Kaygıların, stresin ve belirsizliğin iç içe geçtiği bir yaşamın içinden günaydın. Uykusuzlukla tadı kaçmış gecelerin sabaha bıraktığı o ağır hezeyanla güne başlıyorum; zihnim dinlenmiş değil, aksine gece boyunca susmamış düşüncelerin yorgunluğu hâlâ üzerimde. Bu durumun beraberinde getirdiği anksiyete, yer yer…devamıKaygıların, stresin ve belirsizliğin iç içe geçtiği bir yaşamın içinden günaydın. Uykusuzlukla tadı kaçmış gecelerin sabaha bıraktığı o ağır hezeyanla güne başlıyorum; zihnim dinlenmiş değil, aksine gece boyunca susmamış düşüncelerin yorgunluğu hâlâ üzerimde. Bu durumun beraberinde getirdiği anksiyete, yer yer taşan bir huzursuzluk ve giderek derinleşen bir isteksizlik hali… Tüm bunlar, sadece ruh halimi değil, yaşamın kendisiyle kurduğum bağı da zedeliyor(tabi ortada bir bağ varsa şüpheli).
Bitirmem gereken kitaplar var; sayfaları açılmayı bekleyen, ama benim bakmaya bile tahammül edemediğim. Askıda kalmış bir tez var; zihinsel olarak en berrak olmam gereken yerde, en bulanık halimle sıkışıp kalmışım. Ve bütün bunların ortasında, sıradan ama kaçınılmaz bir gerçek duruyor: yaşam mücadelesi. İstesem de istemesem de devam etmek zorunda olduğum, ertelenemeyen bir zorunluluk gibi.
En çok da şu sorunun ağırlığı yoruyor beni: Gerçekten gerekli mental güce sahip miyim, yoksa sadece sahipmiş gibi mi davranıyorum? Çünkü bazen mesele yorgunluk değil, tükenmişlik gibi geliyor. Sadece dinlenmekle geçmeyecek bir boşluk, bir isteksizlik, bir kopukluk hali yaşama olan isteksizlik hali belki de…
İronik olan şu ki, şu an bu satırları yazıyor olmam bile bir kaçış aslında. Yapmam gereken şey belli aslında: literatür taramak, üretmek, ilerlemek. Ama içimde buna dair en ufak bir istek yok. Sanki zihnim direniyor; çalışmaya değil, düşünmeye bile. Ve bu direnç, zaman geçtikçe suçluluğa dönüşüyor. Suçluluk ise yeni bir kaçış ihtiyacı doğuruyor. Böylece kendi içinde dönen bir kısır döngüye sıkışıyorum.
Belki de sorun, yapılacak işlerin çokluğu değil; onların bende uyandırdığı anlam eksikliği. Çünkü insan sadece yapmak zorunda olduğu şeylerle yaşayamaz. Bir noktada neden yaptığını da hissetmek ister. Ama o “neden” bulanıklaştığında, en basit görev bile ağırlaşır.
Yine de bir yerden başlamak gerekiyor. Büyük bir motivasyonla değil belki, ama küçük bir zorlamayla. İsteksizliğe rağmen atılan o ilk adım, bazen zihni de peşinden sürükler. Ya da en azından, yerinde saymanın verdiği o boğucu ve bosluk hissini biraz olsun dağıtır.
Şu an hissettiğim şey geçici mi, yoksa daha derin bir kırılmanın belirtisi mi bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey şu: Bu ağırlığın içinde bile, bir şeyler hâlâ devam ediyor. Ve belki de mesele, o devam edişe küçük de olsa bilinçli bir yön verebilmekte. Her ne şekilde olursa olsun belki bu durum kısa süreli bir çırpınma hali, süresi ne kadar olursa olsun yıpratıcı etkisi her daim daha ağır ve hasarlı oluyor. Yine çok konuştum ve uzun oldu, ne çok birikmişlik varmış içimde:(