Eskiden “gidersen yıkılır bu kent” denirdi. Bu bir abartı değildi; birinin gitmesi, diğerinin hayatında gerçek bir boşluk açardı. İlişkiler yedekli değildi. Kimse kimsenin alternatifi değildi. Gitmek, yıkmak kadar ağır bir fiildi. Hatta kuşlar bile giderdi denirdi. Çünkü bir bağ koptuğunda…devamıEskiden “gidersen yıkılır bu kent” denirdi.
Bu bir abartı değildi; birinin gitmesi, diğerinin hayatında gerçek bir boşluk açardı. İlişkiler yedekli değildi. Kimse kimsenin alternatifi değildi. Gitmek, yıkmak kadar ağır bir fiildi.
Hatta kuşlar bile giderdi denirdi. Çünkü bir bağ koptuğunda sadece iki kişi değil, aradaki dünya da dağılırdı. Suskunluk bile bir anlam taşırdı; terk ediş bir yaraydı.
Şimdi ise herkesin bir alternatifi var.
Bu cümle özgürlük gibi sunuluyor ama gerçekte bir tehdittir. “Gidersen git” demenin kibarlaştırılmış hâlidir. İlişkiler güven üzerine değil, ikame ihtimali üzerine kuruluyor. Kimse vazgeçilmez olmak istemiyor; herkes kolayca vazgeçilebilir olmayı kabullenmiş durumda.
Bugünün ilişkileri, bir eskici arabasına benziyor.
İşe yarayan alınır, yorulan bırakılır. Duygular tartılır, sabır ayıklanır, emek ucuz bulunur. Bir şeyler verilir ama bağ verilmez; bir şeyler alınır ama sorumluluk alınmaz. Her temas geçici, her söz geri alınabilir.
Bu çağ, ilişkilerin içinin sistemli biçimde boşaltıldığı bir çağdır.
Derinlik zahmet sayılır, süreklilik yük görülür. İnsanlar birbirine katlanmak yerine birbirini tüketir. Kırılan onarılmaz; değiştirilir. Onarmak zaman ister, değiştirmek ise sadece seçenek.
Kuşlar artık gitmiyor.
Çünkü ortada terk edilecek bir yuva yok. Kimse kimseye gerçekten yerleşmiyor. Herkes bavulunu ilişkilerin kapısında tutuyor; sevgi geçici, kalış deneme süresi kadar.
Bu yüzden giden yıkmıyor artık.
Çünkü yıkılacak bir yapı kalmadı.
İlişkiler çoktan boşaltıldı, çürütüldü, hafifletildi. Ayakta duran şey bağ değil; sadece alışkanlık.
Ve en acısı şu:
Artık kimse “gitme” demiyor.
Çünkü herkes biliyor;
herkesin yerine bir başkası var.
Going in Style, yaşlı üç işçinin banka soygununa yönelmesini komedi üzerinden anlatsa da, altında çok net bir sınıf eleştirisi vardır. Filmde emeklilik maaşları kesilen, yıllarca çalıştıkları fabrikaları kapatılan ve hayatlarının son döneminde bile sistem tarafından sömürülen üç işçi, çareyi bankayı…devamıGoing in Style, yaşlı üç işçinin banka soygununa yönelmesini komedi üzerinden anlatsa da, altında çok net bir sınıf eleştirisi vardır.
Filmde emeklilik maaşları kesilen, yıllarca çalıştıkları fabrikaları kapatılan ve hayatlarının son döneminde bile sistem tarafından sömürülen üç işçi, çareyi bankayı soymakta bulur. Bu üç işçi üretim araçlarına sahip olmayanları temsil eder.
Kapitalizmde işçilerin alın teriyle zengin olan şirketler, kâr azalınca ilk iş işçileri kapı dışarı eder; film de tam bunu gösterir. Emekliliği elinden alınan William’ın sözleri, sistemin çıplak yüzünü özetler:
“Bir ömür çalıştım ama hiçbir şey bana ait değil.”
Üçlü, banka soygununa yöneldiğinde aslında suçlu olanın kendileri değil, onları yoksulluğa mahkûm eden finans düzeni olduğu vurgulanır. Çünkü filmde banka sadece para değil; insanların emek birikimini, güvenini ve yaşam güvencesini de çalan bir yapıdır. Bu yapıyı filmde şu cümleler özetler:
“Bu bankalar bu ülkeyi mahvetti. Bir sürü insanın hayalini ezdiler, hiçbir şey olmadı. Biz üç ihtiyar soygun yapıyoruz. Yakalanırsak yatak, üç öğün yemek ve şimdi olduğumuzdan daha iyi sağlık hizmeti alacağız.”
Going in Style, işçilerin sistem tarafından dışlandığı, yaşlılıkta bile güvencesiz bırakıldığı ve “yasalar”ın da bu düzeni korumak için çalıştığı bir kapitalizm eleştirisidir.
Going in Style, yüzeyde “yaşlılara iyi davranın” diyen sıcak bir komedi gibi görünse de; derinlemesinde incelendiğinde bu mesaj, aynı zamanda kapitalist toplumun yaşlı emekçilere nasıl davrandığını eleştiren güçlü bir sınıf okumasına dönüşür.
Emin Sazak’ın mecliste toprak reformuna karşı söylemiş olduğu “Ben köyde karısı öleni evlendiririm, öküzü ölene öküz alırım” sözü aslında Türkiye’de büyük toprak sahiplerinin kendini “köylünün babası” gibi gösteren feodal zihniyetinin özeti Bu düzen, Kibar Feyzo filminde Maho Ağa’nın “Avradınızı ben…devamıEmin Sazak’ın mecliste toprak reformuna karşı söylemiş olduğu “Ben köyde karısı öleni evlendiririm, öküzü ölene öküz alırım” sözü aslında Türkiye’de büyük toprak sahiplerinin kendini “köylünün babası” gibi gösteren feodal zihniyetinin özeti
Bu düzen, Kibar Feyzo filminde Maho Ağa’nın “Avradınızı ben alıyorum, öküzünüzü ben alıyorum!” sözleriyle sinemada karşımıza çıkar. Hem Sazak’ın sözleri hem Maho Ağa’nın tavrı, aynı sınıfın aynı ideolojisidir:
Köylünün emeğine, hayatına ve üretim araçlarına el koymayı “iyilik” gibi göstermeye çalışan bir düzen.
Kibar Feyzo tam da burada düzeni ters yüz eder: Feyzo’nun başlık parası, aşar, borç ve zorbalık içinde giderek bilinçlenmesi; en sonunda köylülerin birlikte Maho Ağa’ya karşı çıkması, yanlış bilinçten sınıf bilincine geçişin mizahi bir anlatımıdır.
Doksanlı yıllarda Özgür Gündem gazetesi özelinde gazeteciliğe ve gazetecilere baskıyı anlatan film. Türkiye'de doksanlı yıllar faili meçhul cinayetler ile anılırken bunun 'kontrgerilla' çalışması olduğunu, bir derin devlet yapılanmasının bu işleri yaptığı öteden beri söylenir. Fakat bugünden baktığımızda durum hiç öyle…devamıDoksanlı yıllarda Özgür Gündem gazetesi özelinde gazeteciliğe ve gazetecilere baskıyı anlatan film.
Türkiye'de doksanlı yıllar faili meçhul cinayetler ile anılırken bunun 'kontrgerilla' çalışması olduğunu, bir derin devlet yapılanmasının bu işleri yaptığı öteden beri söylenir. Fakat bugünden baktığımızda durum hiç öyle değildir. Devlet dediğimiz mekanizma da sermaye sınıfının bir aygıtıdır. Kolluğu ile kontrgerillası ile mafyasıyla onu savunmak için vardır.
Sedat Peker videolarından önce bu film izlenebilir.
Filmde gazetecilik mesleğinin zorluklarını ve gazetecilerin cesurca çabalarını gördüğünüzde bugünü daha iyi yorumlayabilirsiniz. Anaakım medyada çalışmak için arkadaşlarını yarı yolda bırakan karakteri bugün düzen içinde birçok gazeteci de görebiliyoruz.
Bekçi Murtaza tıpkı dayısı Kolağası Hasan Bey gibi yaşama amacı vazifedir. Vazifeden başka bir şey düşünemez. Dayısı Kolağası Hasan Bey de "vazife için" ölmüştür. Murtaza'ya göre kahraman, halka göre aptal biridir. Tek başına düşmanın üstüne koşmuştur. Murtaza da bu durumdan…devamıBekçi Murtaza tıpkı dayısı Kolağası Hasan Bey gibi yaşama amacı vazifedir. Vazifeden başka bir şey düşünemez. Dayısı Kolağası Hasan Bey de "vazife için" ölmüştür. Murtaza'ya göre kahraman, halka göre aptal biridir. Tek başına düşmanın üstüne koşmuştur. Murtaza da bu durumdan dolayı aptal kibri vardır. Çevresindeki kimsenin dayısı gibi olmayacağını, onun kanını taşımadığını kitap boyunca söyler durur.
Murtaza üstlerine karşı saygıda kusur etmez, altlarını ezmeden de duramaz. Orhan Kemal bu "alık kahraman"ı çok iyi yansıtmıştır. Çevremizde bol bol görebiliriz.
Türkiye sinemasının bize şatafatlı tarafı gösterilirken bu film ile "gösterilen gerçekler" tersyüz edilmiştir. Bu film kariyerizm uğruna insanların birbirini nasıl sattığını, birbirinin üzerine çıkmak için nasıl çaba gösterdiğini gözler önüne seriyor. Sinemada figüran olarak yer alan sinema emekçilerinin sorunlarının ortaya…devamıTürkiye sinemasının bize şatafatlı tarafı gösterilirken bu film ile "gösterilen gerçekler" tersyüz edilmiştir. Bu film kariyerizm uğruna insanların birbirini nasıl sattığını, birbirinin üzerine çıkmak için nasıl çaba gösterdiğini gözler önüne seriyor.
Sinemada figüran olarak yer alan sinema emekçilerinin sorunlarının ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Bu da sinema da başrol - figüran ayrımının sınıfsal bir ayrım olduğunu gösteriyor. Sinemaya figüran olarak başlayan oyuncular, başrol olduklarında sınıf atlıyorlar.
" Saçlarım beyazlaşıyordu. Saçlarım... Beyazlaştıktan sonra içimi bir korku aldı, ölüm korkusu. Düşünebiliyor musun yüzden fazla film çektim ben, ama kimse ne aradı ne sordu. Tek satır yazan olmadı, adam yerine koymadılar beni. Yok farz ettiler. Onlar için böyle bir adam yaşamadı, yaşamıyor. Bir kere bile ödül vermediler. Kiraz festivali ödülüne bile razıydım. İstedim ki ben öldükten sonra bile "Aaa o mu filanca filmin yönetmeniydi." desinler. Ama yine gelmediler. Gelenler güldü, dalga geçti."
"Bizim buralarda böyle doktor. Kendi göbeğini kendin kesmek mecburiyetinde kalıyorsun bir yerde. Ha yok ben kesemem arkadaş diyorsan, iki dakkada alırlar çapını..."
Bir "göç hikayesi" olan Gelin- Düğün- Diyet üçlemesinin ilk filmidir. Film Yozgat'ın muhafazakar ilçesinden İstanbul'a gelen ailenin hikayesi ile başlar. Hülya Koçyiğit burada filmdeki diğer geline göre "sevilmeyen gelin"dir. Çünkü örf adet bilmez. Töreye saygısı yoktur. Kaynanası ( Aliye Rona…devamıBir "göç hikayesi" olan Gelin- Düğün- Diyet üçlemesinin ilk filmidir.
Film Yozgat'ın muhafazakar ilçesinden İstanbul'a gelen ailenin hikayesi ile başlar.
Hülya Koçyiğit burada filmdeki diğer geline göre "sevilmeyen gelin"dir. Çünkü örf adet bilmez. Töreye saygısı yoktur. Kaynanası ( Aliye Rona ) sürekli bu durumdan yakınır. Sık sık Gelin'e şehirde yaşadıklarını Yozgat'ta olmadıklarını hatırlatır.
Veli (Kerem Yılmazer) abisine göre biraz saf bir karekterdedir.
Hacı İlyas tipik bir muhafazakar tüccardır. "Zafere giden yolda her şey mübahtır" anlayışıyla ticaret yapmaktadır.
Büyük abi Hıdır da ayni şekilde ticaret yapmaktadır. Dükkanda bardakla şarap satmakta,
Filmin en can alıcı noktası Osman (Kahraman Kıral) bir anda düşünce Gelin'in kaynanası okuyup üflemeyi, hocaya götürmeyi önerir. Fakat muhafazakar yapıya uymayıp fabrikada çalışan bundan dolayı da "fahişe" muamelesi gören Güler ( Seden Kızıltunç ) çocuğun doktora götürülmesini söyler. Burada gericilik-aydinlik tartışması kendisini gösterir. O dönem filmlerinde sıkça yer alır bu tartışma. Filmin ana teması da bu tartışmadir.
Muhteşem bir toplumsal analiz barındırıyor. Bugün "Bir Başkadır" üzerinden gerici güzellemeler yapanlar bu filmi izleyip gericiligi görebilir. Aynı şekilde Takva filmini de izleyebilirler.
Diğer bir noktası bir dönüşüm hikâyesidir film. Tıpkı Gorki'nin Ana romanındaki Pavel'in dönüşümü gibi. Pavel'de dönüşmeden önce fabrikaya işçi olarak girmişti.