Spoiler içeriyor
Kitabı okumadan diziyi izleyince beklentilerden çok daha farklı bir serüvenle karşılaşıyor insan. Batıl inançlardan kaçışla başlayan serüvenden birden Bin Günlük Savaş'ta buluyoruz kendimizi. Ursula'nın annesi, onun bir yaratık doğuracağı kehaneti yüzünden evlenip çocuk yapmasına karşı çıkar ama Ursula ve Arcadio…devamıKitabı okumadan diziyi izleyince beklentilerden çok daha farklı bir serüvenle karşılaşıyor insan. Batıl inançlardan kaçışla başlayan serüvenden birden Bin Günlük Savaş'ta buluyoruz kendimizi. Ursula'nın annesi, onun bir yaratık doğuracağı kehaneti yüzünden evlenip çocuk yapmasına karşı çıkar ama Ursula ve Arcadio çoktan sırılsıklam âşıktır. Tüm bu batıl inançları geride bırakmak için kendileri gibi bir grup insanla yaşadıkları yeri terk ederler. Sonrasındaysa hiçlik ortasında Macondo'yu kurmayı başarırlar. Yıllar geçtikçe orası da büyür ve gelişir. Peki ya "Bu kadar insan birlikte sonsuza kadar huzur ve barış içinde yaşayabilir mi?" diye sormaya fırsat bırakmadan peş peşe yanıtları gönderiyor dizimiz. Bu sırada tabii ki Ursula'nın çocukları da olur. Her doğumun ardından gerginlikle annesinin kehaneti gerçekleşecek mi diye bekliyoruz; Ursula bebeğin arkasını çeviriyor, kuyruğu olmayan normal bir insan yavrusu görüyor ve endişelerden kurtuluyor. Büyüttüğü çocukların yetişkin olup da yaptıklarını gördüğündeyse eminim ki annesini dinlemediği için pişman olmuştur. Çünkü hırsın ve gücün insanı nasıl canavarlaştırdığı, yoldan çıkardığı onun çocukları üzerinden anlatılıyor. Hem toplum hem de bireyler eleştiriliyor. Veya bunlar anlatılıyor ve bize de sonuca varmak düşüyor demek daha doğrudur, zira dizide anlatıcı gayet olanlara uzak bir yerdenmişcesine objektif bir dille anlatıyor bütün olanları. Ve bu da bence çok güzeldi, gerilim havasını da artırdı. Tutku ve savaşın yıkıcılığını ve çelişkisini çok güzel gösteriyordu dizi. Amaranta bileklerini kesiyor, Pietro aşkı yüzünden intihar ediyor, Arcadio ise albayın savaşa katılma teklifini reddedip erkekleri ölümden korkutan şeyin aşk olduğunu söylüyordu karısından bahsederek. Muhafazakârlar Macondo'yu kan gölüne çevirmişti. Albay'ın karısı ölmüştü. O da liberallere katılıp muhafazakârlara karşı savaştı. Bu sırada üvey kardeşi Arcadio 'ya Macondo'nun kontrolü verilmişti. O Napolyon'a özeniyor, onun gibi poz veriyor ve çocuksu tavırlarla insanlara konuşmalar yapıyordu. Dalga konusu olmuştu ve onun da güç zehirlenmesi yaşaması uzun sürmedi. Macondo ikinci kez kan gölüne dönmüştü. Muhafazakârlar evlerin maviye boyanmasını istiyordu. Arcadio ise evlerin liberallerin rengi olan kırmızıya boyanmasını emretti. Ama olması gereken herkes evini istediği renge boyayabilmesiydi. Liberaller sonunda muhafazakârlarla anlaşma yaptılar. Liberaller ve muhafazakârlar, hiçbir farkları yoktu, hepsi aynıydılar. Albay bu kanıya vardı. Liberallerin onu satması üzerine kendi çetesini kurdu. Ama son sahnede gördüğümüz üzere yozlaşmaktan o da kaçamadı. Annesi Ursula, Macondo'da tekrar huzurun bozulmaması, katliam yaşanmaması için ona yalvarıyordu. Ama Albay tüm bu savaşlardan öncesi kim olduğunu bile unutmuştu ve bildiği tek şey vardı: Artık geri dönemezdi. Ursula kaderinden kaçamamıştı, bir yaratık doğurmuştu.