Film zaten baştan sona adamla kadının yürüye yürüye muhabbet etmesinden ibaret. Lavuk yakışıklı , kız da güzel; sadece iki insanın konuşmasını izliyorsun ama her ne kadar yavaş olsada pek sıkmıyor, adamı boğmuyor. Bunun bütün felsefesi de o anlık bağ olayı…devamıFilm zaten baştan sona adamla kadının yürüye yürüye muhabbet etmesinden ibaret. Lavuk yakışıklı , kız da güzel; sadece iki insanın konuşmasını izliyorsun ama her ne kadar yavaş olsada pek sıkmıyor, adamı boğmuyor.
Bunun bütün felsefesi de o anlık bağ olayı zaten. Hiç tanımadığın biriyle tek bir gece geçiriyorsun, sabaha tren kalkacak, bitecek. Ne gelecek planı var ne bir şey, sadece o an var. Geçici ama gerçek bir temas. Film tam olarak "anlık yakalanan o mükemmel uyumu" anlatıyor.
Diğer iki film ise tırt kanka, onlar direkt sıkıcı. 1. filmdeki o muhabbetin ve ilk karşılaşmanın havası sonraki filmlerde yok. Bu film sadece diyalogla bile kendini izlettiriyor, ilk film tek başına yeter.
Yine bir Stanley Kubrick filmi... Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; yakın geleceğin distopik Britanya'sında geçen filmde, Alex adındaki genç bir suçlunun ve çetesinin işlediği akılalmaz şiddet eylemlerini izliyoruz. Şiddeti ve Beethovensel klasikleri bir yaşam biçimi haline getiren Alex, nihayetinde yakalanıp hapse…devamıYine bir Stanley Kubrick filmi... Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; yakın geleceğin distopik Britanya'sında geçen filmde, Alex adındaki genç bir suçlunun ve çetesinin işlediği akılalmaz şiddet eylemlerini izliyoruz. Şiddeti ve Beethovensel klasikleri bir yaşam biçimi haline getiren Alex, nihayetinde yakalanıp hapse girince devletin üzerinde uyguladığı "Ludovico Tekniği" adındaki deneysel bir şartlandırma yöntemiyle kötülük yapamaz, hatta şiddet düşündüğü an midesi bulanan pasif bir canlıya dönüştürülüyor. Serbest kaldığında ise zamanında zarar verdiği kurbanların ve aynı sistemin intikam çarkları arasında savunmasız bir hedefe dönüşüyor. Filmin sonlarına doğru hikayenin bu noktaya geleceğini bilmiyordum,bana sürpriz oldu ama yalan yok, beklentilerimi karşılamadı. Yer yer oyunculuklar ve o abartılı tiyatral jestler biraz fazla gözüme çarptı iyi olduğunu da düşünmüyorum, öyle gözde çok da büyütüp abartmaya gerek yok. İşin felsefi boyutuna bakarsak film; insanın özgür iradesi elinden alınıp mekanik bir robota, yani adındaki gibi "otomatik bir portakala" dönüştürüldüğünde, zoraki sağlanan o "iyiliğin" hiçbir ahlaki değerinin kalmadığını savunuyor. İnsan, kendi iradesiyle kötülüğü seçebilme hakkına sahip olduğu sürece insandır; seçme hakkı yoksa ortada gerçek bir iyilik de yoktur.
Paris’te başkasının hesabıyla kuryelik yapıp hayatta kalmaya çalışan Gineli Süleyman’ın, oturum izni alabilmek için mülteci dairesine anlatacağı hikayeyi ezberlemesini ve o görüşme sürecini anlatıyor film. Ama sonunda o beklenen mail gelmiyor biz görmüyoruz, adama ne olduğunu, kalıp kalmadığını bile öğrenemeden…devamıParis’te başkasının hesabıyla kuryelik yapıp hayatta kalmaya çalışan Gineli Süleyman’ın, oturum izni alabilmek için mülteci dairesine anlatacağı hikayeyi ezberlemesini ve o görüşme sürecini anlatıyor film. Ama sonunda o beklenen mail gelmiyor biz görmüyoruz, adama ne olduğunu, kalıp kalmadığını bile öğrenemeden öylece kalıyoruz. Filme "psikolojik gerilim" deyip duruyorlar ama alakası bile yok; ortada ne insanı gerecek bir tempo var ne de ahım şahım bir olay. Ağır bir tonda, düz bir kurye koşturmacası şeklinde ilerliyor. Bütün bu durgunluğuna ve izleyenleri bir noktada biraz sıkacak bir yapım olmasına rağmen, hikayenin bizden bir parça olması ve o hayat mücadelesinin gerçekçiliği kesinlikle gurur verici.
Ruhların Kaçışı , özünde modern dünyadaki kimlik kaybına, tüketim toplumunun insanı yutma biçimine ve çocukluktan yetişkinliğe geçişin sancılarına dokunan derin bir felsefi anlatı. Hayao Miyazaki, Chihiro’nun yolculuğu üzerinden bize adımızı, yani öz benliğimizi unuttuğumuzda sistemin ve hırsların kölesine dönüşeceğimizi hatırlatıyor.…devamıRuhların Kaçışı , özünde modern dünyadaki kimlik kaybına, tüketim toplumunun insanı yutma biçimine ve çocukluktan yetişkinliğe geçişin sancılarına dokunan derin bir felsefi anlatı. Hayao Miyazaki, Chihiro’nun yolculuğu üzerinden bize adımızı, yani öz benliğimizi unuttuğumuzda sistemin ve hırsların kölesine dönüşeceğimizi hatırlatıyor. Açgözlülüğün insanları domuza çevirdiği, "Yüzsüz" gibi karakterlerin başkalarının arzularıyla beslenip kendi boşluğunu doldurmaya çalıştığı bu hamam, aslında kapitalizmin ve açgözlü modern toplumun minyatür bir simülasyonu. Film, köklerimize ve doğaya sahip çıkmadan gerçek yetişkinliğe ulaşılamayacağını o sakin ama vurucu üslubuyla yüzümüze çarpıyor.
Ama işin ödül ve sıralama kısmına gelirsek... 2025'te yılın en iyi animasyon filmi seçilmiş, 2. sıraya da Spider-Man: Across the Spider-Verse girmiş. böyle bir şey nasıl olabilir? Tamam, Ruhların Kaçışı harika bir film, sinema tarihinin başyapıtlarından biri, buna kimse itiraz edemez. Ama Across the Spider-Verse kadar da kesinlikle olamaz! Spider-Verse'ün getirdiği o görsel devrim, tempo, hikaye anlatımı ve animasyon tekniği bambaşka bir seviyedeydi. Ruhların Kaçışı'nın Sırf barındırdığı felsefe, mesajlar ya da bilmiyorum belki biraz politik mesajlar barındırdığı için böyle listelerde körü körüne 1. sıraya konulması bana biraz saçmalık geliyor. Sanatsal derinliği var diye yenilikçi ve sinemayı ileri taşıyan bir işin önüne geçirilmesi gerçekten akıl alır gibi değil.
İlk bakışta tipik bir Amerikan lise draması gibi dursa da, kesinlikle baştan sona tüm aileyle oturup keyifle izlenebilecek, 4. Duvarı yıkan hem çok eğlenceli hem de aşırı komik . Oyunculuklar genel olarak hiç fena değil ama benim bu filmdeki net…devamıİlk bakışta tipik bir Amerikan lise draması gibi dursa da, kesinlikle baştan sona tüm aileyle oturup keyifle izlenebilecek, 4. Duvarı yıkan hem çok eğlenceli hem de aşırı komik . Oyunculuklar genel olarak hiç fena değil ama benim bu filmdeki net favorim Angourie Rice oldu; karakterin o hırsını, zekasını ve doğrudan seyirciyle kurduğu bağı harika yansıtmış. Filmin felsefesi ise aslında göründüğünden çok daha derin: Hayatın, geleceğin ve hedeflerin tamamen stratejik bir "başarı" planından ibaret olmadığını, sistemin bize dikte ettiği o bireysel hırs uğruna etrafımızdaki insanları piyon gibi görmenin bizi gerçek duygulardan nasıl soyutladığını çok tatlı bir dille sorgulatıyor. Başarıya giden her yolu mübah sayan o Makyavelist anlayışın, samimi insan ilişkileri karşısında nasıl çatırdadığını izliyoruz. En güzeli de filmin sonu... Tam "her şey tahmin ettiğim gibi gidiyor" derken gelen o bayağı büyük ters köşe, hikayeyi sıradan bir gençlik komedisi olmaktan çıkarıp hafızada yer eden güzel keyifli bir yapıma dönüştürüyor.
Aga herkes bir yandan filmi övüyor bende ister istemez kafada bambaşka bir şey kurmuşum. Filmi ilk açtığımda "ben yanlış filmi mi açtım acaba?" diye durdurup ismini falan kontrol ettim, o kadar alakasız geldi beklediğimle. Ama hakkını yemeyeyim, kötü film değil…devamıAga herkes bir yandan filmi övüyor bende ister istemez kafada bambaşka bir şey kurmuşum. Filmi ilk açtığımda "ben yanlış filmi mi açtım acaba?" diye durdurup ismini falan kontrol ettim, o kadar alakasız geldi beklediğimle.
Ama hakkını yemeyeyim, kötü film değil kesinlikle. Renk paletleri, görselliği falan harbiden efsane, müzikler de cuk oturmuş. Bir de o hemşire neydi öyle ya, harbi aşık olunur kadına!
İşin felsefi kısmına gelirsek de mevzu aslında tamamen bir adamın acısıyla başa çıkma çabası. Adam hastanede yatarken kafasından uydurduğu masalla kızı kafalamaya, kendi acısını unutmaya çalışıyor. Kız da o masalı kendi hayal gücüyle büyütüyor. Yani özetle adam kendi karanlığından kaçmak için bir masala sığınıyor, olay tamamen bundan ibaret. Beklediğim gibi çıkmadı ama yine de gideri var, izlendiğimize değdi yani.
Sigara içmek stresi azaltır deniliyor ama bilinmeyen bı nokta var tam tersi sigara içmek insanı uzun vadede daha çok strese sokar derken bı sigara yaktım.
Yıllarca sırf isminden dolayı ön yargıyla yaklaşıp izlemeyi sürekli ertelediğim İhtiyarlara Yer Yok filmini izledikten sonra "Keşke çok daha önce izleseydim" dedirten ve şu an odamın duvarında kocaman afişiyle duran tam bir başyapıt denilebilecek bir iş. Filmin ana hikâyesine baktığınızda…devamıYıllarca sırf isminden dolayı ön yargıyla yaklaşıp izlemeyi sürekli ertelediğim İhtiyarlara Yer Yok filmini izledikten sonra "Keşke çok daha önce izleseydim" dedirten ve şu an odamın duvarında kocaman afişiyle duran tam bir başyapıt denilebilecek bir iş. Filmin ana hikâyesine baktığınızda aslında son derece yalın ve tanıdık bir kurgu var: Çölde tesadüfen para dolu bir çanta bulan bir adam, onun peşine düşen acımasız bir tetikçi ve aralarındaki kovalamacayı takip eden yorgun bir şerif... Kağıt üzerinde gayet sıradan duran bu hikâyeyi bir iyi bir filme dönüştüren şey ise muazzam oyunculuklar, atmosfer ve filmin altındaki o tekinsiz felsefe. Özellikle Javier Bardem’in canlandırdığı Anton Chigurh karakterinin kurbanlarının kaderini bir bozuk para turasına bağlaması, evrendeki şansın ne kadar rastlantısal, soğuk ve acımasız olduğunu mükemmel özetliyor; insan hayatının bazen tamamen kural tanımaz bir tesadüften ibaret oluşunu ve değişen kaotik dünya karşısındaki çaresizliğini yüzümüze vuruyor.
Film hikaye kurgusu ve temposu olarak güzel . Natalie abla zaten yine döktürmüş; o psikolojik baskıyı, çaresizliği ve deliliğin eşiğindeki ruh halini o kadar iyi yansıtmış ki. Ama filmi asıl efsane kılan şey derindeki o felsefesi. Black Swan aslında tek…devamıFilm hikaye kurgusu ve temposu olarak güzel . Natalie abla zaten yine döktürmüş; o psikolojik baskıyı, çaresizliği ve deliliğin eşiğindeki ruh halini o kadar iyi yansıtmış ki.
Ama filmi asıl efsane kılan şey derindeki o felsefesi. Black Swan aslında tek bir şeyin peşinde: Mükemmelliğin karanlık yüzü. Film bize Beyaz Kuğu (saf, disiplinli, teknik) ile Siyah Kuğu’nun (tutkulu, özgür, kontrolsüz) çatışmasını anlatırken, aslında insanın kendi içindeki o bastırılmış arzularıyla yüzleşmesini gösteriyor. Kusursuzluğa ulaşmak için sadece tekniğin yetmediğini; insanın kendi karanlığıyla, tutkularıyla birleşmesi gerektiğini söylüyor. Ancak acı olan şu ki; o muazzam, takıntılı 'mükemmelliğe' ulaştığın an, aslında kendini de tamamen tüketip yok ettiğin an oluyor. Yani filmin finalde de dediği gibi: Mükemmelliğe ulaşmak harika bir duygu ama bedeli ağır..."