📖"Dünyadaki olguların hayat boyunca biriktirdiğimiz dünya görüşlerinin, paradigmaların, teorilerin, hipotezlerin, sanıların, önsezilerin, eğilimlerin ve ön yargıların renkli mercekleri aracılığıyla beynimizce süzgeçten geçirilmesidir. Daha sonra olguları ayıklayarak, zaten inandığımız şeylere uyanları seçeriz; inançlarımıza ters düşenleri ise göz ardı eder ya da…devamı📖"Dünyadaki olguların hayat boyunca biriktirdiğimiz dünya görüşlerinin, paradigmaların, teorilerin, hipotezlerin, sanıların, önsezilerin, eğilimlerin ve ön yargıların renkli mercekleri aracılığıyla beynimizce süzgeçten geçirilmesidir. Daha sonra olguları ayıklayarak, zaten inandığımız şeylere uyanları seçeriz; inançlarımıza ters düşenleri ise göz ardı eder ya da rasyonel bir açıklamaya uydururuz."
İnanan Beyin Michael Shermer
İnanan Beyin- Michael Shermer 📖 "Önce inançlar oluşuyor. Bunu inançlara dönük açıklamalar izler. Gerçekliğe ilişkin algılarımızın savunduğumuz inançlara bağlı olduğu bu süreci inanca bağlı gerçekçilik olarak adlandırıyorum. Gerçeklik insan zihninden bağımsız olarak vardır ama buna ilişkin anlayışımız belirli bir zamanda…devamıİnanan Beyin- Michael Shermer
📖 "Önce inançlar oluşuyor. Bunu inançlara dönük açıklamalar izler. Gerçekliğe ilişkin algılarımızın savunduğumuz inançlara bağlı olduğu bu süreci inanca bağlı gerçekçilik olarak adlandırıyorum. Gerçeklik insan zihninden bağımsız olarak vardır ama buna ilişkin anlayışımız belirli bir zamanda savunduğumuz inançlara bağlıdır."
✒️ Bilimde bir şeyin iki farklı modelle açıklanmasını modele bağlı gerçekçilik deniyor inanca bağlı gerçekçilik ise kişinin doğuştan getirdiği özellikleriyle çevreden aldığı etkileşimlerle birlikte oluşturduğu inançlar ve bunu daha sonrasında rasyonelleştirmeye çalışması inanca bağlı gerçekçiliktir.
Bu kitapta Varoluşçuluk bölümünden yaklaşık 20 sayfa ve kitabın sonunda yer alan Postyapısalcılık kısmını atlayarak okudum. Çünkü anlamakta zorlandım. Bu nedenle farklı bir şekilde öğrenmeye çalıştım. Yazar, yeri geldikçe Marksizm’i, Freud’u, varoluşçu felsefeyi açıklamış ve ardından bunların feminizmle ilişkilerine değinmiş.…devamıBu kitapta Varoluşçuluk bölümünden yaklaşık 20 sayfa ve kitabın sonunda yer alan Postyapısalcılık kısmını atlayarak okudum. Çünkü anlamakta zorlandım. Bu nedenle farklı bir şekilde öğrenmeye çalıştım. Yazar, yeri geldikçe Marksizm’i, Freud’u, varoluşçu felsefeyi açıklamış ve ardından bunların feminizmle ilişkilerine değinmiş.
Kısaca özetlemek gerekirse:
Liberal feminizm, 17. ve 18. yüzyıldaki Aydınlanma Çağı’na denk gelir. Rasyonalizme büyük önem verir. Bu dönemde akıl çok değerli görülmüş ve akıl genellikle erkekle özdeşleştirilmiştir. Akıl dışı olan her şey değersiz sayıldığından, kadın, doğa akıl dışı bir varlık olarak düşünülmüştür. Ancak feminist eleştiri, kadınların akıldan yoksun görülmesinin esas nedeninin eğitimsizlik ve eleştirel düşünmenin kadınlara öğretilmemesi olduğunu savunur. Bu dönemde seçme hakkı ve eğitim hakkı gibi konular gündeme gelmiştir. Her bireyin doğuştan doğal haklara sahip olduğu düşüncesi, Amerikan Bildirgesi’nde de vurgulanmıştır.
19. yüzyılın kültürel feminizminde ise kadının “öz”ünden bahsedilir. Kadına özgü bir yaklaşım vardır: kadın duygusal, barışçıl, çevreci ve düşünsel bir varlıktır. Kadınların kendilerini fark etmeleri gerektiği, erkek gibi olma arzusundan vazgeçmeleri gerektiği savunulur. Dine ve özellikle Hristiyanlığa eleştiriler yöneltilir. Sosyal Darwinizm’den etkilenilmiştir. Kadının toplumsal emekle ilişkisi kurulur ve evlilik, "ekonomik fahişelik" olarak yorumlanır. Bu nedenle ev işi meslekleştirilmeli; çocuk bakımı kolektif bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Marksist/Sosyalist feminizm, Marx’ın kuramından etkilenmiştir. İlk sınıf ilişkisi tek eşli evlilikle başlar; erkek, kadına bu yolla baskı kurar. Kadın, özel mülkiyete dayalı ataerkil aile yapısında ezilir. Kadının ev içindeki emeği ücretli olmadığı için değersiz görülür. Bu yüzden ev işi için ücretsiz gelir garantisi ve toplumsal statü talep edilir. Kadın gruplarında bilinç yükseltme, devrimci praksis adımı olarak değerlendirilir.
Psikanalitik feminizmde, Freud’un bazı iddiaları eleştirilir. Freud’a göre kadın, çocuklukta pireodipal evrede her çocuk küçük erkek çocuğudur ama sonra kadınlaşır. Simone de Beauvoir, "Kadın toplumsal olarak kurulur, biyolojik olarak değil," der. Karen Horney ise Freud’un penis kıskançlığı tezine karşı, "Belki de erkek, kadının doğurganlığına özeniyordur," diyerek tersine bir yorum getirir.
Varoluşçu feminizmde, “öteki” kavramı önemlidir. Buradaki “öteki”, erkek olmayan yani kadındır. Erkek, ötekini olumsuzlayarak "kadın olmamaya" çalışır.
Radikal feminizmde, cinsiyet ayrımının kökeninde patriarka (erkek egemenliği) vardır. Yeni sol siyasette kadına yönelik cinsiyetçilik mevcuttur. Millet, patriarkal ideolojinin yeniden üretim aracı olarak aile kurumunu eleştirir. “Cinsel özgürlük” adı altındaki pornografi ve fahişelik gibi kurumların erkek iktidarını pekiştirdiği söylenir. Bu nedenle eleştirilir. Üreme için alternatif teknolojiler savunulur.
Postyapısalcı feminizmde, kimliğin sabit olmadığı; toplumsal olarak üretildiği savunulur. “Kadın” kategorisi sabit değildir, çünkü her kadının deneyimi farklıdır.
Son olarak ekofeminizm, doğa ve kadının üzerindeki tahakkümü ilişkilendirir. Kadınlar yaşamın ve tohumun taşıyıcısıdır. Erkek, hem kadına hem doğaya hükmetmeye çalışır.
"İçsel anlamda kendimize sahibizdir ama tanrıya değil." -Hegel Agnostikler, tüm var olduğunu söyleyen ve Tanrı'nın olmadığı bilgisine sahip olduklarını söyleyen ateistlere karşı aynı mesafededir. İnsanın Tanrı'nın var olup olmadığı inancını ispatlamak için yeterli akla sahip olmadığı görüşüdür. Agnostisizm bir açıklama…devamı"İçsel anlamda kendimize sahibizdir ama tanrıya değil." -Hegel
Agnostikler, tüm var olduğunu söyleyen ve Tanrı'nın olmadığı bilgisine sahip olduklarını söyleyen ateistlere karşı aynı mesafededir. İnsanın Tanrı'nın var olup olmadığı inancını ispatlamak için yeterli akla sahip olmadığı görüşüdür. Agnostisizm bir açıklama getirmeye çalışmak yerine getirilen açıklamaların ne kadarının yeterli olduğunu ele alır, araştırmaya düşünmeye devam eder. Tanrı bilinemez dendiğinde Tanrının bilinemez özelliği yerine insanın bilememe özelliğini ifade eder.
Agnostik teist Tanrının varolduğu fikrine yakın hissedenler,
Agnostik ateist Tanrının olmadığı fikrine yakın hissedenler,
Genel agnostik Şu an bilmiyoruz ama ilerde öğrenebiliriz belki diyenler,
Güçlü agnostik İleride bilebilme ihtimalini de yok sayar ve ne olursa olsun tanrının var olup olmayacağını bilemeyiz diyenlerdir.
Agnostikler bilgisinin olmadığı şeye inanmayı uygun bir epistemolojik duruş olarak görmediği için Tanrıya inanmaz. Tanrının olmadığını bilyorum demez. Bir de İgnostisizm vardır. Bu da hiçbir tanım ve kavram ile açıklanamayan şey üzerine düşünmenin saçma olduğunu çünkü her türlü bizi bilinmezliğe çıkaracağını söyler. Apateistler tanrının varlığı yokluğu hakkında umursamazlardır. İgnostikler ise umursamaz değil araştırmış ancak tartışmaktan bıkmış bir agnostik tutumdur.
"Herhangi bir Tanrı için tutkuları olduğunu sananların, gerçek tanrı için hiçbir tutkuları olmamış, sadece bu adı verdikleri putları sevmişlerdir. " -Descartes
Sonuç olarak tanrının var olduğunu düşünmeye eğilimli olan çünkü kendi varlığına açıklama getirmekte zorlanan ama tanrı tanrı demekten de sıkılan apateist ya da ignostik olmak arasında gelip giden ben, arada kalmış durumdayım. Hala okumaktayım ama insan olarak yine bir kalıba sığmıyor olduğumu biliyor ve etiketlerden kaçmak istiyorum. Sanırım bu kitabı bitirdikten sonra Tanrı konusunu askıya alıp farklı konular üzerine öğrenmeye devam edip ve o öğrenmiş halimle tekrar bu konuyu gözden geçirmeliyim.
Amasya'dan İstanbul'a üniversite için annesinin eskiden çok yakın olduğu arkadaşında kalmaya gelen Zehra'nın belirsizlik içinde var olmaya çalışma çabasını konu alıyor. Diziyi sevdim. Türkiye'de inançlı kadın olmak, inançsız kadın olmak, küçük şehirden büyük şehre gelmek, kaçmak, gitmek, büyük kardeş olmak,…devamıAmasya'dan İstanbul'a üniversite için annesinin eskiden çok yakın olduğu arkadaşında kalmaya gelen Zehra'nın belirsizlik içinde var olmaya çalışma çabasını konu alıyor. Diziyi sevdim. Türkiye'de inançlı kadın olmak, inançsız kadın olmak, küçük şehirden büyük şehre gelmek, kaçmak, gitmek, büyük kardeş olmak, küçük kardeş olmak, doktor olmak, ülkede mi kalsam yoksa gitsem mi çelişkisi... Hepsine değinilmiş. 9 bölüm, 1 sezon ama başka sezonların olacağını düşünüyorum. Ayrıca Canan Ergüder'in Fransızca sahnelerine de bayıldım. Bence izlenebilir.
Seküler ve muhafazakar uç kesimlerin ortak olduğu şey değişime dair belirsizlikle dolu insanları yargılamak. Bkz. diziye islamafobi diyenler. Muhafazakar-dindar bir aileden gelmek ve bu zamanda var olmak zordur çünkü artık sekülerler muhafazakarlar bir arada ve dünyanın sahip olduğu kültür ise daha seküler kalırken nasıl bir dine bağlı olarak yaşanabilir? Başka tarz hayatlara sahip insanların da iyi olduğunu görerek inancın adaleti sorgulanmaz mı? Dine dair görüş değiştirmek eğer o dine bağlıysanız o kadar da kolay değildir. Eğer dua etmeye alışıksanız sonra o duadan vazgeçmek de bir kayıptır. Tanrı'yı kaybetmişsindir. Tanrı'yla beraber çevreni de kaybedeceksindir. Hem Tanrın yok hem insanların. Sen bile yoksun bir kimlik edinemedin. Eğer kadınsan daha fazla şey kaybedersin. Ne namusun kalmıştır ne kadınlığın. Herkesin de söyleyecek bir şeyi vardır. Değişimle yüzleşmek zordur, çoğu kişi sorgulamalardan geçer ama yarı yolda bırakır kaybetmeyi göze alamadığından. Basetmeyi kolaylaştıran bir toplum olmayinca haklıdır da bir yandan o kişi çünkü insan kabileci bir varlıktır.
Dizide "Kimliği hallet, bekliyoruz." diyen işveren hanımefendi... O işi halletmeye çalıştık. Şimdi ise karar verdim ki öğrenmekten farklı yönleri ele almaktan, gün sonunda bir şeye ulaşamamaktan zevk alıyorum. Ben belirsizliğim. Buraya görmeye geldim. Yaşamı hissetmeye ve onu uzaktan izlemeye de geldim. Ben her şey olmak istiyorum. Ben, Zehra gibiyim :)
“Savaşlarda ve savunmalarda kullanıldı benliğim.
Kendim komutan, kendim er, kendim olmuş muharebe,
Vurdum, vuruldum emri de verdim.
Oysa kabul-ü mecbur büyülü bir hediye kendime kendim.
Peki kimle niye cenge girdim?
Kendimden kopmaya, yaralamaya ve ben varım ulan demeye,
bir başkasına koşmaya mı?
Neye geldim?
Beklentiden iğneleri soktum soktum durdum gözlerime.
İmansız tapınmak neymiş bildim.
Şimdi hangi savunma beni bana geri verebilir ki?
Öfkem tükendi.
Tanrıcıklarım hepinizi affettim…
Cenge, ispata, korkuya, koşuşa değil; ışıl ışıl bir arayışla ben ancak keşfe ve şehadete geldim.”
✒️İnancın Yası Nesne ilişkileri kuramına göre Tanrı bir obje değil olgudur. Yani bir ilişki biçimi. İnsan erken dönemlerde karşılanmayan ihtiyaçlarının yoksunluğu yaşar. Bu Tanrı algısını etkiler. Tanrı'nın cezalandırmasını ve ödüllendirmesini kimi inançlı alimlerin bir ebeveynin hem dövmesi hem sevmesi ile…devamı✒️İnancın Yası
Nesne ilişkileri kuramına göre Tanrı bir obje değil olgudur. Yani bir ilişki biçimi. İnsan erken dönemlerde karşılanmayan ihtiyaçlarının yoksunluğu yaşar. Bu Tanrı algısını etkiler. Tanrı'nın cezalandırmasını ve ödüllendirmesini kimi inançlı alimlerin bir ebeveynin hem dövmesi hem sevmesi ile benzeterek açıklaması ya da "Babamız" "Toprak Ana" gibi kavramlar bunu destekler niteliktedir. Manevi danışmanlık sırasında kişinin Tanrı algısının hangi köklere dayandığı araştırılır. Tanrı bağlandığımız, güvendiğimiz bir ebeveyn gibidir. Ona dair algımızı yitirmek de bir ilişkinin kaybıdır ve bunun yasını inancını kaybedenler tutar. Kübler Ross'un inkâr-öfke-pazarlık-depresyon-kabul olarak 5 evresini yaşar. Kişinin hayatında Tanrı'nın ne kadar yer kapladığı bu yasın şiddetini etkiler.
✒️Ortalama Olmanın Özgürlüğü Ortalama biri olmak şöyle tanımlanır bence: Kavrama yeteneği normal düzeyde olan kişi. Yani bir şeyi anlamak için bir iki sefer değil de birkaç kez tekrar etmesi gerekebilir. Bu, konuya göre değişebilir elbette. Zeki olarak gördüğüm kişi, bir…devamı✒️Ortalama Olmanın Özgürlüğü
Ortalama biri olmak şöyle tanımlanır bence: Kavrama yeteneği normal düzeyde olan kişi. Yani bir şeyi anlamak için bir iki sefer değil de birkaç kez tekrar etmesi gerekebilir. Bu, konuya göre değişebilir elbette. Zeki olarak gördüğüm kişi, bir konu anlaşılabilir şekilde genel olarak anlatıldığında, onu tek seferde ya da bir iki tekrar ile anlayabilen kişidir. Zeki dediğim insanlar; hızlı kavrayıp hızlı yorumlayabilen insanlar. Kimi insanların hem ilgi alanı geniş hem de kavrama yeteneği iyi olabiliyor. Ben bu insanlara zeki diyorum. Bazı insanlar da meraklı değil ama hızlı anlayabilen biri olabiliyor; onları da zeki buluyorum.
“Ortalama” dediğimiz zaman olumsuz şeyler aklımıza geliyor. Ancak ortalama olmak da doğal bir şey çünkü zaten çoğumuz öyleyiz. İdeal benliğimiz ile olduğumuz benlik arasındaki uçuruma, kendi algılarımızla biz sebep oluyoruz. Herkesten daha farklı daha özel olduğumuzu düşünmemiz bize sistemin de dayattığı bir şey. Çok zeki olmamız beklenebilir bizden, bu yüzden yetersizlik duygusuna kapılabiliriz. Ama ortalama olduğumuzu kabul ettiğimizde, geliştirmemiz gereken yönleri bulmak da bizim için kolaylaşır.
Herkes gibi de olabiliriz zaman zaman ve bu bir problem değil. Bazen boş muhabbet yapabiliriz bazen dedikodu yapabiliriz bazen evren Tanrı üzerine konuşabiliriz bazen makyaj spor üzerine bazen özel sorunlarımızla ilgili konuşabiliriz ve insan olduğumuz için belli değerlerimiz olabilir ama bu değerlere karşı olan davranışlarda da zaman zaman bulunabiliriz her ne kadar davranmamamız gerekse de. İnsanın bir kalıba, kurallara sığmayacak kadar esnek bir varlık olduğunu kabul etmeliyiz.
Kendimi meraklı biri olarak tanımlıyorum. Çünkü her ne kadar sosyal medyada Tanrı, evrim, zihin ve bilinç vs ilgili konular konuşulsa da, aslında günlük hayatta bu konularla ilgilenen az insan olduğunu fark ettim. Canım sıkılıyor gidiyorum belgesel izliyorum merak ettiğim için klasik müzik dinliyorum klasik müziğin bana nasıl hissettirdiğini düşünüyorum ama bu konularda çok derin bilgiye sahip değilim. Bunlara meraklı ve ilgilenirken bunlardan zevk alan bir kızım sadece. Bu yüzden kendimi meraklı olarak görüyorum. Bir şeyleri öğrenme hevesim olsa da onları çok hızlı kavrayamıyorum ve aktarmakta zorluk çekebiliyorum. Meraklı olduğum konularla ilgili bilgi sahibi olmaya çalışsam da, bunları her zaman aklımda tutamıyorum. Bazen yanlış hatırlayabiliyorum, bilgi eksikliğim olabiliyor, okuduklarımı aklımda tutmakta zorlanabiliyorum. Çalışmak konusunda öğrenme konusunda disiplin gösteremiyorum. Evet çalışıyorum ama dikkatim dağılıyor o an daha eğlenceli gelen daha çekici gelen şeylere kayabiliyorum Bu yüzden de oturup odaklanıp çalışmak benim için zor Buna dikkat dağınıklığı da diyebiliriz :)
Ortalama olduğumu fark ettikten sonra hayatımda değişen bir şey oldu mu? Kendime dair algım konusunda daha sakinleştim elbette kendimize dair katı algılarımızı yıkmak farketmek sonra bunları sindirmek zaman alan bir şey. Yani kendimden aşırı zeki olmayı ve her şey hakkında bilgi sahibi olmayı beklememeye çalışıyorum. Hâlâ bunu sindirmekte zorlanıyorum ama en azından biraz daha kabul ettim. Bu yaşadığımız sistemin bizden çok zeki olmamızı beklemesinden dolayı bir özgürleşme sayılabilir.