Spoiler içeriyor
"Edison olmasaydı, elektrik yine de bulunurdu. Christoph Colomb olmasaydı, Amerika yine de bulunurdu. Ama Victor Hugo olmasaydı, Sefiller olmazdı." -Dr. Ömer Demirbağ Verdiği sözü tutmak için, canı pahasına mücadele eden, hayatını elden çıkaran bir adam, Jean Valjean. Eski bir mahkumdu,…devamı"Edison olmasaydı, elektrik yine de bulunurdu. Christoph Colomb olmasaydı, Amerika yine de bulunurdu. Ama Victor Hugo olmasaydı, Sefiller olmazdı." -Dr. Ömer Demirbağ
Verdiği sözü tutmak için, canı pahasına mücadele eden, hayatını elden çıkaran bir adam, Jean Valjean. Eski bir mahkumdu, ekmek çalma suçundan hapse düşmüş, sonrasında da insanlar tarafından yediği damga yüzünden suça iyice bulaşmış... Ancak, onca aşağılamaya ve dışlanmaya rağmen, herkesin ayıpladığı pejmürde bir hırsızın içinden pırıl pırıl bir insan çıkabileceğini dünyaya kanıtladı.
Bir zamanlar adi bir suçlu damgasını yemişken, dursuz duraksız iyilik yaparak insanların sevgilisi haline gelince, yaşadığı kasabanın belediye başkanı olarak seçilmesi... Hep daima yükseliş, yıldızlara ulaşacak kadar...
İnsanlar dış görünüşe ve geride kalan geçmişlere çok fazla itimat ederler. Karşıdakinin kalbini yarıp bakamadıkları için, bol keseden atıp tutmayı seçerler. Kötü diye etiketledikleri kişide meziyet, iyi belledikleri insanda ise hezimet görmezler. Sonuçta başkalarını hiç tanımadan yargılamaktan kolay başka ne vardır? Küçük Prens'teki yalnız kralın da dediği gibi; "Başkalarını yargılamak kolaydır. Ama kendini yargılamayı başarırsan, işte o zaman gerçek bir bilgesindir."
Jean Valjean, kendine yol gösteren bir el eşliğinde, hakkındaki tüm tabuları yıkıp bir mahkumun da yürekten pişman olabileceğini ispatladı bizlere. Hayatını iyiliğe adadı ve karşılığını da bolca aldı.
Peki ya Cosette? Sarı bukleli, deniz gözlü o küçük kız... Minik bedeni ve yumuk ellerine rağmen yaşadığı ağır hayat, bitmek bilmeyen anne özlemi, güzel günlerin geleceğine dair kuvvetli inancı... Küçük bir çocukken izlerdim, Cosette'in cılız hayat mücadelesini, kâbusa dönmüş küçük dünyasındaki çaresiz çırpınışlarını... Ama şimdilerde, bir genç kız gözüyle bu güzel diziyi tekrar izleyip yâd ederken, Sefiller'in sadece Cosette'ten ibaret olmadığını, içinde birçok farklı hayat hikayesinin ve iç içe geçmiş kaderlerin olduğunu fark ettim. Sefiller'deki her kalp ya sevgiyle ya da nefretle birbirine kenetlenmiş. Ruhlar birbiriyle tanışacak ve yollar kesişecek.
Sefiller animesi, bir anne ve kızın ayrılığıyla başlasa da, içinde bundan fazlasını barındırıyor. Kimse takdir etmese de iyilik yapmaya devam eder miydiniz? Dürüst bir insan olmak neden bu kadar zor? Her asırda, toplum neden bu kadar çürümeye mahkum? Ve beni en çok etkileyen kısım, şüphesiz Marius'un Cosette'e duyduğu masumane aşk. İlk görüşte başlayan, asla solmayan, günümüzde cinselliğe indirgenmiş ilişkilere inat...
Bu serüven burada bitmeyecek, bu yürek çağıldadıkça, bu destan anlatılmaya devam edilecek. Görüşmek üzere...