İçimde tarif edilmesi güç bir ağırlık var; yalnızlıkla üzüntü, sessizce el ele vermiş gibi. İçimde boş bir oda, duvarları geçmişin yankılarıyla dolu. Fakat bu sessizliğe, derinlerden yükselen, dizginlenmemiş bir öfke de eşlik ediyor. Sanki kalbim, önce ihmal edilmenin kederiyle kırılmış,…devamıİçimde tarif edilmesi güç bir ağırlık var; yalnızlıkla üzüntü, sessizce el ele vermiş gibi. İçimde boş bir oda, duvarları geçmişin yankılarıyla dolu. Fakat bu sessizliğe, derinlerden yükselen, dizginlenmemiş bir öfke de eşlik ediyor. Sanki kalbim, önce ihmal edilmenin kederiyle kırılmış, sonra da sessizce kendine kızmaya başlamış gibi. Yalnızlıkla boynumu bükerken, öfke avuçlarımı sıkarak bana şunu fısıldıyor: "Bu hale sadece başkaları değil, sensin de sebeplerden biri." Ve anlıyorum ki insan, en derin yalnızlığını bazen kendisine olan kırgınlığıyla büyütüyor. Belki de bu yüzden bazı yaralar kapanmaz; çünkü onları en çok biz, kendimize atıyoruz.
İnsan, tanıdığı acıya yabancı mutluluktan daha çok alışkındır; bu yüzden çoğu zaman en çok yara aldığı yere döner peki ya mutluluğu da tanıyor ise ısrarla acıya dönmesinin sebebi nedir? İnsan, tanıdığı mutluluğu bilse bile, acı ona daha "güvenli" gelir. Çünkü…devamıİnsan, tanıdığı acıya yabancı mutluluktan daha çok alışkındır; bu yüzden çoğu zaman en çok yara aldığı yere döner peki ya mutluluğu da tanıyor ise ısrarla acıya dönmesinin sebebi nedir?
İnsan, tanıdığı mutluluğu bilse bile, acı ona daha "güvenli" gelir.
Çünkü mutluluk, belirsizlik ve kaybetme korkusunu içinde taşır.
Acı ise tanıdıktır; yıkıcı da olsa tahmin edilebilirdir, bilinir.
Bilineni yaşamak, bilinmeyenden daha az korkutucudur insan ruhu için.
İnsan bazen mutluluğu değil, tanıdığı acının tanıdıklığını seçer;
çünkü yeni bir mutluluğun riskini almak, kaybetmekten daha çok ürkütür onu.
You ~ Love Quinn~ "You" dizisinde Love karakteri bence ilk bakışta "tatlı, masum, aşka inanan bir kadın" gibi gözükse de, hikâye ilerledikçe o da Joe'dan çok farklı olmadığını gösteriyor. Hatta bir yerden sonra fark ediyorsun ki, Love'un sevgisi de Joe'nunki…devamıYou ~ Love Quinn~
"You" dizisinde Love karakteri bence ilk bakışta "tatlı, masum, aşka inanan bir kadın" gibi gözükse de, hikâye ilerledikçe o da Joe'dan çok farklı olmadığını gösteriyor. Hatta bir yerden sonra fark ediyorsun ki, Love'un sevgisi de Joe'nunki kadar yoğun, takıntılı ve sahiplenici. Belki Joe'nunki kadar planlı ve obsesif değil ama çok daha dürtüsel ve kendi iç güdülerine teslim olmuş bir sevgi anlayışı var.
Psikolojik açıdan bakınca, Love'un sevgisi tam bir koşullu bağlılık örneği gibi. Sevdiği kişiye “seni olduğun gibi kabul ediyorum” derken bile aslında kendi beklentilerini karşılayan birini sevmek istiyor. Yani “seni olduğun için değil, bana hissettirdiklerin için seviyorum” gibi gizli bir alt metni var ilişkilerinin.
Felsefi olarak düşündüğümde, Love aslında özgür irade ile kader arasında sıkışıp kalmış bir karakter. Seçtiği kişileri seviyor ama bu seçimler çoğu zaman içindeki karanlığa hizmet ediyor. Kendi arzularının esiri olurken, bu arzuları “doğru aşk” diye romantize ediyor. Bu da insanın en büyük trajedilerinden biri değil mi zaten? Yanlış seçimleri doğru duygularla süslemek...
Love, modern çağın "her şeye sahip olup yine de eksik hisseden" insanlarının bir temsili gibi. Maddi olarak güçlü, kültürel olarak özgür bir ortamda büyümüş, ama duygusal olarak tamamen ihmal edilmiş biri. Bu da onu, Joe gibi biriyle toksik bir ilişki döngüsüne sokuyor: Sevgi arayışı bir yerden sonra şiddetle, kıskançlıkla ve kontrolle iç içe geçiyor.
Ve belki de en acı olan şey, ikisinin de gerçekten sevebilecek kalpleri var, ama sevgiyi nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar.
"You" dizisini izlerken insan ister istemez Joe'ya çok takılıyor. Yani normalde birini gözetlemek, onun hayatına gizlice müdahale etmek, hatta tehlikeli noktalara varmak kesinlikle korkunç şeyler. Ama işin garibi, dizide Joe bize hep o kadar "haklı" ve "kırılgan" bir yerden sunuluyor…devamı"You" dizisini izlerken insan ister istemez Joe'ya çok takılıyor. Yani normalde birini gözetlemek, onun hayatına gizlice müdahale etmek, hatta tehlikeli noktalara varmak kesinlikle korkunç şeyler. Ama işin garibi, dizide Joe bize hep o kadar "haklı" ve "kırılgan" bir yerden sunuluyor ki, bir an empati bile kurabiliyorsun.
Psikolojik açıdan baktığında Joe, ciddi bir bağımlılık ve kişilik bozukluğu örneği aslında. Sevgi kavramı onun için karşılıklı bir bağ değil, kontrol edebildiği sürece var olan bir şey. Yani sevgi, Joe için bir "özgür bırakma" değil, bir "sahip olma" mücadelesi.
Felsefi açıdan ise Joe’nun trajedisi, aslında hepimizin en karanlık sorularına dayanıyor: İyilik niyetle mi ölçülür, yoksa eylemle mi? Joe sürekli "ben kötü biri değilim" diyor. Çünkü niyeti, sevdiği insanları korumak(!) Ama eylemleri... işte orası karanlık bir uçurum gibi. Yani niyetin masumiyeti, eylemin suçunu ortadan kaldırır mı? Joe bu sorunun cevabında kaybolmuş bir karakter.
Sosyolojik olarak bakarsak da, Joe’nun hikayesi günümüz ilişkilerine sert bir ayna tutuyor. Özellikle sosyal medyanın her şeyimizi açık ettiği bir çağda, sınırların nasıl hızla yok olduğunu gösteriyor. Stalk yapmak, insanları "gözlemlemek" artık normalleşmişken, Joe sadece bu davranışın uç bir hali. Yani aslında toplumun gizli takıntılarını Joe üzerinden izliyoruz: sahip olma arzusu, özel alanın ihlali ve sevginin yanlış tanımı.
Günün sonunda Joe, kötü bir insan mı?
Bence kötü biri olmak için illa kötü hisler taşımak gerekmiyor. Bazen, iyilikle süslenmiş yanlışlar, en büyük zararı veriyor. Joe da tam olarak bu: Yanlış iyiliğin trajik bir yüzü.
Spoiler içeriyor
Grace and Frankie tam anlamıyla "yaş almak başka, yaşlanmak başka" dedirten bir dizi. Hani bazen televizyonlarda yaşlı karakterleri ya tamamen unutulmuş ya da komiklik malzemesi yaparlar ya… İşte bu dizi tam tersini yapıyor. İki kadın, Grace ve Frankie, yıllar süren…devamıGrace and Frankie tam anlamıyla "yaş almak başka, yaşlanmak başka" dedirten bir dizi. Hani bazen televizyonlarda yaşlı karakterleri ya tamamen unutulmuş ya da komiklik malzemesi yaparlar ya… İşte bu dizi tam tersini yapıyor. İki kadın, Grace ve Frankie, yıllar süren evliliklerinden sonra bir anda terk ediliyorlar çünkü kocaları birbirine âşık olmuş! Başta trajikomik gibi geliyor ama asıl hikâye ondan sonra başlıyor.
İkisinin karakteri birbirinden tamamen farklı. Grace, düzen takıntılı, klasik "şık ve başarılı iş kadını" modeli. Frankie ise tam bir özgür ruh, yoga yapar, çakralardan bahseder, sanatla iç içe. İlk başta hiç anlaşamıyorlar ama zamanla hem arkadaşlıkları gelişiyor hem de bireysel olarak büyüyorlar. Bence en güzeli de bu: yaş ne olursa olsun insan hâlâ öğrenebiliyor, değişebiliyor, yeniden başlayabiliyor.
Bir de şu var, yaşlı kadınları sadece "anneanne" ya da "bakıma muhtaç" şeklinde göstermek yerine aktif, kendi işini kuran, hatta cinselliğini bile özgürce konuşan bireyler olarak yansıtıyorlar. Dürüst olmak gerekirse bu hâliyle, Grace and Frankie hem komik hem de ilham verici.
Yani kısacası, sadece güldürmekle kalmıyor, düşündürüyor da. Özellikle hayatta yeni bir sayfa açmaktan korkan herkese, yaş kaç olursa olsun, “Hâlâ vakit var” demeyi başarıyor. Bence bu yönüyle çok kıymetli bir dizi.
Evde yalnız hissetmek, sokakta yalnız hissetmekten çok daha acıdır. Çünkü orada bir umut vardır: " Belki bir gün anlayacaklar..." Ama beklenen o gün hiç gelmez.