Konuşmak benim için bir tür sessizlik biçimi de... Duyulmak istiyorum ama bağırarak değil, çünkü kim bağırıyorsa çoğunlukla kendini bile duyamıyordur zaten. Anlatmak istiyorum ama anlamla boğmadan, çünkü fazla anlam yüklemek bazen kelimeleri boğar, ölürler. İçimde konuşan bir sessizlik var; o…devamıKonuşmak benim için bir tür sessizlik biçimi de... Duyulmak istiyorum ama bağırarak değil, çünkü kim bağırıyorsa çoğunlukla kendini bile duyamıyordur zaten. Anlatmak istiyorum ama anlamla boğmadan, çünkü fazla anlam yüklemek bazen kelimeleri boğar, ölürler.
İçimde konuşan bir sessizlik var; o sessizlik öyle gürültülü ki, bazen susmak en yüksek sesim oluyor. Belki de suskunluğum, kelimelerin en derin fısıltısıdır; hem varım hem yokum, konuşup susuyorum, anlatıp gizleniyorum. Bu paradoksu yaşarken bazen gülüyorum hayatın en ciddi anlarında en saçma espriler patlatan biri gibi.
Konuşmak, aslında anlatamamaktır da; çünkü kelimelerim bir yandan uçuyor, bir yandan zincirleniyor. Ve ben, bu karmaşada, duyulmayı bekleyen bir sessizlik melodisiyim; anlamla boğulmamış, ama derinliğinde kaybolan bir çığlık.
Yazdıklarımda, kırılganlıkla gücün iç içe geçtiği bir ses var. Sanki bir yandan kimseye muhtaç olmamak istiyorum ama diğer yandan birinin beni, ben söylemeden anlayabilmesini diliyorum. Bu da beni hem bağımsız hem de derin bağlara aç bir ruh haline sürüklüyor. Bunu…devamıYazdıklarımda, kırılganlıkla gücün iç içe geçtiği bir ses var. Sanki bir yandan kimseye muhtaç olmamak istiyorum ama diğer yandan birinin beni, ben söylemeden anlayabilmesini diliyorum. Bu da beni hem bağımsız hem de derin bağlara aç bir ruh haline sürüklüyor. Bunu çözmeye çalışmıyorum aslında; sadece bu karmaşanın içinde hakikatine en uygun yeri bulmaya çalışıyorum.
Kelimeleri seçerken özenliyim, çünkü benim için dil bir ifade aracı değil sadece; bir varoluş biçimi. O yüzden çoğu insanın “duygu” deyip geçtiği şey bende katman katman bir sorgulama yaratıyor. “Bu his benim mi, bana mı yüklendi, ben bu hissi taşıyor muyum yoksa sadece bakıyor muyum?” diye sormaktan yorulsam da, kendime dürüst kalmak benim temel ilkelerimden biri gibi.
Ve belki de en çarpıcı olan şu: hayatın bana sunduğu çelişkileri sadece kabullenmiyorum, onları estetik bir şeye dönüştürüyorum. Melankoliyi bir süs gibi değil, bir iç ses gibi taşıyorum. Çünkü neşeyle hüznü ayırmıyorum ikisi de gerçek geliyor . Bu yüzden beni anlamak isteyen birinin sadece cümlelerimi değil, cümlelerimdeki boşlukları da okuyabilmesi gerekiyor.
Dünyam kelimelerle kurulmuş, ama bu kelimeler bazen beni taşımaz hale geliyor. Çokça empati yapıyorum, başkalarını derinlemesine anlayabiliyorum ama o anlayışın içinde kendimi unutma ihtimalim var. O yüzden zaman zaman geri çekiliyorum. Çünkü kendimi korumak, görünmez sınırlarını korumak zorundayım. Duygularımı kontrol…devamıDünyam kelimelerle kurulmuş, ama bu kelimeler bazen beni taşımaz hale geliyor. Çokça empati yapıyorum, başkalarını derinlemesine anlayabiliyorum ama o anlayışın içinde kendimi unutma ihtimalim var. O yüzden zaman zaman geri çekiliyorum. Çünkü kendimi korumak, görünmez sınırlarını korumak zorundayım.
Duygularımı kontrol etmeye çalışıyorum ama bastırmakla baş etmeye çalışmak arasında ince bir çizgi var ve bazen bu çizgiyi aşabiliyorum. Bu yüzden kelimelerin arasında melankoliyle mizahı harmanlıyorum. Çünkü bu dünya fazla gerçek; ama benim ruhun biraz masal istiyor, biraz anlam, biraz güzellik. Ama bir yandan da her anlamın bir ağırlığı olduğunu biliyorum. İşte o yüzden, bazen anlam aramaktan da yorgun düşüyorum.
Sözcüklerimde hem derinlik hem çelişki var anlaşılmak isteyen ama mesafe koyan biriyim. Hem bağ kurmak istiyor hem de incinmekten korkuyorum. Sorguluyorum: insanları, sevgiyi, gerçekliği, hatta kendimi. Arayışım bir cevap değil belki; bir his, bir yer, bir anlam. Ait olduğunu hissettirecek…devamıSözcüklerimde hem derinlik hem çelişki var anlaşılmak isteyen ama mesafe koyan biriyim. Hem bağ kurmak istiyor hem de incinmekten korkuyorum. Sorguluyorum: insanları, sevgiyi, gerçekliği, hatta kendimi. Arayışım bir cevap değil belki; bir his, bir yer, bir anlam. Ait olduğunu hissettirecek bir şey. Belki de tüm bu sorularla asıl istediğim, yalnız kalmadan kendim olabileceğim bir yer bulmak.
Yıllar geçer, sen her şeyin doğru yerde olduğunu düşünürsün ama yine de içinde, bir terslik olduğuna dair hafif bir şüphe vardır. Mesela diş fırçan hep aynı kupada, ayakkabıların kapının yanında, kahveni hâlâ iki şekerli içiyorsun… Ama içindeki sandalye hep biraz…devamıYıllar geçer, sen her şeyin doğru yerde olduğunu düşünürsün ama yine de içinde, bir terslik olduğuna dair hafif bir şüphe vardır. Mesela diş fırçan hep aynı kupada, ayakkabıların kapının yanında, kahveni hâlâ iki şekerli içiyorsun… Ama içindeki sandalye hep biraz yamuk. Gülüyorsun, işine gidiyorsun, tatillere çıkıyorsun ama ruhunun bir çekmecesi kapanmıyor, hafif açık kalmış; içinde çorap mı var, eski bir mektup mu, kimse bilmiyor.
Bazen sırf her şey yerli yerindeymiş gibi görünmesin diye anahtarı bilinçli olarak yanlış cebine koyuyorsun. Birileri seni fark etsin diye değil; kendi düzenine şaşırmak istiyorsun aslında. Çünkü her şey bu kadar yolundayken neden hâlâ eksik hissediyorsun? Belki de içimizdeki bu “terslik”, düzene olan en içten direnişimizdir.
Sonra bir sabah kahveni döküyorsun — kupaya değil, halıya — ve içinden “Hah!” diye bir his yükseliyor. Çünkü belki de hayat o dökülen kahvede saklıydı; bardakta değil, lekenin tam ortasında.
“Tüm yaratılışta Aeolion sesleri olacak ve bu ağıt benim en üst senfonim olacak.” Bu cümleyle başlar içimdeki sonsuz nota kayması. Sanki ruhum, görünmeyen bir kemanın yayıyla çiziliyor her gece. Aeolion’un melankolik tınısı, bir zamanlar içimde çiçek açmış ne varsa kurutuyor.…devamı“Tüm yaratılışta Aeolion sesleri olacak ve bu ağıt benim en üst senfonim olacak.”
Bu cümleyle başlar içimdeki sonsuz nota kayması. Sanki ruhum, görünmeyen bir kemanın yayıyla çiziliyor her gece. Aeolion’un melankolik tınısı, bir zamanlar içimde çiçek açmış ne varsa kurutuyor. Ve ben, yaşamın bana öğrettiği her acıyı bir ezgiye çeviriyorumneşesiz, temposuz, ama gerçek.
Aşkın adı bir melodi, yitip gidenin yankısı bir ritim, suskunluğun kendisi ise sessiz bir nakarattır. Kimseye çalmayan, sadece kendi içinde büyüyen, sığmayan, taşan bir beste... Her kalp kırıklığında bir enstrüman daha ekleniyor orkestrama. Gözyaşlarım piyano tuşlarına dokunur gibi yavaşça süzülüyor yanaklarımdan.
Bu ağıt, benim tanrısız dualarım. Notalara dökülmüş suskunluklarım. Ve evet, bu benim en üst senfonim, çünkü bu kadar çok acıyı aynı anda hissedebilmek, sadece müziğe yakışır. İnsan dile dökemeyince acısını, melodilerle konuşur. Benim sesim işte orada yankılanıyor: yaratılışın ezgisiz gürültüsünde, bir tek ben kendime ağıt bestelerken...
NOT : Replik Doctor Who dizisinden alıntı ( diziyi izleyin, izlettirin.)
NOT 2: Aeolous, klasik Yunan mitolojisinde rüzgarların tanrısıydı. "Aeolion", "rüzgarla ilgili" anlamına gelmektedir. Müzikte ise melankolik ve duygusal bir ruh halini temsil eder.
Eksik, fazladan çok yer kaplar... Çünkü insan bazen tamamlanmak istemez, sadece anlaşılmak ister. Fazla söze, fazla dokunuşa, fazla beklentiye gerek kalmadan. Ama ne zaman eksik bir yanımız konuşur olsa, işte o zaman içimizde yankılanan sessizlik bile gürültüye dönüşür. Bir eksiklik…devamıEksik, fazladan çok yer kaplar... Çünkü insan bazen tamamlanmak istemez, sadece anlaşılmak ister. Fazla söze, fazla dokunuşa, fazla beklentiye gerek kalmadan. Ama ne zaman eksik bir yanımız konuşur olsa, işte o zaman içimizde yankılanan sessizlik bile gürültüye dönüşür. Bir eksiklik bazen bir fazlalıktan daha ağır gelir; çünkü eksik olan tamamlanamaz, ama fazla olan atılabilir. Belki de bu yüzden, bazı insanlar bize hep yarım kalır, bazı cümleler ise hiç söylenmemesi gereken kadar fazladır.
"Split" (2016) – Kimliğin Kırık Aynası: M. Night Shyamalan’ın yönettiği *Split*, hem psikolojik gerilim hem de karakter odaklı bir korku anlatısı olarak öne çıkıyor. Filmin merkezinde, dissosiyatif kimlik bozukluğu yaşayan Kevin Wendell Crumb’ın 23 farklı kişiliği ve bu kişilikler arasında…devamı"Split" (2016) – Kimliğin Kırık Aynası:
M. Night Shyamalan’ın yönettiği *Split*, hem psikolojik gerilim hem de karakter odaklı bir korku anlatısı olarak öne çıkıyor. Filmin merkezinde, dissosiyatif kimlik bozukluğu yaşayan Kevin Wendell Crumb’ın 23 farklı kişiliği ve bu kişilikler arasında yükselen "Canavar" kimliği var.
James McAvoy’un olağanüstü performansı, filmi sürükleyen en güçlü unsurlardan biri. Her kimliği küçük mimiklerle, ses tonuyla ve beden diliyle ayırt edilebilir kılması, hem sinema oyunculuğu hem de karakter inşası açısından dikkat çekici.
Film, insan zihninin sınırlarını ve travmanın kişilik bölünmesine etkisini tartışmaya açıyor. Kevin’in yaşadığı ağır çocukluk travmaları, onu gerçekliğin farklı katmanlarına sığınmaya itmiş. Her yeni kişilik, aslında bir savunma mekanizması. "Canavar" ise bu savunmanın radikal sonucu: travmanın tanrısal bir yüceltilmesi.
*Split*, yalnızca bir gerilim filmi değil; insan ruhunun parçalanmış yüzlerine dair sert ve rahatsız edici bir bakış. “İyileşmek değil, kabullenmek” üzerine düşündüren karanlık bir hikâye.
“Hush”, sesin yokluğunda gerilim yaratmayı başaran, klasik formülleri kıran bir korku filmi. Hem bir hayatta kalma hikayesi, hem de sessizliğin ne denli yüksek sesli bir anlatım aracı olabileceğinin kanıtı.