“Seni diğerlerinden farksız yapmaya çalışan bir toplumda, kendin olarak kalabilmek savaş ister. Bu bir başladı mı, hiçbir zaman bitmez ve bu yolculuğa çıktığının farkında olan kişi savaşçıdır.”
Zarafeti Paris’le ilişkilendiren Balzac’ı okuduktan sonra bu filmi sonunda açıp izlemek istedim. Şimdi ise ‘Si Tu Mais Ma Mere’ eşliğinde yorumluyorum.. Uzun zamandır bi’ filmden bu kadar keyif almamıştım. Paris sokaklarının romantik havası, 2010 kadrajı, 1920’ler ve 1890’lar.. Çehreleri bu…devamıZarafeti Paris’le ilişkilendiren Balzac’ı okuduktan sonra bu filmi sonunda açıp izlemek istedim. Şimdi ise ‘Si Tu Mais Ma Mere’ eşliğinde yorumluyorum..
Uzun zamandır bi’ filmden bu kadar keyif almamıştım. Paris sokaklarının romantik havası, 2010 kadrajı, 1920’ler ve 1890’lar.. Çehreleri bu döneme ait olmayan oyuncular: Marion, Adrien, Audrey… Çalan müzikler ve müziklerin ambiyansa etkisi. Sinematik sahneler.. Hah birde “Ben bu çağa ait değilim!” İddiasında bulunan yazarımız Gil. Zaman zaman düşünmüşümdür bu senaryoyu zihnimde. Eski zamanlara gitsem nasıl olurdu acaba, bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum en azından Gil gibi düşünen güruh bir defada olsa düşünmüştür bunu. Aslında Paul’dan her ne kadar nefret etsem de şu söylediği acı ama gerçekti: “Mesele şu ki nostalji inkar demektir. Şimdiki acı veren zamanın inkarı.” O sebeple Gil ve tüm bu çağa ait olmadığını düşünen topluluk, gerçeklerin inkarı peşindeyiz..
Paul: Nostalji acı dolu bugünün inkarıdır.
Inez: Gil tam bir romantik. Yani, sürekli bir inkar hali içinde yaşamaktan fazlasıyla mutlu olurdu.
Paul: Bu yanılgının adı da Altın Çağ düşüncesi. Farklı bir zaman diliminin içinde yaşadığımızdan daha iyi olduğu yanılgısı, günümüzle başa çıkmakta zorlanan insanların romantik hayal gücündeki bir kusurdur.
Bu konunun her döneme ait bir problem olması teması çok güzel işlenmişti. Kişi bulunduğu zamanın güzelliklerini yaşarken nedense fark edemiyor. Daha önceki yaşam daha güzel geliyor. Bir ihtimal daha var, dünya gittikçe kötüleşiyor ve bizim atalarımız kendi çağını öyle güzel anlatıyor ki imreniyoruz. Yine de Gil’ in Adriana’nın teklifine o dönemde antibiyotiğin bulunmamasından dolayı gelmek istememesi çok hoş ve gerçek bir detaydı:d
İlk sahnelerden dolayı filmin bu noktaya varacağını sanırım tahmin edemezdim. Minik bir eleştirim olacak bence Gabrielle karakteri ile Inez karakteri yer değiştirmeliydi. Çünkü Rachel McAdams (Inez) ve Owen Wilson (Gil) gerçekten çok yakışıyorlardı. Gabrielle’yi çok sevemedim. Yine de yağmurda ıslanma sahneleri gerçekten çok güzeldi. Doğru insanı bulmasıyla giren şarkı.. Yüzümde kocaman bir gülümseme..
Yine de doğru bulmadığım şeyler Gil’in aldatmasını güzellemek için Inez’i olabildiğince kötü gösterme çabaları. Bu detaya gerek var mıydı, bilmiyorum. Inez’in bu tavırlarını izleyeceğimize biraz keşke Adriana ile izleseydik. Ah Adriana.. Zarafetin vücut bulmuş hali..
Benim en sevdiğim film Before Sunrise. Ve gerçekten hiçbir şey yapmadan sadece yolda sohbet ederek geçirilen sahneleri gerçekten çok sevdiğimi bir kez daha bu filmle fark ettim. Bu filmi bir kez izlemekle yetinmeyeceğimi belirtmeliyim.
“Bence gerçek aşk ölüm ile bir ateşkes yaratır. Tüm korkaklık sevgisizlikten, sevgisizlikte ondan.”
Kitabın girizgahı beklenmedik bir şekilde ilgimi çekti ve bir çırpıda bitiriverdim. Balzac, modern adetlerin üç tür insanı vücuda getirdiğini savunuyor. Bu insanlar; Çalışan insan - Faal yaşam Düşünen insan - Sanatçı yaşamı Hiçbir şey yapmayan insan - Zarif yaşam Çalışan…devamıKitabın girizgahı beklenmedik bir şekilde ilgimi çekti ve bir çırpıda bitiriverdim. Balzac, modern adetlerin üç tür insanı vücuda getirdiğini savunuyor. Bu insanlar;
Çalışan insan - Faal yaşam
Düşünen insan - Sanatçı yaşamı
Hiçbir şey yapmayan insan - Zarif yaşam
Çalışan insanları zavallı garibanlar olarak nitelendirip hayatın onlar için ekmek kutusu, zarafetin ise bir sandıkta yıpranmış giysilerden ibaret olduğunu düşünüyor.
“İstirahat medeni insanların hedefidir, tıpkı vahşilerde olduğu gibi.”
“Çalışmaya alışkın bir insan zarif bir yaşamı anlayamaz.”
Çalışan insanların yanısıra sanatçı yaşamını oldukça yüceltir Balzac, sanatçının her zaman mükemmel olduğunu, kendine ait bir zarafetinin olduğunu çünkü onunla ilgili her şeyin onun zekasını ve yüceliğini yansıttığını ileri sürer.
“Bir sanatçı istediği gibi yaşar ya da… yapabildiği gibi.”
Sıra zarif bir yaşamı özetlemeye geldiğinde ise şu tanımlamaları yapar:
“Zarif bir yaşam, görünür ve maddi yaşamın mükemmelleştirilmesidir.”
“Kişinin servetiyle kendisini nasıl onurlandıracağını bilmesidir.”
“Akıllı bir insanın gelirini harcama santıdır.”
“Çünkü yetenek, güç ya da parayla kendilerini yönlendiren insanların ilkeleri ve yaşamları, sıradan ayak takımının yaşamına hiçbir zaman benzememiştir.
Ve hiç kimse sıradan olmak istemez.”
“Çünkü düşünceyle silahlanmış kişi,zırhlar içindeki şövalyelerin yerini alır.”
Balzac, kapanışı zarif bir yaşamın gerekliliklerinden olan ilkelerden bahseder:
“Zarafetin kurucu ilkesi birliktir.”
“Birlik ise temizlik, ahenk ve nispi basitlik olmadan mümkün değildir.”
“Zarafetin en temel etkisi kişinin cimriliğinin gizlenmesidir.”
“Tutumluluğu ortaya çıkaran herhangi bir şey zarafetten uzaktır.”
“Eğer kişi, arzularını gücüne göre ölçerse, kendisini alçaltma korkusu olmadan kendi dünyasında kalır. Konfor bilinci diye adlandırabileceğimiz bu güvenlik eylemi bizleri kötü bir şekilde anlaşılan kibrin kargaşasından koruyacaktır..”
“Zevk sahibi insanlar sahip oldukları her şeyin keyfini çıkarmalıdır.”
“Zarafetin olmazsa olmazı bakımdır.”
“Lüks zarafetten daha ucuzdur.”
“Zarif yaşam kendine saygısının ustalıklı bir gelişimi ise çok fazla gösteriş de beraberinde bir laf kalabalığı getirir.”
“Süslemelerin bolluğu amaçlanan etkinin tam aksini kamçılar.”
“Kininin sadece zamandan keyif almayı değil, zamanı son derece yüksek fikirlere göre kullanmayı öğrenmesi gerekir.”
“Bu manyetik güç zarif yaşamın büyük amacıdır. Bunu ele geçirmek için her şeyi denemek gerekir; ama başarılı bir sonuca ulaşmak her zaman zordur, çünkü başarıya yol açan güzel bir ruhtur. Mutlu olanlar bunu yerine getirenlerdir! Her şeyin bize, doğaya ve insanlara arzıendam etmesi ne güzel!…”
“Giyinmek toplumun kendini ifade etme biçimidir.”
“Giyim düşünceyi yönlendirdiği için zarif yaşamı belirler ve onun üstünde saltanat sürer.”
Ve şöyle bitirir Balzac kitabını..
“Kadınlar kusurların onlara avantaj sağladığını ne zaman anlayacaklar! Mükemmel erkekler veya kadınlar en yararsız yaratıklardır.”
“Sökük bir talihsizlik, leke ise bir kusurdur.”
Bu kitabı Üsküdar’da bir sahaftan aldım. Ecehan Çetin’e aitmiş kitap. Böyle daha önce okunmuş ve beğenilen kısımların altı çizilmiş kitapları okumak bana ayrıca bir haz veriyor doğrusu. Alıntı yapmakla yetineceğim. Bir de müzik önerisi.. Müzik: Dragon - Büşra Kayıkçı (bu…devamıBu kitabı Üsküdar’da bir sahaftan aldım. Ecehan Çetin’e aitmiş kitap. Böyle daha önce okunmuş ve beğenilen kısımların altı çizilmiş kitapları okumak bana ayrıca bir haz veriyor doğrusu.
Alıntı yapmakla yetineceğim. Bir de müzik önerisi..
Müzik: Dragon - Büşra Kayıkçı (bu yıl en fazla dinlediğim parça olur kendisi)
“Akmayan gözyaşları kalpte birikirler, zamanla kabuk tutarlar ve kirecin çamaşır makinesini tıkaması gibi kalbi tıkayıp felç ederler.”
“.. Herkes en iyi tanıdığı dünyadan esinlenir.”
“Senin yaşında, insanın içinde derleyip toplayacağı çok şeyi, tasarıları vardır ve bu tasarılarda güvensizlikleri. İnsanın bilinçsiz yanının bir düzeni ya da açık seçik bir mantığı yoktur; kişi, günlük dertlerin şişmiş, biçimsizleşmiş kalıntılarıyla en derin amaçları birbirine karıştırır.”
“Sevgiye tembellik yakışmaz, onu dolu dolu yaşamak için kararlı ve güçlü devinimler gereklidir. “
“Ama güçlü olabilmek için insanın kendini sevmesi gerekir; kendini sevebilmek için de insan,kendini derinlemesine tanımalı, kendi adına her şeyi,en gizli,kabullenmesi en zor şeyleri bilmelidir.”
“Ben yavaş yavaş kendime değişik bir boyut yaratırken, o elleri başının üzerinde kımıldamadan duruyor ve dünya başına yıkılsın diye bekliyordu.”
Ecehan beyin sevdiği kısımlar:
“Anlayış ve yüzeysellik yaşla değil herkesin hak ettiği yolla ilgilidir.”
“Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun mokasenlerinde yürü.”
“Anlayış bilgiçliğin kibriyle değil, alçakgönüllülükle doğar.”
“Var olan tek gerçek ve inanılası öğretmen, insanın kendi vicdanıdır.”
“Ölüler yokluklarıyla değil,daha çok -onlar ve bizler arasında- söylenemeyenler yüzünden acı verirler.”
“Yalnızca acı insanı geliştirir, diyordu. Ama acıyla göğüs göğüse gelmelisiniz, kaçmaya ya da ağlayıp sızlanan kaybetmeye mahkumdur.”
“Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur. İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli savaştır.”
***
“Ve sonra, önüne pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle. Dur sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git.”
Bu kitabı bana çok sevgili arkadaşım İrem aldı. Beraber okuruz diye kendine de bir tane almış. Burdan ona sonsuz sevgilerimi sunuyorum… Sınavım açıklanmış ve kaldığımı öğrenmiştim. Yeni bir maratona hazırlık yapıyordum ama kendime 1 ay tatil vermek istedim. Tabii tatilin…devamıBu kitabı bana çok sevgili arkadaşım İrem aldı. Beraber okuruz diye kendine de bir tane almış. Burdan ona sonsuz sevgilerimi sunuyorum…
Sınavım açıklanmış ve kaldığımı öğrenmiştim. Yeni bir maratona hazırlık yapıyordum ama kendime 1 ay tatil vermek istedim. Tabii tatilin sonuna geldik o sırada da Ağrı’da yaşayan ablam beni 1 aylığına yanına çağırdı. Rüşvet olarakta “Kars’a da gideriz bak.” dedi. Amaannn ne de olsa çalışmak için 5 ayım daha olacak diye düşünüp teklifi kabul ettim. Yanımda götürecek kitap ararken ne zamandır ertelediğim bu kitabın arkasını okuyunca Kars’ta kitabını tamamlamak isteyen bir yazarın yaşadıklarını anlattığını gördüm ve dedim ki bu kitabı okumak için daha iyi bir fırsatım olamaz!
Başlarken aslında sıradan bir kitaptı sonra Zencefil nam Şekerbaz ve Gülbadem’in maceralarına evrildi. Osmanlı dönemine ışınladık bi anda. O zaman kitap benim için çok başka bir boyuta evrildi. Okumaktan tarifsiz bir zevk aldım. Kulak içi şeklinden mizaç analizi, müzik makamları bunlar benim bayılacağım şeylerdi ve tabi renkler.. Gülbadem ile bende orada bi yerde masada oturdum. Konuşmalara bende katıldım. Kitabı okurken birsürü insanla tanıştım aslında. Okurken akışa odaklandım. Yazarın bu kadar genç bir yaşta bu kitabı yazmış olmasıyla “Acaba gerçekten yaşlıca bir papağan mı tüm bunları yazmasına sebep oldu?” diye düşünmedim değil:d Sonunu açıkçası çok beğenmedim ama bu beklentiyle okumamıştım zaten.
Eğer Osmanlı zamanlarına merakınız varsa nostaljiyi bünyesinde barındıran bu kitabın sizi zaman makinesiyle o zamanlara ışınlamasına izin verin derim..
Ha birde yazar ile müzik zevklerimizin ortak olması beni çok keyiflendirdi. Şarkılardan bahsettiğinde o şarkıyı açarak okumaya devam etmek ayrıca bi keyifliydi:)
En bi sevdiğim ise :
Le bien et mal - Souad Massi
Birde Le vent nous portera
Yazımın devamında ise haddini aşan miktarda alıntı göreceksiniz. :)
♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡ ♡
“Aşk bilmediğin bir dili mucizevî bir şekilde anlamaktır.”
“Şu beli kırılasıca belirsizlikler! Umutla felaketi nasıl da aynı ipte tutuyorlar!”
“Esasen unutmakta zorlandığı şey bir insan veya herhangi bir anı değil; geride kalan hayatının içindeki mutlu kısımlardı.”
“Halbuki daha geçen hafta kendimi öldürmekle, kendimi yeniden ve hatta delicesine sevmek arasında kararsızdım.”
“İnsan içindeki ve dışındaki boşlukların arasında kalınca yok oluyor.”
“Gözleri terk edilmiş bir evin açık pencerelerini andırırdı hep. Gülünce perdeler uçuşurdu boşlukta. Bense onu nefes almadan izlediğim saatler boyunca, gözlerine sızmak için küçücük bir çatlak arar dururdum.”
“Ruh dediğin iğne deliğinden geçecek kadar ince, dünyanın tüm güzelliklerini içine alacak kadar geniş olmalıdır.”
“Kalbindekilerden kim mesul olabilir ki?”
“Çünkü biz insanız; zayıfız, riyakârız, korkağız, alçağız!”
“Kaderini tayin etmek elinde olsaydı nasıl bir alemde yaşamak isterdin?”
“Kimde kaybolduysan onda ara kendini.”
“Yolunu bulmak için pusuladan medet umma. Müstakim ol yeter! Müstakim olan kaybolmaz. Kaybolsa dahi Allah’ta kaybolur.”
“Gözlerimi onun üstünde unutmuş olabilirdim..”
“Senin haline ben bu cüzi irademle merhamet ediyorsam, düşün ki ‘O’ külli iradesiyle nasıl merhamet duyuyordur, ya da duyacaktır..”
“Bir şeyleri beklemeye başladım. Neyi, neden beklediğimi düşünürken aslında hiçbir şeyi, hiçbir zaman beklemediğimi anladım. Zaten dünyaya gelmeden önce, o sonsuz boşlukta yeterince beklerken olup bitmişti her şey. Yaşamak, âdemoğlunun gönlü olsun diye var edilmiş den önce, o sonsuz boşlukta yeterince beklerken olup bitmişti bir teferruattı. Ama beynimi tekmeleyen, doğmak isteyen fikirler olduğunu seziyordum. Kendim olabilmek için ne çok kişi oldum bir bilsen. Şu an bile olmak istediğim ya da istemediğim insanların toplamıyım belki de.”
"Bu kadar çabuk unutmamız, her şeyi bu kadar çabuk unutmamız rezilce... Biz, en başta sessizliği unuttuk! Sessizlik denen hazineyi konuşarak israf ettik. Kendimizi şerh etmeyi unuttuk.
Yaradan'ın nezdinde kimsenin üvey kul olmadığını unuttuk. Cennet diye diye, huri diye diye, aşkı unuttuk! Allah'ın insanı yaratması başlı başına bir davetti zaten aşka... Bunu unuttuk. Yaradan'ı sevmek, onun yarattığı meczubu da, dilenciyi de, günahkârı da sevmekle mümkün olur. Bunu da unuttuk. Tüm yolların aynı yere çıktığını, çırpınıp dursak da ölümün duvarını aşamayacağımızı unuttuk.
“Ölmeden önceki son saniyede tüm hayat gözünün önünden geçermiş. Her şeyden önce o bir saniye falan değil. Bir zaman okyanusu gibi, sonsuza dek uzanıp gidiyor. Benim için, izci kampında sırt üstü uzanıp kayan yıldızları seyretmekti. Sokağımızdaki ağaçların sarı yapraklarıydı. Büyükannemin…devamı“Ölmeden önceki son saniyede tüm hayat gözünün önünden geçermiş.
Her şeyden önce o bir saniye falan değil.
Bir zaman okyanusu gibi, sonsuza dek uzanıp gidiyor.
Benim için, izci kampında sırt üstü uzanıp kayan yıldızları seyretmekti.
Sokağımızdaki ağaçların sarı yapraklarıydı.
Büyükannemin elleri ve parşomene benzeyen derisiydi.
Ve kuzenim Tony'nin gıcır gıcır Firebird'ünü ilk görüşümdü.
Ve Janie.
Ve Janie.
Ve Carolyn.
Sanırım başıma gelen şey için fena halde kızabilirdim ama dünyada bu kadar güzel şey varken kızgın kalmak oldukça zor.
Bazen hepsini bir anda görüyormuşum gibi geliyor ve bu çok fazla.
Kalbim patlamaya hazır bir balon gibi duruyor.
Sonra sakinleşmeyi hatırlıyorum, tutunmaya çalışmaktan vazgeçmeyi.
O zaman yağmur gibi üstümden akıp geçiyor.
Ve sonsuz bir minnet duyuyorum küçük, aptal hayatımın her bir anı için.
Eminim neyden bahsettiğim hakkında hiçbir fikriniz yok.
Ama merak etmeyin.
Bir gün anlayacaksınız."
Filmi geçmiş yıllarda izleseydim belki de bunların bir gün gerçek olacağına asla inanmak istemezdim. IMDB yüksekliğinin ve aldığı ödüllerin sebebi de 12 yıl önce çekilen bir film olması diye düşünüyorum. Şimdiki şartlarda bu filmi izlemek oldukça sıkıcı çünkü günümüz dünyası…devamıFilmi geçmiş yıllarda izleseydim belki de bunların bir gün gerçek olacağına asla inanmak istemezdim. IMDB yüksekliğinin ve aldığı ödüllerin sebebi de 12 yıl önce çekilen bir film olması diye düşünüyorum. Şimdiki şartlarda bu filmi izlemek oldukça sıkıcı çünkü günümüz dünyası maalesef filmin yansıması haline gelmiş durumda. Açıkçası şunu söylemeliyim ki film beni bunalttı. Böylesine etraftaki her şeyin minimalist hale gelmesi tek tipleşmesi… insanların kıyafetleri, ofis düzeni, evlerin boşluğu, hep açık ve aynı renklerin kullanması. Sanki ana karakter Theo ortamda kaybolmasın diye ana renklerde giydirilmiş. Ben maksimalist ve gelenekçi, günümüz dünyasına ayak uyduramayan vintage geleneğini sürdüren bir insan olarak bu filmden nefret ettim. Çünkü gerçekleri böylesine suratıma çarpması benim ise ısrarla gerçeği görmek istememem durumu arasında adeta yalpalandım.
Kabul etmek istemiyorum; bu kadar faydacı bir insan olmak ve işlemeleri, motifleri, renkleri bile gereksiz görmek hassasiyetten uzak olmak insanı robotlaştırmıyor mu? Şimdi sosyal medyaya baktığınızda herkesin evinin de aynı ton ve aynı şekilde dekore edildiğini ve insanların da hep aynı şekilde giyindiğini görmek bana ızdırap veriyor. Sıklıkla eskileri anıyorum, etnik desenleri seviyorum, eski şarkıları seviyorum. Evim rengarenk olsun istiyorum, etnik desenli halılara yer vereyim belki de dantellere.. Şimdi listelerde ilk sıralarda bile yapay zekanın ürettiği şarkılar var. Bunu kabullenmek bana çok zor geliyor. “Eylülzede” şarkısının yapay zekadan üretildiğini duyduğum anda onu dinlemeyi bıraktım. Bunu anlayamadığım için de kendime kızdım. Reelsler bile yapay zekadan yapılıyor artık. Robotlaşıyoruz. Yapay zekanın her işimizi kolaylaştırması bizi robotlaştırıyor. Emekten uzaklaşıyoruz çabadan, zamanımızı bile vermek istemiyoruz. Her şeyi hızlıca tüketmek istiyoruz. YouTube bile x4 hız özelliğini getirdi. Her şey hızlı olsun da daha fazla reels, TikTok, shorts kaydıralım. Hayır!
Neden böyle olduk? Bu sistemin bir parçası olmak istemiyorum. Kendimi bu çağa bile ait hissetmiyorum.
Filmde apaçık bir şekilde hissettiğim şey şuydu. Acizliğimiz! İnsanoğlu ne kadar aciz! İnsanoğlu kendi ürettiği bi şey tarafından yönetiliyor. İnsanın sıkı sıkıya inandığı değerleri olmazsa inançları olmazsa bu dünyada yaşamaya değer bir şey kalır mı? Filmde bir replikten bahsetti ana karakter “Hissedebileceğim her şeyi hissettim.” Böyle bir şey mümkün olabilir mi? İnsan bu dünyadaki en kutsal varlıktır. Tüm dünya ise insan için yaratılmıştır. Bizi sadece bu zırvalıklara inandırıyorlar. Bizi sosyal medyaya bağımlı hale getiriyorlar. Bizde aptallaşıyoruz. Şikayet ettiğimiz her şey aslında bizim seçimimizdir. Kendi değerlerimizin farkına varmak bizim elimizde, acizliğimizin farkında olmak ancak yaratıcının karşısında gereklidir. Onun dışında insan enaniyet illetine bulaşmadan değerlerinin farkında olmalı, bu düzenin kendisini yönetmesine dur demelidir.
İran kültürüne meraklı biri olarak şunu söylemeliyim ki bu film İran sinemasını yansıtmayan bir filmdi. IMDB puanının gereksiz fazla olduğunu düşünüyorum. Evet, genellikle İran filmleri yavaş ilerler ama o yavaşlığın içinde akış vardır bu sebeple izlerken sıkılmayız. Fakat bu filmde…devamıİran kültürüne meraklı biri olarak şunu söylemeliyim ki bu film İran sinemasını yansıtmayan bir filmdi. IMDB puanının gereksiz fazla olduğunu düşünüyorum.
Evet, genellikle İran filmleri yavaş ilerler ama o yavaşlığın içinde akış vardır bu sebeple izlerken sıkılmayız. Fakat bu filmde bazı sahneler gerçekten ilerlemedi. Sistem eleştirisi yapılan yerler konunun bağlamını bozan cümle gibiydi. Bunun daha cesurca yapıldığı ve insanların duyarlılığını arttıran İran filmleri izledim. Bu filmde ise Amerikalıların baskısı altında çekilmiş gibi gereksiz bir kültürden uzaklaşma vardı. Modernleşme adı altında yapılan bu filmler malesef bana iğreti geliyor. Ben İran filmlerinin, kültürü olduğu gibi yansıtan bunu yaparken sinematik görseller kullanılan ve başlarda sinirimi bozsa da belirsizlikle bitmesi ile İran filmi niteliğini kazanacağını düşünüyorum.
Filmin içeriğinden bahsedecek olursam, Mahin karakteri ile yalnızlık teması işlenmiş. Her şeyden bağımsız insanın kendine yapacağı en büyük kötülük yalnızlık gerçekten. Elde olmayan sebeplerle yani yaşlanınca buna mahkum olunması ise hayatın gerçeklerinden. Bu sebeple sanırım uzun uzun yaşamak istemem.
En üzücü olan şey filmde kullanılan repliklerden Mahin’in sabah çalan telefona “Ne var, yaşıyorum merak etme.” Tarzındaki cümlesiydi. İnsanların gözünde “aman yaşasın tadımız kaçmasın” rolünde biri olmak çok üzücü. Bu dile getirilmese bile böyle işte.
Filmde çalan müzikler çok hoştu bazılarını listeme ekledim. İran, Azeri ve Arapça şarkılara karşı zaafım var. Bir gün mutlaka evime pikap alıp bu şarkılar eşliğinde sarı loş ışıkta hayat arkadaşımla sohbetler edeceğim.
Filmdeki bahçe ortamını çok sevdim, Faramarz karakteri ile bahçenin aydınlatılması detayı hoşuma gitti.
Biraz kafama göre bir yazı oldu, eskiden daha uzun soluklu ve analizli yazıyordum bir süredir bunu yapamıyorum. Geri başlamaya çalışacağım.
Bu filmi sırf ilk sahnesinden dolayı yargılayıp yıllarca izlemedim. Gerekçem ise “ben müzikal sevmem ki” idi. Sonra dünyada izlenmedik pek az romantik temalı film bırakınca bu filmi artık izlemem gerektiğini düşünüp öylesine bir öğleden sonra vaktinde açtım. Hayır hayır, nasıl…devamıBu filmi sırf ilk sahnesinden dolayı yargılayıp yıllarca izlemedim. Gerekçem ise “ben müzikal sevmem ki” idi. Sonra dünyada izlenmedik pek az romantik temalı film bırakınca bu filmi artık izlemem gerektiğini düşünüp öylesine bir öğleden sonra vaktinde açtım. Hayır hayır, nasıl bu kadar geç kalmışım filan demeyeceğim. Öğrendim ben artık yanlış zaman diye bir şey olmadığını. Her vuslat vaktine esirdir çünkü. Bu filmde öyle bir etki oluşturdu bende. Müziği yıllarca sağda solda çok fazla duydum. Yani kulaklarım oldukça aşinaydı bu ritme, yine de filmde her şey sona ererken farklı ihtimaller penceresinde çaldığında, benim için zaman durmuştu. Nedendir bilinmez duygularıma hakim olamadım. Birkaç gözyaşına izin verdim yanaklarımdan süzülmesi için. Bir sebebi de yoktu. Mutlu sonlu filmlerin çok hatrı sayılmazdı evet ama böyle bitse olmaz mıydı. Benim için film Seb’in Seb’s te Mia karşısındayken sadece ikisine ait o müziği çaldığında zihninde dönen ihtimaller silsilesinde bitti. Kim ne derse desindi. Filmler daima mutlu sonla bitmeliydi..
Normalde günümüz zamanında çıkan düşük IMDB’li olduğu film afişinden belli olan filmleri izlemek pek tercihim değildir ama film setinde bulununca acaba filmde bulunduğum sahne var mıdır diye kontrol amaçlı bi’ izledim.d Oxford seyahatimde farkında olmadan sahnede bulundum. Bridge of Sighs…devamıNormalde günümüz zamanında çıkan düşük IMDB’li olduğu film afişinden belli olan filmleri izlemek pek tercihim değildir ama film setinde bulununca acaba filmde bulunduğum sahne var mıdır diye kontrol amaçlı bi’ izledim.d
Oxford seyahatimde farkında olmadan sahnede bulundum. Bridge of Sighs köprüsünün fotoğrafını çekerken, filmdeki arabayı da görünce bu estetik anı yakalamak istedim. Tam o esnada yeşil fosforlu ceketli bir adam herkesin durmasını söyleyen bi uyarıda bulundu, ne olduğunu anlayamadan Corey Mylchreest ve Poppy Gilbert yanımdan arabayla geçtiler ama tabiki ben onların olduğunu fark etmedim. Biraz ilerleyince bir sette olduğumu anladım! Queen Charlotte dizisinden tanıdığım Corey Mylchreest karşımda duruyordu, tabi o an şoka girdim. Çünkü herkes o kadar rahattı ki. Çevredeki insanlar hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlardı. Tabi bizim ülkemizdeki bazı oyuncuların çapsız egosundan ötürü, oyuncu görünce aşırı heyecanlanma gafletinde bulunmuştum:) Hatta civardaki tek heyecanlanan kişi bendim. Sonra gidip fotoğraf çekilmek istedim ama çok utanıyordum. Tam o esnada setten bir kadın bana uzun uzun baktı, ne olduğunu anlayamadım. Sonra “ah kusura bakma trencin o kadar güzel ki ona bakıyordum” dedi. Britishlerin bakışlarıyla düşünceleri asla uyuşmuyordu! Ben de o an biraz ayar olmuştum ama sonra niyetini söyleyince ben de sıcak bi karşılık verdim. Bu anın gazıyla hemen Corey’in yanına gittim bi’ hayranıyla uzun uzun sohbet ediyor şakalaşıyordu. Ben de alışma turu olsun diye oyuncu olduğunu düşündüğüm Poppy’nin yanına gittim. Hi! Dedim ve bana o kadar sıcak karşılık verdi ki, kocaman bir gülümsemesi vardı. Şok oldum. Bıraksan böyle saatlerce dertleşirdik. Hemen onunla fotoğraf çekilip tekrar Corey’e baktım. Hayranı gitmişti. Ben de utana sıkıla “can we take a photo?” Diye sordum. Sonra hemen elindeki kahveyi asistana verdi “sure!” Dedi. Sonra belimden tuttu!!!!!!!!!!! İçimden çığlıklar filan attım suratım domates gibi oldu. Sonra biraz sohbet edecek kıvamdaydı ama benim ingilizce seviyem A0 olduğu için teşekkür edip uzaklaştım. O kadar şaşırmıştım ki bu olaya ve günüm dehşet güzelleşmişti. Çünkü tek başıma seyahat ediyordum ve biraz modum düşüktü. Öyle işte anlatmak istedim:)
Şimdi filme dönersek Corey’in yakışıklılığını bi kenara bırakacak olursak eğer Dimitri’de bende kebap yediğim için o sahnede çok heyecanlandım. Türk yemeklerini bu kadar güzel tanıtmaları hoşuma gitti <3333 Ondan sonra Cringe komasına girdiğim sahneler oldu ve ben çiftten elektrik alamadım. Bence çok uyuşmamışlar. Netflix sembolü olan lgbt detayından gerçekten bıktım artık. x1.5 da oxford’un güzelliği için izlenir mi, aşırı hayransanız evet. Yoksa gidin daha kaliteli şeyler izleyin. Aslında biraz torpil geçip güzellemem lazımdı sanırım ama n’apim tabiatım böyle:)