“Hukuk fakültesi ciddi, sıkıcı ve çirkin insanlar içindir.” Yıllaar önce hukuk okurken izlemiştim. Hukukçu yoğunluğu olan bir ortama girdiğimde hala aklıma geliyor. Doğruluk payı yüksek bir tespit.
“Her tür acıyı yadsıyan bir hayat şeyleymiş bir hayattır. Yalnızca "öteki tarafından dokunulmuş olmak”tır hayatı canlı tutan. Aksi takdirde aynının cehenneminde hapis kalır.” “Mutluluk dispozitifi insanlar tekilleştirerek toplumun siyasi ve dayanışmacı yönlerini yitirmesine yol açar.” Neredeyse her cümlesine hak verdiğim…devamı“Her tür acıyı yadsıyan bir hayat şeyleymiş bir hayattır. Yalnızca "öteki tarafından dokunulmuş olmak”tır hayatı canlı tutan. Aksi takdirde aynının cehenneminde hapis kalır.”
“Mutluluk dispozitifi insanlar tekilleştirerek toplumun siyasi ve dayanışmacı yönlerini yitirmesine yol açar.”
Neredeyse her cümlesine hak verdiğim kısacık bir kitap. Okuyun pls.
galeanonun anılarını ve duymuş olduğu hikayeleri aktardığı bir kitap. latin amerika tarihine ilgisi olan bir baksın. beni kitaptan ziyade kitabın adı çekiyor. okuyalı üç dört yıl oldu hala bazı geceler(bu gece gibi) aklımdan geçer. aşkın ve savaşın gündüz ve gecelerini…devamıgaleanonun anılarını ve duymuş olduğu hikayeleri aktardığı bir kitap. latin amerika tarihine ilgisi olan bir baksın.
beni kitaptan ziyade kitabın adı çekiyor. okuyalı üç dört yıl oldu hala bazı geceler(bu gece gibi) aklımdan geçer. aşkın ve savaşın gündüz ve gecelerini düşünüp kurarım kafamda.
“İşte karşı karşıyasın. İşte o da senin gibi; elli ayaklı, kaşlı gözlü, sıhhatli hasta, sarışın esmer, kafası var, saçları var, kirpikleri var, yalan söyleyen ağzı var. (…) Kim bu? İnsanoğlu! Senin gibi tıpkı tıpkısına apaynı. (…) İnsanoğlu, tıpkı senin gibi…devamı“İşte karşı karşıyasın. İşte o da senin gibi; elli ayaklı, kaşlı gözlü, sıhhatli hasta, sarışın esmer, kafası var, saçları var, kirpikleri var, yalan söyleyen ağzı var. (…) Kim bu? İnsanoğlu! Senin gibi tıpkı tıpkısına apaynı. (…) İnsanoğlu, tıpkı senin gibi apayrı. (…) İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım. Söyle söyleyeceğini. De diyeceğini. Dinler de. Tatlı tatlı dinler de. Sevgiden söz aç. Ne çıkar; o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak.“
Bu kitabı yaklaşık 7-8 yıl önce okumuştum. O zamanlar bana yaşamla ilgili gerçek bir şeylere yaklaşıyor olduğumu hissettirmişti. Daha sonra zaman zaman dönüp altını çizdiğim yerleri okudum. Şimdi tekrar aynı hissi yakalayabilme umuduyla ve biraz da korkarak elime alıyorum. “Bırak…devamıBu kitabı yaklaşık 7-8 yıl önce okumuştum. O zamanlar bana yaşamla ilgili gerçek bir şeylere yaklaşıyor olduğumu hissettirmişti. Daha sonra zaman zaman dönüp altını çizdiğim yerleri okudum.
Şimdi tekrar aynı hissi yakalayabilme umuduyla ve biraz da korkarak elime alıyorum.
“Bırak kendi tasanla oynamayı
Bir akbaba gibi, yaşamını kemiren:
En kötü toplum bile duyumsatır sana,
İnsanların arasında bir insan olduğunu.“
kriz anlarında, mesela ölümlerde, hastalıklarda vs. günlük işleri yaparken insanların yüzünde gördüğüm boşluk bu kızın hep yüzündeydi. tek başına ayakta kalma ve varolma çabası. bundan yorulup ölüme giderken bile buna muhtaçlık. yazılabilecek çok şey var ama içimden gelmiyor. “Senin adın…devamıkriz anlarında, mesela ölümlerde, hastalıklarda vs. günlük işleri yaparken insanların yüzünde gördüğüm boşluk bu kızın hep yüzündeydi. tek başına ayakta kalma ve varolma çabası. bundan yorulup ölüme giderken bile buna muhtaçlık. yazılabilecek çok şey var ama içimden gelmiyor.
“Senin adın Rosetta.
Benim adım Rosetta.
Bir iş buldun.
Bir iş buldum.
Bir arkadaş edindin.
Bir arkadaş edindim.
Normal bir hayatın var.
Normal bir hayatım var.
Boşluğa düşmeyeceksin.
Boşluğa düşmeyeceğim.
İyi geceler.
İyi geceler.”
Yazar kılık değiştirerek bir süre Londra’nın Doğu Yakası’nda yaşıyor ve oradaki halkın yoksulluğu, hayat mücadelesi, yozlaşması vb. konular üzerine gözlemlerini paylaşıyor bizimle. Kitap genel olarak bu gözlemlerden oluşurken ara ara Doğu Yakası’nda yaşayan insanların hikayelerine de yer veriyor. Sanayi devrimi…devamıYazar kılık değiştirerek bir süre Londra’nın Doğu Yakası’nda yaşıyor ve oradaki halkın yoksulluğu, hayat mücadelesi, yozlaşması vb. konular üzerine gözlemlerini paylaşıyor bizimle. Kitap genel olarak bu gözlemlerden oluşurken ara ara Doğu Yakası’nda yaşayan insanların hikayelerine de yer veriyor.
Sanayi devrimi sonrası Londra’da toplumun nasıl etkilendiğine dair bir portre çizse de aslında çok daha genel bir sorunu ele alıyor. İzole yaşamamış, az da olsa toplumsal sorunlara kafa yoran, yoksulluğa gözlerini kapamayan bir insansanız zaten bildiğiniz ya da en azından duyumsadığınız bir şeylerin teyidini alıyorsunuz kitaptan. 19. yüzyılda yazılmış olmasına karşın dünyada değişen çok da bir şey olmaması insanlıkla ilgili çok da umutlu olmayan bir duyarlılık gerektiğini düşündürüyor bana.
Etkileşim içerisine girdiğimiz her sosyal ortamda o ortamın dinamikleri doğrultusunda belli bir biçimde kendimi sunuyoruz. Bu sunumda ortam, etkileşimde olduğumuz kişiler, onların sunumu sebebiyle kafamızda oluşan karakterler ve o karakterlere ne sunmak istediğimiz temel unsurlar oluyor genelde. Kısaca rol yapıyoruz…devamıEtkileşim içerisine girdiğimiz her sosyal ortamda o ortamın dinamikleri doğrultusunda belli bir biçimde kendimi sunuyoruz. Bu sunumda ortam, etkileşimde olduğumuz kişiler, onların sunumu sebebiyle kafamızda oluşan karakterler ve o karakterlere ne sunmak istediğimiz temel unsurlar oluyor genelde. Kısaca rol yapıyoruz işte.
Kitap bu konuyu ahlaki bir tartışma içerisine girmeden sosyolojik bir inceleme olarak ele alıyor. Yine de okuduktan sonra insanın benlik algısı, insan ilişkilerinin gerçekçiliği ve bunun ahlaki yönü üzerine biraz sorgulama yapmayı kaçınılmaz hale getiriyor.
Bu sunum ve roller tabiki kültürel yapı ile yakından ilgili ve yazar her ne kadar farklı kültürlerden örnekler verse de genel olarak Anglo-Amerikan toplum yapısı üzerine bir inceleme yapıyor. Okurken bu durumu ve kendi toplumumuzla farklılık arz eden noktaları tespit edebilmek gerekiyor.
Sergilediğimiz bu performansların sebebi üstünlük sağlamak, sempati kazanmak, fayda elde etmek, zorunluluk ve hatta önyargıları yıkarak gerçekte olduğumuz kişiyi göstermek vb. bir çok şey olabilir. Bu, sergilenen performansın her zaman gerçek olmaktan uzak olduğu anlamına gelir mi? Sanmıyorum. Çünkü zaten davranışlarımızın şekillenmesi için nedenlere ihtiyaç var diye düşünüyorum. Beyin neden sonuç ilişkisi içerisinde çalışıyor ve temel ihtiyaçlarımıza yönelik olanlar hariç -ve hatta bazen onlarda dahi- herhangi bir davranış kalıbının oturması için zaten bir amaca ihtiyaç var.
Sonuç olarak bu neden sonuç ilişkileri zaman zaman yapmacık gelip kendini sorgulatsa da, sosyal bir hayvan olmanın beraberinde getirdiği bir zorunluluk denebilir. Kaldı ki aynı sosyal durum içerinde farklı bireylerin farklı roller tercih etmesi de, her ne kadar bunu rol olarak adlandırmak mümkünse de bu rollerin benliği yansıtan bir tarafı olduğuna işaret ediyor.
Kişisel bir yorum yapmak gerekirse; kitabı okumadan önce bu rollerin yapay ve kötü olduğuna dair geliştirdiğim bir inanç, aslında vermek istediğim izlenimi yıkmama, oynamam gereken rolü oynamamama ya da “seyirci”ye bunun bir rol olduğunu bilinçli şekilde sezdirecek ipuçları bırakmama sebep olur zaman zaman. Ancak şu an bunun ihtiyatla yaklaşılması gereken toplumsal bir gerçek olduğu ve bu rollerin oynanmasının doğrudan sahtelik, yalancılık gibi algılanamayacağı düşüncesine yaklaşmış durumdayım.
Kişi kendisinde olanı karşıya yansıtabilmek için de rol yapma zorunluluğu içerisinde bulunduğundan bu rol yapmanın ahlaka aykırı olduğu sonucuna bizi ulaştırmıyor. Buradaki ahlaki sorun bence kişinin kendisinde olmayan ve temelde olmasını da istemediği yani hiç bir şekilde kendisini yansıtmayan bir karakteri yalnızca izleyiciden belirli bir fayda elde etmek amacıyla sergilediğinde başlıyor.
“(…)sigaramı yakmak üzereyken ateşimin olmadığını fark etseydim, merdivenlerin başında kalakalmış bir felçli olsaydım, komik bir hikaye bilseydim ve bunu anlatacak kimsem olmasaydı, sırtımın ortasında bir yer kaşınsaydı ve kolum oraya uzanamasaydı, işte o zaman jean-paul sartre bir cüret çıkıp bana…devamı“(…)sigaramı yakmak üzereyken ateşimin olmadığını fark etseydim,
merdivenlerin başında kalakalmış bir felçli olsaydım,
komik bir hikaye bilseydim ve bunu anlatacak kimsem olmasaydı,
sırtımın ortasında bir yer kaşınsaydı ve kolum oraya uzanamasaydı,
işte o zaman jean-paul sartre bir cüret çıkıp bana “cehennem başkalarıdır” deseydi, ondan sırtımı kaşımasını isterdim.”
Yeni okuduğum bir kitap değil ancak daha önce not aldığım bu kısım karşıma çıkınca paylaşmak istedim. Yalnızlığı öven ve yücelten bir çok felsefeciye karşı, dokunaklı ancak mizahi bir şekilde yalnızlığı yeriyor yazar. Yanlış hatırlamıyorsam yetmişli yaşlarında yazıyor kitabı ki, o yaşlarda yalnızlaşmış bir insanın psikolojisini net bir şekilde görebiliyorsunuz. Sartre’ı yedirecek değilim ama samimi bir şekilde yalnızlıktan şikayet etmesi beni hem eğlendirmiş hem de biraz düşündürmüştü.