doğal olarak sakalını kesmeyi reddetti bu yüzden yeni çekilen sahnelerinde sakalları bilgisayar ortamında silindi. Dolayısıyla ortaya bir çok izleyicinin de farkettiği bir gariplik ve yapaylık çıktı. Joss Wheadon filmin olay örgüsünü kendisine göre kesip biçti ve ortaya sahneler arası büyük kopukluklar bulunan berbat bir film çıktı. 300 milyon dolara mal edilmiş film gişede sadece 650 milyon dolar kadar hasılat yapabildi ve aynı zamanda DC de Marvel karşısında kendisini gösterme şansını iyiden iyiye harcadı. Sonrasında hayranların baskısıyla ve Zack Snyder’ın kendisini toplamasıyla bu film oluşturuldu.
Filmin Zack Snyder önderliğinde yeniden düzenlenmesiyle ilgili bir kaç bilgi:
Kaynaklar arasında çelişki olsa da söylenene göre Jared Leto’lu sahne ve Batman’in bulunduğu bir sahne yeni çekilmiş. Toplamda 5 dakikadan az yeni çekim yapıldığı söyleniyor. Bu çekimler 3 gün sürmüş.
4 saatlik filmin %80’i daha önce hiç görmediğimiz sahnelerden oluşuyor. Yeni çekimler ve yeni efektler toplamda 70 milyon dolar tutmuş. (Filmin 2017 versiyonunun toplam maliyeti 300 milyon dolar)
Filmde Joss Wheadon’ın çektiği hiçbir sahneye yer verilmemiş. Az önce bahsettiğim 5 dakikalık yeni çekimler haricindeki sahnelerin tamamı Zack Snyder’in proje başında olduğu dönemde yaptığı çekimlerden oluşmakta.
Ayrıca 2017 versiyonundaki gibi bıyıkları cgi ile silinen Superman gibi bir sorun olmayacağı söylenmiş. Bu sorunu gidermek için Zack Snyder projeyi bırakmak zorunda kalmadan önce çekilen Superman sahneleri kullanılmış.
2021 Oscar Best Picture Nominees #2 (6/10) 2008 krizi sonrası eşini ve eski yaşamını kaybetmiş olan bir kadının karavanıyla göçebe yaşamını konu alan bir film. Rahatsız edici derecede yalnızlık, çökmüş hayat ve hayatlar izledim. Sırf bunu izleyiciye böylesine iyi yansıttığı…devamı2021 Oscar Best Picture Nominees #2 (6/10)
2008 krizi sonrası eşini ve eski yaşamını kaybetmiş olan bir kadının karavanıyla göçebe yaşamını konu alan bir film.
Rahatsız edici derecede yalnızlık, çökmüş hayat ve hayatlar izledim. Sırf bunu izleyiciye böylesine iyi yansıttığı için ya da oldukça realistik olduğu için iyi bir film diyebilir miyiz? Bilemiyorum. Ben beğenmedim.
Tabi anlattığı hikaye, bu insanların toplum tarafından tanınması için önemli fakat dediğim gibi ben yapıt olarak filmi değerli bulmuyorum.
Sanatsallıktan uzak, orjinal olsa da zayıf bir senaryo, olduğu gibi, olması gerektiği gibi davranan ama zayıf oyunculuklar.
Realistik filmleri seviyorsanız izleyebilirsiniz ama keyif alacağınızı söyleyemem. Çekimler açısından da iki arada bir derede kalmış gibi. Hareketli çekimler ve sonra bir anda sahneler arası kopukluklar yaratan, becerilememiş ve özenilmemiş alışılagelmiş çekimler var.