"Şimdiye kadar sahip olduğum her şeyi bırakıp gidiyordum. Doğduğum köyden uzaklaştıkça kendime yaklaşırım sanıyordum. İnsan köklerinden kurtulunca gökyüzüne daha mı çabuk ulaşır? "İnsan varlığını hissetmediği birinin yokluğuna çabuk alışıyor.."
Spoiler içeriyor
"Yücelerden yücesin Kimse billmez nicesin Nice bilgisizler seni gökte arar Sen inananların gönlündesin.." Deli Dumrul: Gözü kara, yüreği cesur Deli Dumrul’un usulü: Önce meydan okur, sonra bedelini ödetir! Dede Korkut Hikâyeleri: Deli Dumrul'u izlerken en çok dikkatimi çeken şey, filmin…devamı"Yücelerden yücesin
Kimse billmez nicesin
Nice bilgisizler seni gökte arar
Sen inananların gönlündesin.."
Deli Dumrul: Gözü kara, yüreği cesur
Deli Dumrul’un usulü: Önce meydan okur, sonra bedelini ödetir!
Dede Korkut Hikâyeleri: Deli Dumrul'u izlerken en çok dikkatimi çeken şey, filmin Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki Deli Dumrul hikâyesinin ana çatısını neredeyse hiç değiştirmemiş olmasıydı. Tabii bazı sahnelerde modern dokunuşlar ve küçük eklemeler var, ama hikâyenin özü bozulmamış.. Deli Dumrul, kurumuş bir çayın üzerine köprü yapar ve bu köprüden geçenden otuz üç akçe, geçmeyenden ise hem dayak atıp hem de yine otuz üç akçe alan, tüm obanın deyimi ile delilikte mahir biridir. Hatta o kadar çok delidir ki nalcı da çalışırken kendi ayağına nal çakar sjhjh Film boyunca beni en çok güldüren sahneler hiç şüphesiz Deli Dumrul ile Azrail sahneleriydi. Hatta Azrail'e sempati bile duymaya başladım diyebilirim sjsjjs (şakaa) Filme dönecek olursak o dönemde İslamiyet inancı yeni yeni benimsenmeye başlandığı için, Deli Dumrul Azrail’in kim olduğunu tam olarak bilmiyor ve onu kanlı canlı bir insan zannedip, kafa tutup kılıç çekip öldürmek istiyor sjsjss Filmde bu sahneler beni çok güldürdü hjhjj Deli Dumrul'un Azrail'e kılıç çekmesi ile Azrail güvercin kılığına girip uçuyor, Deli Dumrul bunu görünce bütün güvercinlere ok atıyor, hepsini öldürmeye çalışıyor. Azrail'in güvercin kılığına girmesi aynen orijinal hikayesinde olduğu gibi filmde de birebir kullanılmış. Açıkçası kitapta yer alan güvercin kılığına girme motifi ki biz buna halk edebiyatında don değiştirme motifi deriz, filmin bu motifi es geçmeyip kullanması hoşuma gitti.
Deli Dumrul, Azrail’in karşısında en çok Allah’a yalvarıyor, kendi canının bağışlanmasını istiyor. Azrail ona diyor ki, Allah senin duanı kabul etti ama kendi canının yerine başka bir can bulman gerekiyor. Bu sahne ise yine orijinal hikayesinde de geçen " aylanu" geleneğini yansıtıyor. Aylanu geleneği şamanist kökenli bir gelenek olup kendi canının yerine başkasının canının sunulması fikrini içeriyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi o dönemlerde İslamiyet daha yeni yeni benimsendiği için İslamiyet öncesi şamanist unsurlarla islami unsurlar iç içedir; örneğin hem İki rekat namaz kılıp hem de kımız içmeleri gibi... Deli Dumrul tanıdığı herkese gider ama kimse canını vermek istemez. En son anne ve babasına gider fakat onlar da "can tatlıdır oğul derler ve canlarını vermeyi kabul etmezler... Kitapta bu kısımlar biraz hüzünlü gibi anlatılıyordu fakat filminde daha eğlenceli ve mizahi içerikte işlenmiş, şahsen ben izlerken çok eğlendim sjsjss Film ile kitap arasındaki en büyük fark filmde kötü bir deniz korsanı eklenmiş. Kitapta anne ve babanın canı alınırken, filmde anne ve babanın canı alınmıyor; bunun yerine kötü korsanın canı alınıyor ve Deli Dumrul ile sevdiği kızın canı bağışlanıyor. Kitapta tasvir edilen Deli Dumrul karakterini bence Şahin Irmak çok gerçekçi canlandırmış. Deli Dumrul karakteri gözü kara, cesur ve kendi kurallarını koyan biri. Film, onun sert tavrını hem anlaşılır hem eğlenceli hâle getirmiş. Onun dışında filmin jenerik ve geçiş müzikleri güzeldi, o dönemleri iyi yansıttığını düşünüyorum . Kısacası, Deli Dumrul hem mizahı, hem modernleşmeyi, hem sosyal mesajları, hem de kültürel ve tarihî motifleri başarıyla bir araya getiriyor. Film, eski hikâyeyi bozmadan, günümüz izleyicisine hem eğlenceli hem düşündürücü bir hâlde sunuyor. İzleyecek olanlara şimdiden keyifli seyirler diliyorum hoşça kalın. :)
Spoiler içeriyor
Coğrafya Kader Midir? Bence bazı istisnalar dışında, evet, coğrafya kaderdir, ve Maalesef ki çoğu zaman herkes bu kaderden kurtulamaz.. Kader dediğimiz şey, tamamen değiştirilemez bir yazgı mıdır, yoksa bizim ihmallerimizle daha da ağırlaştırdığımız bir gerçeklik midir? Bu filmi izlerken beni…devamıCoğrafya Kader Midir?
Bence bazı istisnalar dışında, evet, coğrafya kaderdir, ve Maalesef ki çoğu zaman herkes bu kaderden kurtulamaz.. Kader dediğimiz şey, tamamen değiştirilemez bir yazgı mıdır, yoksa bizim ihmallerimizle daha da ağırlaştırdığımız bir gerçeklik midir? Bu filmi izlerken beni en çok düşündüren şey bu oldu.. Evet coğrafyayı değiştiremezsin, dağları yerinden oynatamazsın, karın yağmasını engelleyemezsin ama bir köyü, bir kasabayı, orada yaşayan insanları kaderine terk etmek sözde insanlığımızın varsa eğer vicdanı ile ilgili bir şeydir.. Ve bu, "sözde insanlığın vicdanı" bir türlü kabul edemediğim bir şeydir.. Evet coğrafyayı değiştiremeyiz belki ama görünür kılarak bütün imkansızlıkları bir imkana çevirebiliriz bu bizlerin elinde olan bir şeydir.. Yeter ki görmezden gelip sırtınızı dönüp gitmeyelim... Filmde beni en çok etkileyen çocuklardı. Ayakkabısı olmadığı için karda yalın ayak yürüyen, hastalanınca ilaç nedir, doktor nedir bilmeyen, şansı varsa yaşayıp şansı yoksa ölen, hiç portakal yemediği gibi bir tane portakal yiyince iyileşeceğini zanneden çocuklardı.. Eminim ki bu çağda bile hâlâ bu durumda olan birçok belde ve köyler vardır..
Film sadece coğrafyayı değil, kopuk insan ilişkilerini de apaçık bir şekilde gözler önüne seriyor. Özellikle kadınlar… Sürekli susan, başını eğen, konuşamayan kadınlar.. Erkeklerin karşısında varlık gösteremeyen, kendi hayatları hakkında söz sahibi olamayan kadınlar.. Erkekler ise kendi kararlarını alıyor, kendi düzenlerini kuruyor. Kadınlar bu düzenin içinde sadece kabullenmek zorunda kalıyor. Bu sadece bir kültür meselesi değil; bu, bir sessizlik meselesi. Film boyunca hissedilen o ağır suskunluk, aslında her şeyi anlatıyor. Bir de çıkar ilişkileri var. Bir gün bir müfettiş geliyor ve öğretmene Karlar Eridi yollar açıldı artık özgürsün gidebilirsin diyor.. bunu öyle sevinçle söylüyor ki müjdeli bir haber veriyormuşçasına, sanki burası sadece geçici bir durakmış gibi.. müfettiş öğretmenin sevineceğini zannediyor ama öğretmen sevinmiyor.. Karşılaştığı her zorlukta, rahatını düşünüp sen gidersen, ben gidersem, öteki beriki giderse ne olur bu memleketin hali? Ne olur bu gözünüzün içine içine bakan çocuklar hiç düşündünüz mü? Ama ben düşündüm: Ben bir öğretmen olarak o çocukların gözlerinin içine baktıysam bırakıp gidemezdim, benim içim sızlardı! Eğer herkes sadece kendi iş süresine bakıp alacağı paraya bakıp gerisini umursamazsa, o zaman bu düzen nasıl değişecek? Filmde gördüğümüz şey sadece bir köy değil. Aynı zamanda bir terk edilmişlik hali. İnsanların değil, vicdanların terk edilmişliği.
Coğrafya kader olabilir, ama bir yeri kaderine terk edip görmezden gelmek de insanlığa sığmayan bir meziyettir! Ve asıl soru şu: Biz gerçekten her yere ulaşmak, herkese eşit imkân sağlamak istiyor muyuz, yoksa bazı yerleri görmezden gelmeyi mi tercih ediyoruz? Bence görmezden geliniyor Çünkü görmezden gelmek daha kolay.. yok saymak, hiç varolmamışçasına... Sahiden vicdanlarımız olmadan biz gerçekten insan mıyız?
"Allah bu dağları yaratırken, dağlar ağlamış, hem de çok ağlamış. "Bize kim bakacak?" demiş. "Bizi bu kadar karlı, bu kadar ıssız yaratıyorsun, hiç kimse gelmez bu dağlara" demiş. Allah dağlara bizleri göstermiş, demiş ki: "bunlar çaresizdir, hiç çareleri yoktur. Bunlar burada oturur size bakar." demiş..."
"Nerden geldiğini, niçin geldiğini hiçbir işine yaramayacağını bildiği için hatırlamayan, hatırlamak istemeyen ben, ola ki bir gün burda kendimi ararken başkalarını bulacağım.."
Spoiler içeriyor
"...insanların gözünden uzaklaşmak ve sonsuza dek kaybolup gitmek istiyorum.." *Yemyeşil umutların, hor görülen ufukların, kaybedilen zamanların, bitmeyen zulüm çarklarının, ama asla sönmeyen bir inancın hikâyesi... Kitabı okuduğum süre zarfında "insan olmanın" verdiği dayanılmaz acılarla cebelleştim bir süre.. "İnsan olmak" kanıma…devamı"...insanların gözünden uzaklaşmak ve sonsuza dek kaybolup gitmek istiyorum.."
*Yemyeşil umutların, hor görülen ufukların, kaybedilen zamanların, bitmeyen zulüm çarklarının, ama asla sönmeyen bir inancın hikâyesi...
Kitabı okuduğum süre zarfında "insan olmanın" verdiği dayanılmaz acılarla cebelleştim bir süre..
"İnsan olmak" kanıma dokundu! Sonra da "insan olmanın" çaresi yok diye düşündüm. Evet, Allah kahretsin ki "insan olmanın" bir çaresi yoktu.. İnsanlar hiçbir zaman var olmamalıydı, var olmuşlarsa da ebediyen cehennemin dibinde kalmalıydılar.. Neden biliyor musun insanoğlu? Çünkü sen, bir ağaca toprağından, köklerinden ayrılıp bir kuş olup uçmayı düşündürdün! Sen, bir ağaca sırf ateşlerde yanmamak için ; kapı, pencere ve masa ayağı olmayı hayal ettirdin! Ve yine sen insanoğlu sen, insanlar üzerinde çirkin- güzel ayrımı yaptığın gibi sırf kambur, yaşlı, bir işe yaramaz diye zavallı köknarın ağlamasına bile izin vermeden hunharca katlettin.. Bir ağacın düşüncesinden de duygusundan da merhametinden de yoksunsun sen insanoğlu..! Köklerinden ayırıp canını aldığın o ağaç, istemeyerek de olsa senin darağacın olup canını aldı. Sen birilerinin canını almaya utanmadın ama o ağaç, darağacı olmaktan, dallarında senin kanının olmasından utanarak sonunda kendi kendini çürütüp ateşlerde cayır cayır yanmak için bir odun parçası olmaya karar verdi... Görüyor musun, bir ağacın utanma duygusundan bile mahrumsun sen! Duyuyor musun insanoğlu? Sözde "insanlığının" selası okunuyor! Başımız sağ olsun!
"Eeey ağaçlar!"
"Eeey gürgenler, çamlar, köknarlar ve meşeler! Duyuun beni ey dağlar taşlar!
Duy beni dağ sümbülü!
Duy beni eey ormanın kuytusunda gezinen yalnız böcek! Duyun beni eey gökyüzünü derinleştiren kuşlar! Duyun ve bundan böyle bir darağacı olarak bilmeyin beni!
Eğer Beş parmak Dağları'nın ardındaki düzlükte kuru bir dalım kalmışsa, artık ben bir gürgen dalıyım!"
Spoiler içeriyor
"İnsan hiçbir şeyden ölmüyor ; bak, ben de sevinçten ölmedim nitekim." AŞK ÜÇGENİ NOT : İnsanların dünyanın düz olduğuna ve kutsal parşömen kağıdına el yazısıyla yazılmış tanrı gerçeğinin kategral kütüphanesinde saklı olduğuna inandıkları karanlık ve ürkütücü bir çağ. Modern düşüncelerin…devamı"İnsan hiçbir şeyden ölmüyor ; bak, ben de sevinçten ölmedim nitekim."
AŞK ÜÇGENİ
NOT : İnsanların dünyanın düz olduğuna ve kutsal parşömen kağıdına el yazısıyla yazılmış tanrı gerçeğinin kategral kütüphanesinde saklı olduğuna inandıkları karanlık ve ürkütücü bir çağ. Modern düşüncelerin kilise tarafından yasaklandığı bir dünya. Matbaa harfleriyle yazılmış bir tek sayfa için bile ölüm cezası verilen bir dünya...
*Kitap ile ilgili yapmış olduğum bir kaç araştırmaya göre kitabın asıl ismi Notre Dame' de Paris şeklindeymiş. Türkçeye tercüme edilen adıyla Notre Dame'ın Kamburu Hristiyan Avrupa kültürünün ürünüdür. Romana ismini veren kambur Quasimodo' dur. Quasimodo kelime anlamıyla "yarım, yamalak" anlamına gelmektedir. Quasimodo'ya bu ismi veren rahip Claude Frollo adında bir papazdır. Papaz ona Quasimodo ismini vererek bir yandan onu kabullenirken diğer yandan kelime anlamıyla onu ötekileştirmektedir. Quasimodo tamamlanmamış bir taslaktır. Zaten öteki olan tam değildir eksiktir ve bu eksik onun varoluşuna ilişkindir. Bir şeye isim koymak onu diğerlerinden başkalaştıran ya da ayırt eden özelliklerini saptamak bir anlamda onu özelliştirmek demektir. İnsanoğlu, kavramlardan ve kategorilerden yola çıkarak, hükmetmek istediği gerçeği düzene sokar.Quasimodo daha kundaktayken bile, fiziksel görünümünden dolayı, Yunan mitolojisindeki Cehennem nehirlerinden birisi olan "Phègèto nehrinin kıyısında bulunmuş, bakmanın bile günah olduğu bir hayvan, bir canavar, bir Yahudiyle bir domuzun çocuğu olarak görülmüştür. Herkesin Quasimodo'yu dışlamasına ve iğrenmesine rağmen, Claude Frollo'nun merhamet duyguları kabarmış ve onu evlatlık olarak almıştır.
*Romanda çatışmalar romanın ana karakterlerinden olan Esmeralda adında güzel çingene kızının etrafında şekillenir ve bir aşk üçgeni vuku bulur. Bu aşk üçgeninde Esmeralda çapkın, ayran gönüllü bir subayı saf ve temiz duygularla severken ; kilisenin papazı ise papazlığın getirdiği bir takım kurallardan ve bir çingene kızına aşık olmaktan utandığı için Esmeralda'yı gizlice sinsi ve şehvet duygularıyla sevmektedir. Quasimodo ise Esmeralda'nın kendisinden iğrenip korktuğunu bilse bile onu kendi canına kıyacak kadar çok sevmektedir.. Romanda Quasimodo'nun çirkin olması Esmeralda'nın ise güzel olması bana bir parça Güzel ve Çirkin masalını anımsatsa da bu hikâyenin sonunda Quasimodo yakışıklı bir prense dönüşmedi. Çünkü çirkin yaratılmak Quasimodo'nun kaderiydi, aynı zamanda ölmekte onun kaderiydi...
*Bana göre romandaki kilise papazı Esmeralda'yı saplantılı olarak sevmektedir ya da hiç sevmemektir. Sevdiğini sanmış da olabilir, bilmiyorum. Kilise papazı kendini bildiğinden beri papazlığın getirmiş olduğu bir takım gereklerden ötürü hep kadınlardan uzak durmuştur ve kendini şehvet duygularından arındırmak için çeşitli şeylere uğraşmıştır fakat kendi içinde bastırdığı bu amansız şehvet duygusuna daha fazla direnemeyip sonunda teslim olmuştur. Doğru ya insan bastırdığı duygunun eseri olurmuş...
*Romanın sonunu yazmak istemiyorum. Orası da siz değerli okuyucuların merakına kalsın. Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
(Victor Hugo Bey duymasın ama ilk 150 sayfa pek keyifli değil gibi geldi bana izlemek isteyenler filmini izleyebilir fakat filmi kitaptan biraz farklı) :)
"Büyüdün. Düşlerinle yaşadıkların sürekli olarak birbirinden uzaklaştı. Düşlerin eskiye bağlıydı. Yaşam ise hep bugündü. Tedirginliğin, kendini köksüz duyuşun, yalnızlığı sevişin bundan olsa gerek.. Yumuşak ilişkiler kuruyorsun. Ama kimse seninle dost ve sevgili olamıyor. Delinmez, katı bir Tuğrul'la karşı karşıyalar.."
"İnanmıştım ve bununla mutluydum. Sen inancımı ve rahatımı alıp götürdün. Şimdi geriye hiçbir şeyim kalmadı ve mutsuz ölüyorum çünkü bana anlattığın şeyler kaybettiklerimin yerini doldurmuyor."
İyi ki kurgusal bir karaktersin Behiç! Seni insan suretinde izlemek bile midemi bulandırdı. Adın batsın e mi sinir oldum sjhjh BELMA : Bu gece değilse de yarın tuzağına o kız da düşecek, bizler gibi, benim gibi! BEHİÇ: Öfkeli, kıskanç ve…devamıİyi ki kurgusal bir karaktersin Behiç! Seni insan suretinde izlemek bile midemi bulandırdı. Adın batsın e mi sinir oldum sjhjh
BELMA : Bu gece değilse de yarın tuzağına o kız da düşecek, bizler gibi, benim gibi!
BEHİÇ: Öfkeli, kıskanç ve dengesizsin. Hiçbirinize tuzak kurmadım, kendiniz düştünüz kucağıma.