İnsan; yaşadıkça neyin gerçek, neyin yanılgı, neyin değerli, neyin değersiz olduğunu daha net görüyor. Yaşadıklarının, edindiğin deneyimlerin seni değiştirmesine izin verdiğin; empati kurabildiğin zaman daha mutlu ve huzurlu oluyorsun. Yaşama bakışımızın kalıcı mutluluktaki payı çok istediğimiz bir şeyi elde etmenin…devamıİnsan; yaşadıkça neyin gerçek, neyin yanılgı, neyin değerli, neyin değersiz olduğunu daha net görüyor. Yaşadıklarının, edindiğin deneyimlerin seni değiştirmesine izin verdiğin; empati kurabildiğin zaman daha mutlu ve huzurlu oluyorsun. Yaşama bakışımızın kalıcı mutluluktaki payı çok istediğimiz bir şeyi elde etmenin kısa süreli hazzından çok daha büyük. Kendimi en mutsuz hissettiğim zamanlar, içinde bulunduğum koşullara tek bir yönden baktığım zamanlardı örneğin. Şimdi ise bazı şeylerin istediğim gibi gerçekleşmeyeceğini anladığımda o konudaki beklentilerimi değiştirmeyi öğrendim. Amaçların peşinde koşmak hayata renk veriyor ama bir amaca "bağımlı" olmamayı öğrendiğinizde de mutluluk sizi bir yerlerde yakalıyor.
Sınav iştahlı birinin çözdüğü paragraftan (ben)
Spoiler içeriyor
Kitabın adındaki “olağanüstü gece”yi, yaşanan olayların olağanüstülüğünden ziyade, karakterin ilk kez kendisiyle karşılaşması olarak düşünüyorum. Çünkü kitabın başında çevresindeki hayatın içinde olmasına rağmen sanki hayatın seyircisi gibi. İnsanlar, at yarışları, kulüp, davetler, para, statü... Hepsinin içinde ama hiçbirinin içinde gerçekten…devamıKitabın adındaki “olağanüstü gece”yi, yaşanan olayların olağanüstülüğünden ziyade, karakterin ilk kez kendisiyle karşılaşması olarak düşünüyorum.
Çünkü kitabın başında çevresindeki hayatın içinde olmasına rağmen sanki hayatın seyircisi gibi. İnsanlar, at yarışları, kulüp, davetler, para, statü... Hepsinin içinde ama hiçbirinin içinde gerçekten kendisi yok.
O gece ise ilk kez çok yoğun biçimde bir şeylerin içine çekiliyor. İlk defa gerçekten istiyor, korkuyor, utanıyor, heyecanlanıyor, dürtülerinin peşinden gidiyor. Hatta yaşadığı suçluluk bile bir anlamda onun için “yaşıyor olmanın” kanıtı oluyor.
Bana göre hayatı bir gecede değişmedi. Daha çok, uzun zamandır uyuşmuş bir insanın bir anda kendisini ve hayatını hissetmesi gibi. Değişen, hayata bakışının kendisi.
Belki de kitabın bende kalan en güçlü düşüncesi şu: Bir gece değil, bir an bile insanın hayatını değiştirebilir. Olumlu ya da olumsuz fark etmez; bazen tek bir an, insana öyle bir farkındalık getirir ki, sonrasında aynı hayatın içine aynı insan olarak bakamazsın.
Spoiler içeriyor
Jack Sparrow: "Her şeyi gördün, her şeyi yaptın. Hayatta kaldın. İşin püf noktası bu değil mi? Hayatta kalmak?" Kaptan Teague: "Mesele sadece sonsuza dek yaşamak değil, Jackie. Asıl mesele, sonsuza dek kendinle barışık yaşamak."
Ahmet Hamdi Tapınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabında şöyle diyor; "Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. Hatta dünyaya bakışım, eşyayı görüşüm, insanları anlayışım değişti. Vâkıa bunlar bir günde olmadı. Hatta çok güçlükle ve adım adım oldu. Hatta çok defa bana rağmen oldu."
Spoiler içeriyor
Sanırım anime izlemeye çok alışık olmadığım için ilk izleyişimde biraz yüzeysel baktım ve bu yüzden filmin vermek istediği mesajların çoğunu kaçırdım. Animeyi sadece Chihiro’nun ruhlar dünyasına girip orada yaşadığı maceralar olarak izleyen biri çok şey kaçırır. Daha derine inip isim…devamıSanırım anime izlemeye çok alışık olmadığım için ilk izleyişimde biraz yüzeysel baktım ve bu yüzden filmin vermek istediği mesajların çoğunu kaçırdım.
Animeyi sadece Chihiro’nun ruhlar dünyasına
girip orada yaşadığı maceralar olarak izleyen biri çok şey kaçırır. Daha derine inip isim ve kimlik, açgözlülük, tüketim, yalnızlık ve insanın doğayla ilişkisi üzerinden verilen mesajları fark eden ise çok şey kazanır.
Genel olarak beklentimi karşılamadı. İzlerken sıkıldığım yerler oldu ve final kısmı da beklentimin bayağı altında kaldı. Özellikle Haku’nun hikâyesinin sonunda biraz daha açıklanmasını ve akıbetinin daha net gösterilmesini beklerdim. Yine de animeyi araştırıp üzerine düşündükçe, ilk izleyişimde fark etmediğim birçok anlamını keşfetmek hoşuma gitti.👻🏮
Spoiler içeriyor
İlk başta izlerken “Aha, sıkıcı bir şey geliyor.” diye düşünmüştüm. Nereden bilebilirdim ki sonunda bir ahtapot için ağlayacağımı? My Octopus Teacher benim için beklediğimden çok daha güzel ve etkileyici bir deneyim oldu. Özellikle görselliği inanılmazdı. Sanki Craig Foster'ın yerine ben…devamıİlk başta izlerken “Aha, sıkıcı bir şey geliyor.” diye düşünmüştüm. Nereden bilebilirdim ki sonunda bir ahtapot için ağlayacağımı?
My Octopus Teacher benim için beklediğimden çok daha güzel ve etkileyici bir deneyim oldu. Özellikle görselliği inanılmazdı. Sanki Craig Foster'ın yerine ben geçmişim ve okyanusun, o yosun ormanının içinde yüzüyormuşum gibi hissettim. Normalde deniz ve özellikle okyanus beni korkutuyor. Sanırım bunun en büyük nedeni keşfedilmemiş olması ve içinde ne olduğunu tam olarak bilememek. Buna rağmen belgeseli izlerken korkudan çok merak ve heyecan hissettim. Sürekli “Acaba ahtapota ne olacak?”, “Köpekbalıklarıyla nasıl baş edecek?” diye düşünerek izledim.
Beni en çok etkileyen şeylerden biri de Craig'in ahtapotla kurduğu bağdı. Onu her gün görmeye gitmesi, yaklaşık 300 gün boyunca aynı canlıyı takip etmesi ve zamanla onun davranışlarını, alışkanlıklarını ve yaşadığı dünyayı öğrenmesi gerçekten hayranlık uyandırıcıydı. Özellikle doğanın akışına mümkün olduğunca müdahale etmemesi ve sadece gözlemlemeyi seçmesi bana çok şey düşündürdü. Açıkçası ben olsaydım, onun yaşadığı bazı anlarda bu kadar sabırlı kalabilir miydim bilmiyorum.
Belgeselin sonunda ise hikâyenin sadece bir ahtapot hakkında olmadığını fark ettim. Aslında Craig de bu süreçte kendisini yeniden keşfediyor. Ahtapotun yaşadığı zorluklar, hayatta kalma mücadelesi ve sonunda yaşam döngüsünü tamamlaması onun kendi hayatıyla da bir şekilde paralellik kuruyor. Ahtapotun ona öğrettiği en önemli şeylerden biri, doğanın dışında bir gözlemci olmadığımız; onun bir parçası olduğumuz fikriydi. Craig'in söylediği gibi, mesele sadece doğayı ziyaret etmek değil, kendini onun bir parçası olarak hissedebilmek.
Oğluyla birlikte doğayı keşfetmeye başlaması da belgesenin en sevdiğim taraflarından biri oldu. Craig, oğlunda doğayla geçirdiği zaman sayesinde güçlü bir benlik duygusu ve özgüven geliştiğini, fakat bundan daha önemli olan şeyin nezaket ve yumuşaklık olduğunu söylüyor. Binlerce saat doğayla iç içe olmanın bir çocuğa bunu öğretebileceğini düşünüyor.
Bence bu söz belgeselin vermek istediği mesajın özeti gibi. Doğayı tanıdıkça sadece onun ne kadar güçlü ve vahşi olduğunu değil, aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu da görmeye başlıyoruz. Belki de başka canlıları anlamaya çalışmak, insanın kendisine ve diğer insanlara karşı daha anlayışlı ve şefkatli olmasını sağlıyor.
Ben bu belgeseli izlerken bir ahtapotun hayatını izlediğimi düşünüyordum ama sonunda insan hayatı hakkında da çok şey düşündürdü. Başta “sıkıcı olabilir” diye başladığım bir belgeselin sonunda bir ahtapot için üzülmem, merak etmem ve hatta ağlamam sanırım belgeselin benim üzerimde ne kadar büyük bir etki bıraktığını gösteriyor.
İyi ki izlemişim. 🐙🪼🦑