Spoiler içeriyor
Bu dizinin ikinci sezonunu izleyen biri bana kısa bir özet geçebilir mi? İzleyecek gücüm yok asdfgh. Birinci sezonda ölen herkes ikinci sezonda dirilip geri gelmiş, bana bi fenalık geldi. 😅
D.O.’nun oyunculuk yaptığını biliyordum aslında ama bugüne kadar bir yapımını izlememiştim. Keşfetime düşen kısa sahnelerdeki oyunculuğu görünce “tamam, bu diziye bakmam lazım” deyip başladım. Kore polisini sevdiğim için zaten keyifle izledim; tempo ve genel hava hoştu, ağırlaşmadan akıp gitti. Kamera…devamıD.O.’nun oyunculuk yaptığını biliyordum aslında ama bugüne kadar bir yapımını izlememiştim. Keşfetime düşen kısa sahnelerdeki oyunculuğu görünce “tamam, bu diziye bakmam lazım” deyip başladım. Kore polisini sevdiğim için zaten keyifle izledim; tempo ve genel hava hoştu, ağırlaşmadan akıp gitti. Kamera arkasında daha sevimli, daha yumuşak bir görüntüye sahip olan birinin dizide bu kadar soğuk, tehlikeli ve karanlık bir karakteri canlandırabilmesi beni şaşırttı açıkçası. O ponçik görüntünün ardında meğer bir canavar saklıyormuş. 😅
Bir de dizide komedyen bir oyuncu vardı. Daha önce böyle ciddi bir yapımda oynadı mı bilmiyorum ama kötü bir karakteri gerçekten iyi canlandırmıştı. Normalde güldüren bir yüzü bu kadar sert bir rolde görmek ilginçti ve hiç yadırgatmadı.
Ana karaktere gelince… biraz “ölmeyen adam” gibiydi. Ne olursa olsun sıyrılıp başına gelen her şeyden bir şekilde çıkan o tiplerden. Çok gerçekçi durmuyordu ama oyunculuklar genel olarak iyiydi. İzlenir mi? İzlenir. Ama daha iyileri de var.
Dizi zaten çok kısa. Hikâye aslında doğaüstü bir unsur eklenmeden de kendi ağırlığıyla ilerleyebilirdi. Ya da madem bu yolu seçtiler, dizi biraz daha uzun olmalıydı. Altı bölüm ve yirmişer dakikalık bir yapıda bu kadar doğaüstü detay fazla geldi; konu derinleşemedi,…devamıDizi zaten çok kısa. Hikâye aslında doğaüstü bir unsur eklenmeden de kendi ağırlığıyla ilerleyebilirdi. Ya da madem bu yolu seçtiler, dizi biraz daha uzun olmalıydı. Altı bölüm ve yirmişer dakikalık bir yapıda bu kadar doğaüstü detay fazla geldi; konu derinleşemedi, duygu da tam oturmadı.
Buna karşılık dizinin en iyi tarafı sosyal gözlemdi. Japonların duygularını dışa vurmamaları, içselleştirmeleri, soğuk görünmeleri ve bunun toplum içinde yalnızlık ile yanlış anlaşılma olarak geri dönmesi çok güzel işlenmişti. Doğaüstü kısım yerine bu yanlış anlaşılmaların açıldığı, duyguların dile döküldüğü sahneler eklenseydi dizi bence çok daha keyifli olurdu. Keşke doğaüstü tarafa değil de bu hatta biraz daha alan açılsaydı.
Spoiler içeriyor
Bu diziyi bitirmek benim için işkence gibiydi. Dizi güncelken “belki istediğim gibi biter” diye umutla devam ettim; insanlar için mutlu ama benim için asla mutlu olmayan bir sondu. Çiftin barışmasını kabullenemedim. En başından beri tehdit, zorla sahiplenme, manipülasyon, izolasyon, tecavüz,…devamıBu diziyi bitirmek benim için işkence gibiydi. Dizi güncelken “belki istediğim gibi biter” diye umutla devam ettim; insanlar için mutlu ama benim için asla mutlu olmayan bir sondu. Çiftin barışmasını kabullenemedim.
En başından beri tehdit, zorla sahiplenme, manipülasyon, izolasyon, tecavüz, gaslighting… ne ararsan vardı. Karşısındaki insanın hayatını adım adım çökerten, çevresindeki bağları kopartan, işinden eden, sevgilisinden ayıran, kontrol ve güç üzerinden ilişki kuran bir adamı izlettiler. Ve tüm bunların üstüne “aşk” etiketi yapıştırıp romantize ettiler. Yetmedi, senarist bunu “mutlu son” diye sundu.
En ironik kısmı şu: para babasıyken psikolojik olarak sorunlu olan adam, maddi olarak çökünce bir anda “iyileşiyor”. Terapi yok, yüzleşme yok, farkındalık yok… sadece “parasızlık”. Bu kadar ucuz bir karakter dönüşümü mide bulandırıcıydı. Üstüne bir de evlat edinme hamlesi geldi. Travmalarını çözmemiş iki yetişkini çocukla “aile” diye paketlemek kadar sorumsuz bir senaryo görmedim.
Benim için bu ilişkinin “mutlu sonu” ayrılıktır. Bazı ilişkiler biterse mutlu olur. Bazı insanları sevmek değil, bırakmak iyileştirir. Ama senaryo şiddetin ve kontrolün üstünü “pişmanlık” ve “aslında seviyordu” imalarıyla örtmeye çalıştı. Romantize edilen şiddet, tecavüz ve travma beni ifrit etti.
Finali özellikle erteledim; nasıl biteceğini öğrenince motivasyonum çöktü. Kötülüğün üstüne mutlu son yapıştırmaya çalışmaları bende kusma hissi yarattı ve bu benim için BL tarihinin en kötü yazılmış senaryosu kategorisine girdi.
Geçen gün bir arkadaşımla yalnızlık üzerine konuşurken fark ettim… Kimileri çocukluğundan beri kalabalığın içinden besleniyor; evleri, sofraları, günleri hep insanlarla dolu olsun istiyor. Ama ben kendimi bildim bileli yalnızlığı seviyorum. Sessiz bir odanın içindeki o küçük dünyayı, kimseye bir şey…devamıGeçen gün bir arkadaşımla yalnızlık üzerine konuşurken fark ettim… Kimileri çocukluğundan beri kalabalığın içinden besleniyor; evleri, sofraları, günleri hep insanlarla dolu olsun istiyor. Ama ben kendimi bildim bileli yalnızlığı seviyorum. Sessiz bir odanın içindeki o küçük dünyayı, kimseye bir şey açıklamak zorunda kalmamayı, kendi iç sesime yer açmayı…
Çevremde sık sık “Yaşlanınca ne yapacaksın?” diye soranlar oluyor.
Ben de şöyle düşünüyorum:
“İnsan hangi yaşında kalabalığı seviyorsa ileride de onu isteyecek. Ben de hangi yaşta yalnızlığı benimsediysem gelecekte de aynı dinginliği arayacağım.”
“Sade Bir Hayat” tam burada bana eşlik eden bir kitap oldu. Hwang Bo Reum yalnızlığı karanlık bir yerden değil; insanın kendine ayırdığı sade bir nefes alanı olarak anlatıyor. “Yalnız kaldığım zamanlarda yaptığım şeyler gittikçe daha iyi oluyordu” cümlesi içime çok oturdu.
Benim için de yalnızlık, kimseye küslüğüm değil; kendime yaklaşabildiğim bir alan.
Bazen sadece okuyarak, bazen çizerek, bazen de hobilerime sığınarak kendi iç evrenimde yaşadım. Sessizlik bana hep iyi geldi.
Ve tek başına yaşama isteği…
Yazarın çocukluğundan beri sessiz bir eve özlem duyması, büyüdükçe bu isteğin daha da güçlenmesi, tek başına yaşamaya başlayınca hissettiği hafiflik… O bölümleri okurken içim “evet, ben de” dedi.
Kendi ritminde yemek yapmak, ışıkları istediğin loşlukta bırakmak, akşamı kendi zamanınla tamamlamak… Bunlar küçük ama derin mutluluklar.
“Sade Bir Hayat”, yalnızlığı romantikleştirmeden ama küçümsemeden anlatıyor.
İnsanın kendine ait bir ritmi olduğunu, herkesin kendi alanında büyüdüğünü hatırlatıyor.
Kimi insan kalabalıkla güçlüdür, kimi sessizlikte kök salar.
Ben ikincisiyim.
Ve bu kitap bana bunun ne kadar gerçek ve rahatlatıcı olduğunu yeniden gösterdi.
Spoiler içeriyor
Dizinin ana teması güzel aslında. Biraz bu sektörün arka sahnesinde olanlara iğnelemeler vardı. Hayranların oyuncuların özel hayatlarına ne denli müdahale edip zehir edebildiği, tacizler, zorunluluklar vs… Ama birçok şey çok askıda kalmış gibiydi; yüzeye çıkıyor ama derine inmiyor. Bir şeyler…devamıDizinin ana teması güzel aslında. Biraz bu sektörün arka sahnesinde olanlara iğnelemeler vardı. Hayranların oyuncuların özel hayatlarına ne denli müdahale edip zehir edebildiği, tacizler, zorunluluklar vs… Ama birçok şey çok askıda kalmış gibiydi; yüzeye çıkıyor ama derine inmiyor. Bir şeyler eksik kalmıştı sanki.
Gene (Up) karakteri, BL dizilerinde sık gördüğümüz o kararsız, ne istediğini bilmeyen alık tipe yine çok benziyor. Kendi mutluluğundan önce başkasını düşünmesi ve kendine değil, başkasına acıması beni sinir etti. Tacizvari bir durumun içine bile düştüğünde yüzüne far tutulmuş tavşan gibi kalması ayrı sinir bozucuydu; o sahnede içimden “ittirsene, yapıştırsana bir tane amk” diye söylendim.
Gene yani Up’un buradaki hâli, daha önce izlediğim dizidekinden çok farklıydı. 2024 yapımı My Stand-In’i izlediğim için Lovely Writer’a başladığımda Up’ı ilk anda tanıyamadım.
Nubsib (Kao) karakterinin çocukluğu çok tatlıydı. Her zamanki gibi çocukluk aşkı, takıntılı bağlılık… İnsan böyle bir bağlılığı nasıl yaşar anlamıyorum; ben bir yemeği bile uzun süre sevemiyorum. Yine de Nubsib’in aşkından emin oluşu ve kurnazlıkları hoşuma gitti. Nubsib’i Apo’ya benzeyen sadece ben değildir umarım.
Aey bence dizideki en ilginç karakterdi ama aynı zamanda en eksik işleneniydi. Hakkında her şey yarım bırakılmış gibiydi. Onca ağlama sahnesi yerine karakterin iç dünyasına biraz girilse çok daha iyi olurdu. Yurt dışına çıkıp bir fırın açmak istediğini söylüyorlar ama bunu bile ucundan gösteriyorlar. Ailesi destek olmayınca oyunculuk yapıp para biriktirmek istiyor; ama hikâyesinin devamı yine de boşlukta duruyor.
Bir sahneye kadar Nubsib’den hoşlanıyor sanıyoruz, bir sahneden sonra Gene’yi sevdiğini öğreniyoruz. Ama hangi koşulda olursa olsun sürekli ağladığını görüyoruz. Sonuç olarak birilerine değil; sanki onların mutluluklarına âşıkmış gibi. Kafası karışık ama dizide bunu anlatmak yerine sadece sonuçlarını gösteriyorlar. Menajeri bile en sonunda onu terk ediyor ama neden terk ettiğini açıklamıyorlar. Finalde yine mutsuz; sebebi belli değil. Bu karakterin derinliğine hiç inmemişler.
Mhok ile geçmişinde ne olduğu da belirsiz. Sadece herkesin “Aey’e dikkat et” demesi kalıyor geriye. Ne yaşandığını açık açık söylemiyorlar. Bu yüzden hikâyesini anlamak çok zor. Dizi boyunca sevgiye aç, yönünü bulamayan biri olarak kaldı. Kimseyi öldürmeye falan da kalkmadı; abartılan bir karanlık yoktu. 😁
Bu roman bana, zamanın insanı nasıl sessizce değiştirdiğini hatırlattı. Bir çocuk kaybolduğunda sadece bir aile eksilmiyor; bazen bir kimlik, bazen de bir hayat yönünü şaşırıyor. Zaman geçiyor ama o eksiklik dolmuyor, sadece sessizleşiyor. Kimi kayıplar unutulmuyor çünkü insan, unuttuğunda kendinden…devamıBu roman bana, zamanın insanı nasıl sessizce değiştirdiğini hatırlattı. Bir çocuk kaybolduğunda sadece bir aile eksilmiyor; bazen bir kimlik, bazen de bir hayat yönünü şaşırıyor. Zaman geçiyor ama o eksiklik dolmuyor, sadece sessizleşiyor. Kimi kayıplar unutulmuyor çünkü insan, unuttuğunda kendinden de bir parça kaybediyor.
Norma’nın hikâyesinde anneyle çocuğun rollerinin değiştiği o anlar, yaşlanmanın en kırılgan hâliydi. Bir zamanlar koruyan ellerin korunmaya muhtaç hale gelmesi, sevginin şekil değiştirirken ne kadar incinebileceğini gösteriyor. Norma, annesini bakım evine yerleştirirken sadece onu değil, kendi çocukluğunu da orada bırakıyor. O sessiz vedada hem suçluluk hem kabulleniş var. Belki de büyümek, aynı anda hem evlat hem ebeveyn olmayı öğrenmektir.
Joe, bir zamanlar dağlarda özgürce yaşayan bir adamken şimdi geçmişin içinde sıkışmış biri. “İnsan yaşlandıkça zaman hızlanıyor,” diyor; o satırları okurken Old Fashioned Cupcake dizisi geldi aklıma. Japonların yaşam felsefesinde de benzer bir düşünce var; rutinler zamanı hızlandırıyor. Oysa çocukken her şey yenidir, bu yüzden zaman yavaş akar. Dizide karakterler, küçük yeniliklerle sıradan günleri kırmaya çalışıyordu. Belki de yaşlanmak, hayatın tekrarına düşmektir. Yenilik kaybolunca zaman da fark ettirmeden akıp gidiyor.
Ve o sessizlik… Söylenmemiş sözlerin, yarım kalmış vedaların, tamamlanmamış sevgilerin bıraktığı boşluk. Norma ve Joe — biri kaybolan, diğeri kaybeden — aynı sessizliğin içinde yaşamayı öğreniyor. Aralarındaki bağ, fark edilmemiş bir sevginin yankısı gibi. Biri kim olduğunu bilmeden büyüyor, diğeri o eksiklikle yaşlanıyor. Belki de sevgi bazen bulunamayan bir kelime, bazen de hiç söylenmeyen bir veda. Ama bazı bağlar, sessizliğin içinde bile varlığını koruyor.
Spoiler içeriyor
Keşfetime düşen ufak bir sahne yüzünden izlemeye karar verdim ama yok ya, güzel değildi. Bölümler kısa kısa olduğu için oyun oynarken izleyip bitirdim. Biraz ters köşe yapılmak istenmiş ama o ters köşe zaten dizinin ilk sahnesinde gösterilmiş. 😌 O yüzden…devamıKeşfetime düşen ufak bir sahne yüzünden izlemeye karar verdim ama yok ya, güzel değildi. Bölümler kısa kısa olduğu için oyun oynarken izleyip bitirdim.
Biraz ters köşe yapılmak istenmiş ama o ters köşe zaten dizinin ilk sahnesinde gösterilmiş. 😌 O yüzden kim seme, kim uke hiç sürpriz olmadı.
Uke görünümlü bir sememiz var, bu sanırım spoiler sayılmaz.
Natsuo nasıl bu kadar alıktı anlamıyorum. Sanırım gözleri bozuktu ama gözlük takmaya direniyordu, başka açıklaması yok. 😅
İlk aşkını tanımamak mı, dalga mı geçiyorsunuz bizimle.
O kadar sınır ihlali vardı ki, ben olsam “skrm aşkını” deyip kapıya koyardım.
Ayrıca ben hiç aşk insanı değilim arkadaşlar, bunu net anladım.
Aşık olsam bile o kötü yemeği “sevgi” diye yutamam.
Sen o yemeği yaparken tadına baktın mı, yoksa beni öldürmeye mi çalışıyorsun.
Böyle gerginliklere gelemem ben gkfdkfkf
Japonlar işte, ilginç insanlar.
Sen o kadar uçmalı kaçmalı, yaratıklı, kanlı mangalar yazarken hayal gücünün sınırlarını zorla ama konu dizi olunca bir anda uyuşuk, yavaş…
Bilemiyorum Altan. 😅
Spoiler içeriyor
Diziyi Japon BL sanıyordum ama meğerse Tayvan yapımıymış. Zefang karakteri dışarıdan özgüvenli görünse de içi karmakarışık. Duvarlar kendi fotoğraflarıyla dolu, belli ki bedenini seviyor ama bir yandan da kadın olmaktan bahsediyor. Aslında sevdiği adamın kadınlardan hoşlandığını düşündüğü için kadın olmak…devamıDiziyi Japon BL sanıyordum ama meğerse Tayvan yapımıymış.
Zefang karakteri dışarıdan özgüvenli görünse de içi karmakarışık. Duvarlar kendi fotoğraflarıyla dolu, belli ki bedenini seviyor ama bir yandan da kadın olmaktan bahsediyor. Aslında sevdiği adamın kadınlardan hoşlandığını düşündüğü için kadın olmak istiyor; yani sevilmek, karşılık bulmak istiyor. Haiyuan’a âşık ama bu aşk tek taraflı. Zefang sanıyor ki Haiyuan kadınlardan hoşlanıyor, o yüzden “kadın olursam beni sever” diyor. Haiyuan ise “ben erkeklerden hoşlanıyorum ama kadın olmak isteyen biriyle olamam” diyerek geri çekiliyor. Tam bir yanlış anlamalar zinciri. Zefang’ı oynayan oyuncuyu da çok beğendim. Çıtırsın, güzelsin, söylemeden geçemeyeceğim gkfkfk 😄
Dizi, bir kaza sonucu dedenin ruhunun torunun bedenine geçmesiyle başlıyor. İlk bölümler gerçekten komik, bazı sahnelerde kahkaha attım ama sonra işler garipleşiyor. Dede genç bir bedende olmanın tadını fazla çıkarıyor. 70 yaşındaki bir adamın 20’lik gibi davranması biraz fazla tuhaf olmuş. Bir noktadan sonra “aşk hikayesine bahane uydurulmuş gibi”bir hâl aldı. Sanki senaryoyu toparlamak istemişler de uydurmuşlar gibi.
Dizide dedenin bir cümlesi çok hoşuma gitti: “İnsanlar yoğun bir hayat sürüyor gibi görünür ama on yıllar sonra küçük bir kutuya tüm hayatını sığdırabiliyor.”
Bir de şu var: Tanrı’nın adaletsizliği net hissediliyor. Torun, dedesi için hayatından vazgeçiyor ama dede iş ciddiye binince kolayca pes ediyor. Ne çabalıyor, ne de direniyor. “Torunum bu hayatı sen yaşa, ben zaten yaşayacağımı yaşadım.” diyemiyor. Tanrı o esnada ne yapıyor acaba?
Haiyuan’a gelirsek… onu da çözemedim. Ne bu dede sevgisi? Bir anda dedenin ruhuna nasıl aşık oluverdin? Geçmiş yaşam, kader bağı falan dediler ama havada kaldı. Bence sen de Zefang’ı seviyordun, değil mi Haiyuan? Zavallı Zefang… dede uğruna harcandın resmen.
Sonunda Zewang, bedenini dedesine bırakıp gidiyor; yani ölüyor. Bu hikâyede gerçekten yas tutan tek kişi Guan Riqing. Onun ölümüne sadece o üzülüyor. Garibim.
Yapım ekibi belli ki “Bu kadar masraf ettik, bari uzun uzun çekelim.” demiş. Bazı sahneler o kadar uzundu ki sanki dizi değil din broşürü izliyorum sandım. Bol bol ayin, tütsü, keşiş, şaman… derken biraz sıkıldım. Bu arada dizi için ev…devamıYapım ekibi belli ki “Bu kadar masraf ettik, bari uzun uzun çekelim.” demiş.
Bazı sahneler o kadar uzundu ki sanki dizi değil din broşürü izliyorum sandım.
Bol bol ayin, tütsü, keşiş, şaman… derken biraz sıkıldım.
Bu arada dizi için ev inşa etmişler, ben şok.
BL yapımlarında genelde bütçe iki sandalye ve bir mumla sınırlıdır ama bu sefer ciddi paraya kıymışlar.
Kızlar da şaşırtıcı şekilde güzeldi; normalde BL evreninde güzel kadın olmaz, olsa da genelde kötü çıkar.
Yine de kadınlara mutlu sonu layık görmemişler ama olsun, alsksksks.
Kötü karakter bir hayaletti. Empati kurmamızı istiyorlar ama ben anlamıyorum.
Madem reenkarnasyonla defalarca hayata dönüyorsun, git bebeğinin ruhunu bul o zaman.
Nedir bu yüzyıllardır bitmeyen intikam!
Ana karakterimiz Khemjira biraz alıktı 😅
Sadece dudağı büyük ve güzel diye ana karakter yapılmadıysa, ben de hiçbir şey bilmiyorum arkadaşlar akskksks.
Bu oyunculara biraz gerçekçi ağlamayı öğretin lütfen.
Neyse, daha beterlerini de gördü bu gözler, buna da şükür.
Paran karakterinin yılan adam mı nedir o geçmiş yaşam sahnesini ve genel görünüşünü çok beğendim.
Asyalıların yılan fantezisi yine devrede gjfkfkfk ama kabul edelim, sahne gerçekten güzeldi.
İkinci çiftten hiç bahsetmedim ama tatlıydılar.
Haklarında söyleyeceğim bir şey yok; sadece geçmiş hayatlarındaki kadın versiyonlarının hikayesinin sonu üzücüydü.
İzlerken şunu düşündüm:
Acaba reenkarnasyona inanıp bu hayatını acı içinde yaşayıp, gelecek yaşamında huzur bulacağına inanan ne kadar insan var?