Bir şey sorabilir miyim? Bu dizi aşırı aşırı beğeniliyor bi başlayalım dedik 4 bölüm izledik ama yok. Yani çok karışık, çok durağan, çok saçma ve çok sıkıcı geldi bana. Bende mi sorun var anlayamadım en azından ilk sezonu bitireyim dedim…devamıBir şey sorabilir miyim? Bu dizi aşırı aşırı beğeniliyor bi başlayalım dedik 4 bölüm izledik ama yok. Yani çok karışık, çok durağan, çok saçma ve çok sıkıcı geldi bana. Bende mi sorun var anlayamadım en azından ilk sezonu bitireyim dedim ama saçma sapan bunalımlardan gına geldi neden?
Biliyorum, Breaking Bad’i dünyanın en iyi dizisi ilan eden milyonlarca insan var. IMDb puanı göklere çıkmış, kült yapımlar arasında anılıyor. Ancak bana göre ortada biraz da şişirilmiş bir balon var. Öncelikle kabul edelim: Dizi, karakter gelişimi konusunda çıtayı oldukça yukarı…devamıBiliyorum, Breaking Bad’i dünyanın en iyi dizisi ilan eden milyonlarca insan var. IMDb puanı göklere çıkmış, kült yapımlar arasında anılıyor. Ancak bana göre ortada biraz da şişirilmiş bir balon var.
Öncelikle kabul edelim: Dizi, karakter gelişimi konusunda çıtayı oldukça yukarı taşıyor. Görsel dili, çekim kalitesi, oyunculuklar… Bunların hakkını teslim etmemek haksızlık olur. Fakat tüm bu artılara rağmen, diziye “efsane” denilecek kadar hayranlıkla yaklaşmak bana göre fazla.
Neden mi?
Birincisi, bölümler çoğunlukla öyle anlarda kesiliyor ki, insan “Aman yarın bakarım” diyerek kalkabiliyor ekranın başından. Merak duygusunu körükleyen bir sürükleyicilikten söz etmek zor. İkincisi, aksiyon oranı oldukça düşük. Bazı bölümlerde uykunuz gelirse şaşırmayın. Üçüncüsü ise dönüm noktası olan iki sahne —Heisenberg’in yakalanışı ve Gus Fring’in sonu— bana göre izleyiciye dayatılmış, yapay dramatik zirveler.
Peki dizi kötü mü? Elbette değil. Hatta seyir zevki de veriyor. Ama izlerken beklentinizi fazla yüksek tutmamanız gerekiyor. Eğer “dünyanın en iyi dizisi” klişesinin etkisiyle ekrana oturursanız, muhtemelen “Eee, bu muydu?” diye homurdanarak kalkabilirsiniz.
Konuya gelirsek: Orta yaşlı, sıradan bir kimya öğretmeninin kansere yakalandığını öğrenip ailesine maddi güvence bırakmak için uyuşturucu işine girmesi… Bu fikir, başlı başına merak uyandırıcı. İnsan psikolojisini, sıradan birinin şeytana dönüşümünü görmek gerçekten ilgi çekici. Ancak bu güçlü fikir, senaryoya her zaman aynı oranda yansıtılamamış.
Karakterlere bakacak olursak; Hank haricinde her biri sıradan, düz çizilmiş insanlar. Fakat işin güzelliği de burada: Her karakterden hem nefret edebiliyor hem de empati kurabiliyorsunuz. Bu açıdan Breaking Bad, insan doğasının gri alanlarını yansıtmakta oldukça başarılı.
Sonuç olarak: Ben şahsen diziden büyük bir doyum alamadım. Yine de kült bir yapım olduğu için izlenmeli, ancak göklere çıkarılan övgülere kapılıp beklentiye girmemeli. Yoksa ekran başında hayal kırıklığı yaşamanız olası.
Saffet Nezihi'nin Zavallı Necdet kitabıyla geldim sizlere. Necdet zavallı mı peki gerçekten? Asla. Nedenini de anlatacağım birazdan ama durun önce yazarımızdan bahsedelim. Kendisi dili ve hikayeciliği bakımından Servet-i Fünun döneminin en meşhur yazarlarına taş çıkaracak kadar yetenekli bir zat. Ancak…devamıSaffet Nezihi'nin Zavallı Necdet kitabıyla geldim sizlere. Necdet zavallı mı peki gerçekten? Asla. Nedenini de anlatacağım birazdan ama durun önce yazarımızdan bahsedelim. Kendisi dili ve hikayeciliği bakımından Servet-i Fünun döneminin en meşhur yazarlarına taş çıkaracak kadar yetenekli bir zat. Ancak yetenekli olsa da bahtı kara bu muhterem kişiliğin. Nezihi, edebiyatta ses getirmiş olan "Zavallı Necdet" kitabının yaratıcısı evet ve ilk yazdığı dönemlerde de büyük bir ses getirmiş olsa da bu eser maddi olarak Saffet Bey'e pek bir kazanç getirememiştir. Saffet Bey de ömrünü idame ettirebilmek için kuyumculukla uğraşmış ve tam oh artık maddiyatım var dediği anda 1. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle zorla kazandığı paraları da kaybetmiştir... Bu hayatta bir türlü dikiş tutturamayan yazarımız da yaş kemale erince iyice zihinsel problemler yaşamış ve hayatının son zamanlarını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıklarında geçirmiştir.
İşte görüyorsunuz, Necdet zavallı değildir bittabi ama Saffet Nezihi zavallı denilecek bir hayat yaşamıştır. Nefesinin olduğu zamanlarda değeri bilinmese de günümüzde tekrardan popülaritesine ulaşmıştır yazar. Dilinin akıcılığı, oluşturduğu kurgulardaki merak hissiyatını göklere çıkarması ve kibarcık olan sözcükleri bu popülariteyi de ne kadar hak ettiğinin bir göstergesidir.
Biraz da kitaptan bahsedelim. Yukarıda da dediğim gibi kitabın kurgusu, dili ve özellikle de günümüz Türkçesine uyarlanışı tam bir okur zevki. Konusuna gelecek olursak... Aşk-ı Memnu ve Genç Werther'in Acıları kitabını birleştirmişiz diyebilirim. Yine akın akın romantizm akımına maruz kalıyoruz yani ve evet maalesef ki yine bir yasak aşk hikayesi.
Başrolümüz Necdet ve en yakın arkadaşının eşi Meliha ile arasında geçen bir sözde "aşk" hikayesi. Vicdani hesaplaşmalar, bu yasak aşk yüzünden kayıp giden ömürler, olaydan bihaber masum ya da safaroz denebilecek kandırılmış insanlar ve daha nicesi. Artık alıştık Servet-i Fünun denince illa yasak aşk vardır diyor insan ama ben bu hikayeleri mide bulantımı hissetmeden okuyamıyorum maalesef. Ki asıl sıkıntı da şu ki, neden hep kadınlar suçlu? Yani aldatan tek kadın erkek de kadının kandırdığı masum bir pisicik mi benim mi haberim yok? Kitabın isminden de anlayacağınız üzere aldatanlardan erkek efendimiz bir masum bir masum ama görmeyin. Hem vicdan sızısından yatak döşek düşecek kadar onurlu hem de en yakın arkadaşının karısından da uzaklaşamayacak kadar karaktersiz. Yazdıkça bile artıyor karakterlere olan sinirim. Kısacası dostlarım klasik okumak istiyorum vakit geçsin aksın gitsin diyorsanız ben kitabı okuyun derim. Ama bi kıssadan hisse ya da çok büyük etkilenme beklemeyin baştan söyleyeyim. 4/5
Bilimkurgu Edebiyatı'nın 3 büyüklerinden biri olarak kabul edilen Isaac Asimov. Kendisi 1955 yılında Sovyet Rusya'da dünyaya gelmiş 3 yaşında ABD'ye göç etmiş ve burada biyokimya üzerine doktora yapmış biri. Yani konu bilimkurgu olunca bunu bilgi dağarcığıyla muhteşem aktarabilecek donanıma sahip…devamıBilimkurgu Edebiyatı'nın 3 büyüklerinden biri olarak kabul edilen Isaac Asimov. Kendisi 1955 yılında Sovyet Rusya'da dünyaya gelmiş 3 yaşında ABD'ye göç etmiş ve burada biyokimya üzerine doktora yapmış biri. Yani konu bilimkurgu olunca bunu bilgi dağarcığıyla muhteşem aktarabilecek donanıma sahip bir şahsiyet kendisi. Ziya bilimkurgu diğer eserlere kıyasla oldukça farklı ve zor bir türdür. Ne fantastik eserler gibi tamamıyla gerçeklikten uzak uydurmasyon fikirler sunabilirsin ne de klasik romanlar gibi duygusal bir yol izleyebilirsin. Ayarı öyle bir tutturmalısın ki yazdıkların distopya havasını yaratmalı, okuyucuyu düşündürmeli, gerçekliğe olan yakınlığı sayesinde empati de kurdurtmalı ama aynı zamanda biraz anlam karmaşası yaratarak okuyucuya beyin jimnastiğini de yaptırmalı. İşte Asimov bütün bunların hepsini üst düzey bir şekilde gerçekleştirebiliyor.
Bir başka önerim ise büyük yazarları okumaya başlamadan önce kesinlikle "Hangi kitapla okumaya başlamalıyım?" diye araştırma yapmanız. Büyük yazarlar her zaman bağlantılı kalem oynatırlar ve kitaplarında acemiden profesöre geçiş aşamalarına şahitlik edip kendisiyle daha yakından tanışmanıza olanak sağlarlar. Asimov'la tanışırken okunabilecek ilk kitap ise kesinlikle "Sonsuzluğun Sonu" diyebiliriz. Aslında yazar "Vakıf" serisiyle daha çok ün kazanmış ama bu seride geçen dünyayı anlamlandırmakta sonsuzluğun sonu kitabından geçiyor gibi bir ipucu verebilirim sizlere.
Peki bu kitap bize ne anlatıyor? Sonsuzluğun sonu olur mu? Unutmayın ki insan elleriyle inşa edilmiş her şey insan elleriyle de mahvedilebilir. Sonsuzluğa da insanlar kendi buluşlarıyla ulaştığı için bunlar yok edilebilir. Biz de bu serüveni okuyoruz zaten. Niye yok edildi? Sonsuzluk sandığımız noktada son bulmuyor mu, daha da uzun bir süreci mi var bu yolun sonunun? İnsan evladı dünya ve uzay üzerindeki her şeyi keşfetti mi yoksa her zaman bir bilinmeyen var mıdır?
Sizlere şöyle anlatabilirim ki: Sonsuzluk kavramı aslında bir zamanda yolculuk demek. Yani zamanda yolculuk yaptığın sürece sen sonsuzsun diyor kitap konusu sana ama bu öyle değil. Evet sen zamanda akmaktan kaçabilirsin ama vücudun asla. Unutma ki zaman her zaman galip gelecektir. Yine de insan evladı fuzuli bir uğraşla bir gün zamanda yolculuğu buluyor ve dünya barışını sağlamayı amaçlıyor. Mesela gidiyor 30'lara ve Hitlerin katliamına engel oluyor bu sayede milyonlarca insan can vermiyor vs. E tabi bunlar işe yarıyor mu? Tabi ki de hayır çünkü ying yang bir arada olmadığı sürece hiçbir anlam olmaz. Bazı adaletsizlikler olmalı ki insanlar mücadele için bir motivasyon bulsun öyle değil mi? Zamanda yolculuğu nasıl buldular, geçmişteki olayları değiştirdiklerinde bulan kişi de etkilenmiyor mu? Etkilenirse zamanda yolculuk bulunmaz ve sonsuzluk diye bir şey olmaz diyorsunuz değil mi? Evet. bu yüzden sonsuzlukta çalışan teknisyenlerimiz etkileyecek her olay için olasılıkları hesaplıyor ve kelebek etkilerine kıyasla neye ne kadar müdahale edilmeli diye tartışıyorlar. Bu sayede hiçbir zaman sonsuzluk etkilenmiyor. Ancak...
Araya aşk girene kadar... Eh tabi aşk deliliktir her noktada. İnsan sevdi mi göze alamayacağı şey yok diye düşünüyor, ben o olmadan nefes alıyorsam onunla tanıştıktan sonra çektiğim oksijenin içinde ne var diye düşünüyor. Birine gönlünüzü kaptırıp o kişide kendinizi ve huzuru bulduğunuzda yani o kişi sizin için hayata anlam katan yegane şey olduğunda vazgeçemiyorsunuz tabi. Şimdi bana kimse vazgeçilmez değildir demeyin. Evet öyle kimse vazgeçilmez değildir. Ama aşık olduğunuzda da o kişiden vazgeçmenize neden olabilecek tek kişi de yine o kişidir. Lafı uzatmayalım aşk giriyor arkadaşlar devreye aşk. Uzun yıllar tıkır tıkır işleyen çark baş teknisyenimizin kalbini kaptırmasıyla tepetaklak oluyor. Şimdi bu teknisyen haklı mı haksız mı ben olsam ne yapardı diye tartışmalara girmeyelim ben aşk kadınıyım pekala.
Uzun lafın kısası kitap ilk başlarda yavaş tempoda ilerlese de bir süre sonra heyecanı ve merakı arttırarak kapağı kapattığınızda uzun süre felsefi sohbetlere girme ihtiyacıyla yanacaksınız emin olun. Hatta benim size önerim gidin bu kitabı bi arkadaşınızla okuyun. Ben bittiğinde kimseyle tartışamadım siz okuyup tartışın yavrucaklarım. Kalın sağlıcakla. 5/5
Edebiyat, dipsiz bucaksız bir kuyu. İnsan evladının varlığından beri duygularımız ve düşüncelerimizle bütünlenmemizi sağlayan bir araç. Romanlar ise bu bütünlenme serüvenindeki en büyük destekçilerimiz. Türk Edebiyatı veya Dünya Edebiyatı fark etmeksizin, bilim kurgu-distopya-fantastik-romantik vs. tür ayırt etmeden okumak insanın kendi…devamıEdebiyat, dipsiz bucaksız bir kuyu. İnsan evladının varlığından beri duygularımız ve düşüncelerimizle bütünlenmemizi sağlayan bir araç. Romanlar ise bu bütünlenme serüvenindeki en büyük destekçilerimiz. Türk Edebiyatı veya Dünya Edebiyatı fark etmeksizin, bilim kurgu-distopya-fantastik-romantik vs. tür ayırt etmeden okumak insanın kendi benliğine yapabileceği en büyük yatırım. Bu yüzdendir ki yargılamadan ve tek bir türe bağımlı kalmadan her konuda bir ilgi ve bilgi deposu oluşturan okuyucu olmak en doğru yol denebilir.
Benim ise Türk Edebiyatı alanında tarih türü sevdam olmasına rağmen olabildiğince fantastik-bilim kurgu- paranormal gibi farklı ve çok tercih edilmeyen türlere de ara ara yönelmeye çalışıyorum. Bu türlerin kemik okuyucu kadro tarafından tercih edilmemesi ya da tercih edenlerin linçlenmesinin nedeni insanların sadece didaktik bir yanı varsa okumayı mantıklı bulmalarından kaynaklı oluşan bir kafa yapısına bürünmesi. Yani, birçok insan diyor ki ben bir kitap okuyacaksam o eserin sonunda bir tarih, bilim veya felsefe gibi alanda kültür sahibi olabilmeliyim. Evet, zaten bu şekilde bi okuyucu olmak ve tamamıyla watpadd kitabı tarzında fantastik dünyaya girişmemek daha mantıklı. Ancak kabul edelim ki biz kemik kadro okuyucular da bazı zamanlar dinlenmek ve çıtırlanmak istiyoruz. Edebi kaygıdan uzak, merak uyandıran, ayarında klişe barındıran ve dili olabildiğince sade eserleri ayda bir veya iki ayda bir şeklinde tercih etmeliyiz ki zaman zaman zihnimiz ve gözlerimiz dinlensin aynı zamanda da 18 yaşındaki hislerimizi ve heveslerimizi anımsayabilelim.
Bu bahsettiğim şekilde dinlendiren ve merak ettiren son eserim ise Sezin Karameşe'den "Yıldıza Dokunmak" kitabıydı. Eserin konusu klasik aşk hikayelerinden farklı olarak paralel evrenler arasında geçiyor ve kuantum fiziğine de hafiften göz kırpıyor. Bu açıdan oluşturulan aşk şemalarında da binevi klişelikten kurtuluyor diyebiliriz. Konuyu özetleyecek olursak; 17 yaşınızda gözünüzü açıyorsunuz hala aynı kişisiniz ama hayatınızdaki her nokta 180 derecelik bir değişime uğruyor. Bu durum ise hafıza kaybı denilip geçiştiriliyor ve aradan geçiyor koskoca 12 yıl. Bu kadar yılın sonunda size gelip diyorlar ki sen aslında bu evrene ait değilsin senin buradaki kurduğun hayatını, ailem bildiğin dostlarını, emek verdiğin mesleğini ve canından çok sevdiğin aşığını bırakıp diğer evrendeki hayatına geçmen lazım. Eee siz bırakır mıydınız? Ben asla. Hele ki içimdeki sönüp bitmeyen 17 yaşındaki kız yüzünden konu aşk ise hayatta sırtımı dönüp gidemem. Yani ne olursa olsun vazgeçmeyeceğiz demişiz benim yanlış evrende olmam vazgeçmek için bir neden değil bence.
Başrollerimiz de böyle düşünüyor ve gizli örgütlerden kaçmaya başlıyorlar. Biz de bölüm bölüm ya bu kaçış hikayesini okuyoruz ya da baş karakterimizin ilk ait olmadığı evrene geçtiğinde yaşadığı lise zamanlarını okuyoruz. Hah ben burada birazcık koptum işte. Kaçtıkları ve bilim kurguya bağlanan anlarda kitap beni içine çok aldı ama lisedeki klişeleri okurken bünyemin daha fazla dayanamadığı anlar da oldu...
Yine de genelleme olarak bakarsak günümüz Türkiye'sinde oluşturulan birçok watpadd kitabından daha yaratıcı bir konuya sahipti diyebilirim. Eser ben de merak hissini ve yer yer pofuduk olup ağlama dürtülerimi uyandırdı. Kafa dağıtmak için tavsiye edilir. 4/5
Korkuyu ve gerilimi sonuna kadar hissedeyim, film boyunca her sahnesinde sorguya düşeyim, sonunu merak etmekten çatlayayım ve seyir boyunca duygudan duyguya geçeyim diyorsanız sizleri 2016 yapımı bir Kore filmi olan The Wailing’le tanıştırmak isterim. Araştırmadan öylesine açtığımız ve kesin bizim…devamıKorkuyu ve gerilimi sonuna kadar hissedeyim, film boyunca her sahnesinde sorguya düşeyim, sonunu merak etmekten çatlayayım ve seyir boyunca duygudan duyguya geçeyim diyorsanız sizleri 2016 yapımı bir Kore filmi olan The Wailing’le tanıştırmak isterim.
Araştırmadan öylesine açtığımız ve kesin bizim Siccin filmleri gibidir dediğimiz ancak büyük bir şaşkınlıkla ekranı kapattığımız bir yapım oldu.
Kore’nin bir köyünde (ki bu tür korku filmleri köyde geçince 2 katı daha ürkütücü oluyor.) oluşan hastalıklar ve insanların değişen psikolojilerinden kaynaklı anlamsız ölümler olmaktadır. Kasabanın masum ve panik polis memuru ne kadar bu ölümlere hep mantıkla yanaşmaya çalışsa da o hastalık kendi küçük kızını bulunca bakış açısı değişir.
Şamanizm, Hristiyanlık, ayinler ve inançsızlık karmaşasında kalan karakter kızını kurtarmak için neye başvuracağını ve kimden yardım isteyeceğini bilemez durumdadır. İzleyici ise yapım boyunca meçhuliyetlerde kalır ve artan tempoyla birlikte filmin doruk noktasına ulaşabilir.
Bahsetmeden geçilemeyecek bir diğer unsur da kesinlikle hem baba karakterinin hem de çocuk karakterinin oyunculuklardaki muazzam yetenekleri. Özellikle polis memuru olan baba öyle içli oynuyordu ki Amerikan olsa kesin kapmıştı oscarı diyebilirim. Adam üzüldükçe üzüldüm güldükçe güldüm şahit olduğum en iyi oyunculardandı kendisi. Filmin en güzel özelliği ise the end yazısını gördüğümüzde aklımızda birden çok teoriyi barındırabiliyor olması. Yani film bitiyor ama sen bitiremiyorsun saatlerce günlerce araştırıp tartışmak istiyorsun sanki yapımı.
Ben de araştırdım tabi ki biraz. Yönetmenin de amaçladığı gibi gri kalmış her şey. Ne saf iyilik barındırıyor karakterler ne de sırf kötülük gri hepsi aynı insan evladı gibi, bu bahsedilen tutum da oldukça kaliteli bir şekilde yansıtılmış tabi filme. Yapımın ana fikri ise inançsızlığın doğurduğu kararsızlık ve kararsızlığın doğurduğu korkuyla verilen yanlış kararlar diyebiliriz.
Kesinlikle izleyin, izlettirin, beklemeyin. 5/5
Ne kadar yıllardan beri Hollywood övgüsüyle Amerikanlar film sektörünün piridir diye düşünsek de Kore Sinemasının verdiği hazzı hiçbir Amerikan filmi veremiyor bence. Klasiklikten uzak, etkileyici ve çarpıcı senaryoları, oyuncuların rollerinden asla çıkmaması ve kullanılan çekim teknikleri izleyicilere tam bir seyir…devamıNe kadar yıllardan beri Hollywood övgüsüyle Amerikanlar film sektörünün piridir diye düşünsek de Kore Sinemasının verdiği hazzı hiçbir Amerikan filmi veremiyor bence. Klasiklikten uzak, etkileyici ve çarpıcı senaryoları, oyuncuların rollerinden asla çıkmaması ve kullanılan çekim teknikleri izleyicilere tam bir seyir keyfi veriyor.
Old Boy, Memories of Murder, The Handmaiden ve The Gangster The Cop The Devil bu sektördeki favori filmlerden denilebilir.
Ancak tabi ki de her sektörde olduğu gibi Kore sinematografyasında da pürüzler çıkmalıydı… Şimdiye kadar izlediğim filmler beni yanıltmasa da yakın zamanda izlediğim Forgotten filmi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef.
Yeni bir eve taşınan mutlu aile tablosuyla başlıyor yapım. Sınava hazırlanan anksiyetik bir genç ve hayran olduğu abisi etrafında dönüyor. Aslında izlerken merak uyandırdığı ve acaba şöyle mi böyle mi diye düşündürdüğü çok noktası var. Bu bir intikam hikayesi mi? Şizofren birini mi izliyoruz şu an? Yok yok her şey bir rüya olabilir mi? Ya da vazgeçtim paranormal bir öykü bu diyorsunuz kendi kendinize. Böyle sorgulamamızın nedeni de daha çok tek karakterin gözünden anlatılan perspektif anlatımın kullanılması tabii ki. Kore sektörünün başarısının en büyük nedenlerinden biri de bu anlatımı benimseyip seyirciyi sorguya düşürmeleri aslında. Ek olarak filmin konusu gerçek bir hayattan esinlenerek yazılmış ama…
Hem senaryo gereği oluşturulan konu ve bağlandığı noktayla edinilen final bana çok mantıksız geldi hem de bunlar lanse edilirken çoğu sahnenin gereksiz uzatılarak izleyiciyi sıktığını düşünmekteyim.
Forgotten yine çoğu kişi tarafından beğenilen, eleştirmelerden tam not alan bir yapım olmuş ancak 2. Paragrafta da bahsettiğim gibi Kore sektöründe dillere destan bir ömür unutamayacağınız başka yapımlar varken bu filme vakit ayırmanıza gerek yok bana kalırsa. 3/5
Namık Kemal'in 1873-1876 yıllarında sürgündeyken kaleme aldığı, adını aslında "Son Pişmanlık" koymasına rağmen yayınevinin habersiz kararıyla "İntibah (Uyanış)" olarak basılan ve aynı zamanda Türk Edebiyatı'nda da ilk edebi roman olma özelliğini taşıyan o kitap. Yani Namık Kemal'i, İntibah eserini yazarak…devamıNamık Kemal'in 1873-1876 yıllarında sürgündeyken kaleme aldığı, adını aslında "Son Pişmanlık" koymasına rağmen yayınevinin habersiz kararıyla "İntibah (Uyanış)" olarak basılan ve aynı zamanda Türk Edebiyatı'nda da ilk edebi roman olma özelliğini taşıyan o kitap. Yani Namık Kemal'i, İntibah eserini yazarak Osmanlıcanın roman diline de uygun olduğunu vurgulamak için biz okuyuculara sunmuş, bunu başarmış ve edebiyat kültüründe de bir devrim yaratmış olarak tanımlayabiliriz.
Hem yazarın koymayı planladığı isim hem de yayınevinin yakıştırdığı isimden de anlayacağınız üzere kitap son raddede gelen bir uyanışla oluşan pişmanlığı anlatıyor biz okuyuculara. Daha 21 yaşında körpecik, iyi eğitimli, kendi halinde ve anasının dizinin dibinde yaşayan Ali Efendi'nin bir gün Çamlıca açıklarında gördüğü şehvetli, etkileyici ve bir o kadar güzel olan Mahpeyker'e kalbini kaptırmasıyla başlıyor kitap. Bu dillere destan aşk gizlenen o yüz kızartıcı sırlar açığa çıktığında bile sönmüyor, Ali Efendi uğradığı manipülasyonlarla tabiri caizse yoldan çıkıyor denebilir.
Bir tarafta ne bir kadınla muhattap olmuş ne hayatın gerçekleriyle tanışmış ne de kazık yemiş yani kısacası ot gibi yaşamış ot gibi devam eden Ali... bir tarafta ise hayatın sunduklarıyla topluma karşı gelmiş, gücü tadınca edebinden vazgeçmiş, zeki ve şeytansı bir güzel Mahpeyker… ah tabi karakterlerimiz bu kadarla kalmıyor. Oğlu yoldan çıktığı için dizlerini döve döve bitap düşmüş oğlu sanki masumcuk bir melekmiş gibi Mahpeyker'i şeytan ilan etmiş feryat figan bir anne ve tabi ki de Ali'ye "LAYIK" olabilecek en az onun kadar saf ve masum bir melek Dilaşub… bu 4 karakterin etrafında dönüyor bütün hikaye.
Eserin içeriğine girmeden önce bazı öznel düşüncelerimi paylaşarak buradan anne haricinde 3 karaktere de seslenmeyi istiyorum. Öncelikle Mahpeyker, çoğu konuda seni haklı görsem de kindarlığın ve inadınla kendin için de güzel olabilecek bin ton gelecek teorisini çürüttün yine de kızmıyorum kızım sana Eyşan da haklıydı bi nevi benim gözümde. İkinci olarak Dilaşub, bu hayatta en sevmediğim kadın tiplemesisin hiç takatim yok saf salak ezik büzük kadınlara. Kocan yanağına tokat yapıştırsa gül biter deyip yüzünün diğer tarafını da dönersin sen, asıl şeytanın siz masumcuk prensesler olduğunu düşünüyorum başına gelen her şeyi de hak ettin. Ve ana karakterimiz Ali Efendi, sana ne desem az. Hayattaki deneyimsizliğinin sonuçlarını kadınlara yükledin, cahilliğinle oluşan egonda herkesin hayatını mahvettin. Yatacak yerin yok... Evet, gördüğünüz üzere ben karakterleri oldukça içselleştirmiş ve kendimi kaptırmışım. Şu an fark ediyorum ki bu kitapla ilgili saatlerce tartışabilirim. Daha fazla detaya girmeden heyecanınızı söndürmek istemiyorum sadece okuyarak ve düşüncelerinizde çatışmanızı diliyorum. İyi okurlar bol keyifler.
5/5
Merhabalar, bu yazımda sizlere asla güzel olmamasına rağmen sırf senaristi/yönetmeni bilinen isimlerden olduğu için abartılan içi boş balon filmlerden bahsetmek istiyorum. Bu cümleyi kurduğum anda sevgili okuyucularımın da aklına bu tarz birçok örnek gelmiştir eminim. Bugün ise tekrardan balon olduğunu…devamıMerhabalar, bu yazımda sizlere asla güzel olmamasına rağmen sırf senaristi/yönetmeni bilinen isimlerden olduğu için abartılan içi boş balon filmlerden bahsetmek istiyorum. Bu cümleyi kurduğum anda sevgili okuyucularımın da aklına bu tarz birçok örnek gelmiştir eminim. Bugün ise tekrardan balon olduğunu düşündüğüm ve ben seyirciyim her şeyi eleştirme haddine sahibim diyerek gömeceğim bi yapımdan bahsetmek istiyorum sizlere. Burton'ın Big Fish'i, Nolan'ın Tenet'i yetmedi şimdi de Tarantino'nun Soysuzlar Çetesi'nin ne kadar gereksiz abartıldığını anlatmaya geldim.
Tarantino, özellikle Kill Bill serisinden kaynaklı benim ve birçok izleyicinin ilk üçünde yer alan bir yönetmendir. Kendisi yapımlarında belirttiği detaylarla nam salmış zeki ve kendini kanıtlamış bir dahi bana kalırsa. Birçok kaliteli filme de ev sahipliği yapan bu yeteneğimizin tahmin edin en çok hasılat yapan filmi hangisi? Evet, tabi ki de Soysuzlar Çetesi. Yani, dans sahnesiyle bile kült haline gelmiş Pulp Fiction'dan veya kurgusu ve kadrosuyla ağızları açık bırakan Kill Bill'den daha çok para kazandırdı bu yapım yönetmene.
Hayır, ben Soysuzlar Çetesi kötü bir film demiyorum ama konu Tarantino olunca çok daha çarpıcı bir eser beklerdim demek istiyorum. Olumlu ve olumsuz yanları olarak ayıracak olursak şöyle ki; artık seyirci ikinci dünya savaşı içeriklerinden bıktı bana kalırsa. Jojo Rabbit bunun jübilesini yaptı zaten daha fazla zorlamaya gerek yok. Bir diğer unsur ne kadar kendisi korkunç bir katil olsa da stratejik zekasıyla dünya tarihine yön vermiş Führer'in şımarık bi çocuk olarak lanse edilmesi de filmin kalitesini düşürmüş bence. Üçüncü ve beni en çok uzaklaştıran diğer unsur ise, ya nasıl bir alakasız maydonoz bilmiyorum ama Führer niye öyle saçma bir şekilde öldürülüyor. Tamam bu tarihi bir yapım değil anlıyorum ama tarihi bir karakter kullanacaksanız gerçeğe yakın içerikler paylaşın lütfen iyice gülünç haline gelmiş durum.
Tamam, şimdi de filmin olumlu yanlarından bahsedecek olursak; oyunculuklar... özellikle de Christopher Waltz kendi çapında çığır atlamış denilebilir.
Bu kadardı işte yapımın olumlu ve olumsuz yanları. Anlatmaya çalıştığım şey de bu tam olarak. Sektör öyle bir hale geldi ki adı sanı bilinen senarist ve oyuncular bir araya gelsin üstüne iyi de para yatırılsın tamam işte patladın gitti. Bu dakikadan sonra yağsın ödüller ve övgüler. Ama hani nerede çarpıcı final? Tam olarak ne bu filmin önermesi? Neden izledik bu yapımı neydi ki amaç? Ya da biri açıklayabilir mi bu film Tarantino'nun olmasaydı 8.4 IMDb alacak mıydı cidden? Hiç zannetmiyorum...
Korkmayın konuşun dostlarım çirkine çirkin demek suç değil toplum psikolojisiyle herkes aynı şeyi sevecek diye bir kural tanımlanmadı daha literatüre. Önerim şudur ki siz de izleyin bu filmi ve düşünün bu film cidden ne anlatıyor?
3/5
Nuri Bilge'nin son filmi "Kuru Otlar Üstüne"... Herkes öve öve bitiremedi yapımı, yok şöyle iyi yok böyle harika dediler. Birçoğumuzda kesitlerine sosyal medya üzerinden hakim olduk. E oyuncular da sağlam baya, yönetmeni zaten Türkiye'nin en ses getiren adamı dedik oturduk…devamıNuri Bilge'nin son filmi "Kuru Otlar Üstüne"... Herkes öve öve bitiremedi yapımı, yok şöyle iyi yok böyle harika dediler. Birçoğumuzda kesitlerine sosyal medya üzerinden hakim olduk. E oyuncular da sağlam baya, yönetmeni zaten Türkiye'nin en ses getiren adamı dedik oturduk izledik.
Olmadı ama beğenemedim ben. Büyük ihtimalle bende sorun var tabii ama herkes her şeyi sevecek diye bir şey yok. Yani nasıl oluyor anlamıyorum. Bütün yapımlarında kaliteli oyuncular yer alıyor hepsinin ambiyansı ve sinematografisi çok iyi... Mesela Kış Uykusu'na bakalım ya da Bir Zamanlar Anadolu'da filmine. Allahım Allahım tadından yenmez cidden. Bu kadar mı harika olur bu filmler. Ama Ahlat Ağacı veya Kuru Otlar Üstüne yapımlarına baktığımızda da bu ne cidden ya tamamıyla zaman kaybı diyesim geliyor. Bir de ne ödüller alıyor ne gişeler yapıyor bu filmler anlamlandıramıyorum cidden. Sanırım her yapımın dramaturjisi almıyor beni içine...
Şimdi filmin konusunu sizlere anlatacağım ve siz de bana hak vereceksiniz zannımca. Erzurum'un küçük bir köyünde doğu görevini yapan öğretmenin başından geçenleri izliyoruz. Yakın arkadaşı var bu öğretmenin bir de hislerim var mı yoksa yoklukta mıyım diye düşündüğü takıldığı bir kız. Bir aşk üçgeni var daha çok, alıştık böyle durumlara zaten ben çok yadırgamıyorum böyle şeyleri insan bu beşer şaşar demişler.
Evet, bu kadar. Hayır hayır ciddiyim konu sadece bu. Ya zaten tamam Nuri Bilge Ceylan filmlerinde olaylardan daha çok oluşan o derin diyaloglar ve insanların yaşadıkları iç dünyasına önem veriyoruz. Ben mesela beğeneyim beğenmeyeyim ama bu adamın her filmini izlediğinde şarap içip loş bir ışıkta olmayan sevdiğimle saatlerce felsefik tartışmalar yapmak istiyorum. Neyse nasip olur belki bir gün konumuz bu değil şimdi.
Bu filmin ben diyaloglarını da çok beğenemedim. Baş karakterimiz angutun tekiydi ama asıl boş yapan kadın karakterdi bence. Kafa yapısı ve hayat görüşleri bana çok zıttı ve karşısındakinin laflarını bastırabiliyordu, belki de bu yüzden doyum alamadım yapımdan. Ya da karakterin her şeyi ben biliyorum mimiklerinden dolayı da beğenememiş olabilirim.
NBC'dir öpüp başımıza koyarız tabii, ancak siz yine de daha kendisinin çok bir filmini izlemediyseniz ben hala önceliği Kış Uykusu'na verip sonrasında bu yenilere geçmenizi öneririm. 3/5