Kazuo Ishiguro'nun Nobel Edebiyat ödüllü romanından uyarlanan bilim kurgu - dram filmi. Kitabın ve filmin bıraktığı ortak hisler sebepsiz bir eksiklik hissi ve hüzün.
Uyudun mu, Anna?.. * "Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna. Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan. Sanayi devriminde bile, karanlık,…devamıUyudun mu, Anna?..
*
"Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.
Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.
Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.
Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de art arda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.
İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
İnsaf et Anna!
Gidelim buradan.
Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim. Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.
Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.
Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…
Tamam sustum.
Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak. Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.
Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.
Gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…
Bekleyişler Anna. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.
Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.
Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna. Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.
Tanrı bizimle de konuşur belki."
*
Uyumadıysan, YouTube'a Tarık Tufan Anna yazıp İsmail Kılıçarslan'dan dinle Anna.
*** Francesco Petrarca, "Kulübeye gece geç vakit döndüm. Bir an önce ve aklıma geldiği gibi bu mektubu yazmak için evin kuytu bir köşesine çekildim. Çünkü mektubu başka bir zamana bıraksaydım, yerin değişmesiyle belki duygularım da değişecek ve yazma arzum yok…devamı***
Francesco Petrarca, "Kulübeye gece geç vakit döndüm. Bir an önce ve aklıma geldiği gibi bu mektubu yazmak için evin kuytu bir köşesine çekildim. Çünkü mektubu başka bir zamana bıraksaydım, yerin değişmesiyle belki duygularım da değişecek ve yazma arzum yok olacaktı," diye başlar bir mektubuna. Demek başka bir zamana bırakılmamalı mektuplar; yansıtmalı anı. Demek bir köşede yazılmalı mektuplar.
*
İnsanlar birbirine mektup yazmalı. Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü mektup düşünülerek yazılır. Birdenbire ağzımızdan kaçan kelimeleri hiçbir şey geri getiremez. Söylediklerimizin üstü çizilemez.
*
Sevgili Dost,
İlk mektubumda, ne kadar çok söz ettim mektuptan sana. Mektuptan söz ettim çünkü kağıdın mektuba dönüşmesi, kurşunun altına dönüşmesinden daha az hayret verici değil. Mektuptan söz ettim, çünkü elinde tuttuğun kağıt artık kağıt değil.
*
Mozart'ın 3000'e yakın mektubunda gizliymiş müziğin sırrı. Van Gogh'un tablolarının gerçek öyküsü, kardeşi Theo'ya gönderdiği 650 mektuptaymış.
&
Sevgili Ali Ural'ın Posta Kutusundaki Mızıka kitabından alıntı bu cümleler. Okudukça, biz böyle bir güzellikten nasıl mahrum kaldık diye hayıflanıyor insan. Yukarıdaki cümlelerde anlatılan mektup gibi zarif bir hikâye Violet Evergarden'ın hikâyesi...
Yazarlığa dair *** Şimdi ismini hatırlamadığım bir filmden aklımda kalmıştı: Yazar olmak isteyen genç bir adam ve artık kalemi çoktan bırakıp kendisini içkiye vermiş yaşlı ve usta bir yazarla ilgiliydi film. İkisi birlikte sahile gidiyorlardı, genç adam yazar olma hayallerinden…devamıYazarlığa dair
***
Şimdi ismini hatırlamadığım bir filmden aklımda kalmıştı:
Yazar olmak isteyen genç bir adam ve artık kalemi çoktan bırakıp kendisini içkiye vermiş yaşlı ve usta bir yazarla ilgiliydi film.
İkisi birlikte sahile gidiyorlardı, genç adam yazar olma hayallerinden bahsetmişti yol boyunca.
Nihayet sahile vardıklarında, yaşlı adam “Madem yazar olmak istiyorsun, şimdi senden karnına yumruk yemiş bir adamı tasvir etmeni istiyorum.” demişti genç olana.
Genç adam heyecanla başladı yumruk yiyen adamın halini anlatmaya.
Sonuna kadar dinledi yaşlı adam. Genç adam düşüncelerine değer verdiği yaşlı adamın yorumunu merakla bekliyordu. Beğenmiş miydi acaba yaptığı tasviri?
Sonra birden, yaşlı adamın karnına vurduğu yumrukla iki büklüm oldu genç adam.
Birkaç dakika zorla nefes almaya çalıştıktan sonra kendine geldiğinde, bunu neden yaptığını sordu sinirle.
(O anlamadı ama sanırım siz anladınız yumruğu neden yediğini.)
Yaşlı adam gayet sakin şunları söylemişti:
“Şimdi yeniden tasvir etmeni istiyorum senden o adamın halini.”
&
Evet, yazmak kolay değil.
Bir arının bal yapmasından bile daha meşakkatli bir iş belki de.
Eğer kelimeler ızdırap yüklü, hissiyat sancılı ise belki daha zor, ama daha etkili.
Ve yaşayan bir insan, yaşamayana göre daha iyi anlatır meramını.
&
Yazmaktan maksat kaliteli eserler ortaya koymak ise, eserleri asırlardır ilk günkü ihtişamıyla ayakta duran Koca Sinan’a kulak vermeli:
Kanuni Sultan Süleyman, yanına Mimar Sinan’ı da alır ve birlikte adını taşıyacak olan Süleymaniye Camii’nin yapımı için beğendiği araziyi incelemeye, uygun olup olmadığını görmeye giderler.
Sinan dikkatle boş araziyi inceler.
Padişah sorar: “Nasıl buldun Sinan?”
Koca Sinan hiç duymamışçasına araziye bakmaya devam etmektedir. Vezirlerin ve devlet erkanının gözü Sinan’ın ve padişahın üzerinde, çıt bile çıkarmadan ikisini seyrederler.
Nefes alınsa duyulacak bir sessizlik ortamı, Koca Sinan kıpırdamadan araziyi seyretmektedir.
Padişah yeniden sorar: “Ne düşünmektesin bre Sinan?”
Mimar Sinan gözlerini araziden ayırmaz ve cevap vermez. Herkes korkmuş ve şaşkın, Muhteşem Süleyman’ın hiddetlenmesini bekler ama padişah bir şey söylemez.
Bir süre sonra Koca Sinan başını eğerek önünde uzanan boş araziye doğru adım atar.
İnsanlar o vakit Sinan’ın kimseyi duymadığını, o birkaç dakikalık süre içinde caminin tasarımını yapıp, hayalinde oluşturduğu kemerlerden birine çarpmamak için kafasını eğerek araziye girdiğini anlar.
Eserlerine böyle yaklaşan bir insan ancak adını tarihe bu şekilde yazdırabilir ve meydana ölümsüz bir eser getirebilir kanaatimce.
Emin Karataş
17 Ocak 2016 / ZamanBlog
Yapay zekaya dair güzel filmlerden birisi. Not aldığım iki replik: "MIT'deyken* bir bilardo topunu tuzla buz edebilen robotik bir el tasarlamıştım, ama aynı zamanda bir kelebeği incitmeden tutabiliyordu. Mekanik önemli değildir; önemli olan giriş sensörlerinin ne kadar karmaşık olduğudur. Önemli…devamıYapay zekaya dair güzel filmlerden birisi.
Not aldığım iki replik:
"MIT'deyken* bir bilardo topunu tuzla buz edebilen robotik bir el tasarlamıştım, ama aynı zamanda bir kelebeği incitmeden tutabiliyordu. Mekanik önemli değildir; önemli olan giriş sensörlerinin ne kadar karmaşık olduğudur. Önemli olan elin hareketi değil, ne şekilde hareket ettiğidir."
"Bir çok makine mühendisi ticari veya endüstriyel amaçlarla üretim yaparlar ne yazık ki. Robotik ise sanattır. Henry Ford'dan çok, Van Gogh'a esinlenirim ben."
*Massachusetts Institute of Technology
Spoiler içeriyor
*** Ağlama şeytan... Hangi çocukluk korkusu peşini bırakmadı? Onun için ağlama şeytan. Bir daha ağlamamak için şeytan olmadın mı? Birinin gözyaşları sonunda kuruduğu zaman, Şeytan olur, canavara dönüşür. Kendini kaybeder ve onlarla birlikte kurur. Bu yüzden gül... Kibirli, küstah gülüşünü…devamı***
Ağlama şeytan...
Hangi çocukluk korkusu peşini bırakmadı?
Onun için ağlama şeytan.
Bir daha ağlamamak için şeytan olmadın mı?
Birinin gözyaşları sonunda kuruduğu zaman,
Şeytan olur, canavara dönüşür.
Kendini kaybeder ve onlarla birlikte kurur.
Bu yüzden gül...
Kibirli, küstah gülüşünü duyayım.
Çabuk tükeniyorum...
Ama sen sonsuza kadar yaşayacaksın.
Daha ne kadar bu sefil, ölümsüz varlığına tutunabilirsin?
(Anderson'un ölürken Alucard'a söyledikleri)
✉ ️Her sabah akıllı telefonunuza gönderdikleri 5'er dakikalık içeriklerle gününüzü daha verimli kılacak iki e-posta hizmeti 📃 biryudumkitap.com • Türk ve dünya edebiyatının güncel ve klasik eserlerinden seçilen bir kaç sayfalık pasajlar, şiirler, öykü kitaplarından seçme öyküler kısa bir günaydın…devamı✉ ️Her sabah akıllı telefonunuza gönderdikleri 5'er dakikalık içeriklerle gününüzü daha verimli kılacak iki e-posta hizmeti
📃 biryudumkitap.com
• Türk ve dünya edebiyatının güncel ve klasik eserlerinden seçilen bir kaç sayfalık pasajlar, şiirler, öykü kitaplarından seçme öyküler kısa bir günaydın mesajıyla birlikte her gün telefonunuza geliyor. Örnek bir günaydın mesajı aşağıda:
"Günaydın. Güzel günler ne vakit gelir, diye sorup duruyoruz. Dünyaya ne vakit hâkim olacak iyilik? Sorsan, gülüyor insanlar. Kendi işine bak boşver, diyorlar. Ayla Kutlu, "İnsanlara sevgiyi öğretmek de bir gülünç düş aslında. Belki, öfkenin değil sevginin egemen olacağı bir düzenin koşullarını hazırlamaktır sorun." der. Biz okuyacağız; sevgi, iyilik, güzellik diyeceğiz sevgili okur. Bugünler de geçecek. Var olun."
📰 Aposto!
• Gündemin yoğunluğu arasında okumaya ve görmeye değer haber ve gelişmeler gözden kaçabiliyor. İşte o haber ve gelişmeleri sizin için sade ve hoş bir mizanpajla derleyip bir araya getiren ve telefonunuza gönderen bir hizmet Aposto!
İlk dört sahne nasıl olursa olsun, beşinci sahnede adalet vardır. Arkası Amerika'ya dönük bir kameranın açısından -kim bilir kaçıncı kez- Ortadoğu bataklığını izledik yine. Hani şu kendi halkını öldüren diktatörlerin, sivil ya da askeri darbelerin, Allah peygamber, vatan millet deyip…devamıİlk dört sahne nasıl olursa olsun, beşinci sahnede adalet vardır.
Arkası Amerika'ya dönük bir kameranın açısından -kim bilir kaçıncı kez- Ortadoğu bataklığını izledik yine. Hani şu kendi halkını öldüren diktatörlerin, sivil ya da askeri darbelerin, Allah peygamber, vatan millet deyip oy toplayanların, demokrasi vaadiyle ceplerini dolduranların cenneti olan Ortadoğu. "Amma da oryantalist bir tablo çizdin!" diyeniniz varsa buyursun, fazla mı söyledim eksik mi acaba?
Filmde hayatına anlam katmak isteyen teknoloji dahisi bir milyarderin Turgistan isimli Türk-Arap melezi kurgu bir ülkede yaptığı darbeyi izliyoruz. Triple Frontier ya da A Takımı tarzında bir ekip filmi olan ve bol aksiyon sunan film, güzel mekan tercihleriyle izleyicisine mini bir dünya turu yaptırıyor. Ve tabi ki hızlı kamera geçişleri, mısır patlar gibi patlayan silahlar, bol paralı karizmatik kahraman, siyasi göndermeler ve çarptığında havai fişek gösterisi meydana getiren araçlar vs vs'nin de hepsi var. Bu arada şunu da netleştirelim: Hiçbir araç çarptığında o şekilde patlamaz.
Kimi sahnelerde uykum gelse de son tahlilde izlemelik, bir aksiyon filminden beklenen her şeyi karşılayabilecek, eh işte dedirtecek bir film kendisi.
İnsan illa bi diktatörlükte yaşayacaksa Shakespeare'den sohbet edebilen bir tiranın diktatörlüğünde yaşamalı hiç olmazsa, değil mi?
*Küçük bir anekdot:
Turgistan diktatörünün film boyunca halkına olan bakış açısı ve kardeşi Murat'la konuştuğu sahnede halkına dair düşünceleri, Kur'an-ı Kerim'de anlatılan firavun tasviriyle örtüşüyor:
"Gerçekten firavun o ülkede büyüklük tasladı ve oranın halkını gruplara ayırdı. Onlardan bir grubu zayıflatıp eziyordu." (Kasas, 4)
"Firavun halkını aşağıladı ve aptallaştırdı, onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler." (Zuhruf, 54)
Aşkı, sevgiyi, özlemi böyle filmlerden, kitaplardan öğrenene ne yazık... Tam da öyle birisi olarak söylüyorum bunu, kulak verin bu sözlerime. Sevginin kırıntısına dahi hasret olduğumuz şu hoyrat dünyada çıtayı bu kadar yükseltmeseler keşke. Böyle naiflik var mıdır yeryüzünün bir köşesinde?…devamıAşkı, sevgiyi, özlemi böyle filmlerden, kitaplardan öğrenene ne yazık... Tam da öyle birisi olarak söylüyorum bunu, kulak verin bu sözlerime. Sevginin kırıntısına dahi hasret olduğumuz şu hoyrat dünyada çıtayı bu kadar yükseltmeseler keşke.
Böyle naiflik var mıdır yeryüzünün bir köşesinde? Aramakla bulunur mu yoksa yedi denizin ardında mı saklıdır, gökte mi?..
"Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz..." diyor Necip Fazıl Reis Bey eserinde. İzleyin, ağlayın... Aşktan bu kadar habersiz, böylesine uzak oluşumuza ağlayın. Ve arayın. Her arayanın bulamayacağı, ama bulanların ancak arayanlar olduğunun bilincinde olarak arayın. Ve sevin, filmleri kıskandıracak sevgilerle sevin. Ağlayarak anlayacak, arayarak bulacak ve severek gerçekten yaşamış olacağız çünkü sadece.
Adından öte bir film; ruha dokunan, içinizi titreten naif bir aşkın benzersiz hikayesi...