Bir Rüyanın Ardından * "Hayatı biliyordun, şimdi ölümü öğrendin. Ölümü öğrenip de yazamamak korkunç bir şey, değil mi? Biliyorsun ama yazamıyorsun. Bir yazarın ölümündeki en acıklı yan bu olmalı. Hiç kimsenin bilmediğini bilmek ve anlatamamak. Her yazara, öldükten sonra bir…devamıBir Rüyanın Ardından
*
"Hayatı biliyordun, şimdi ölümü öğrendin.
Ölümü öğrenip de yazamamak korkunç bir şey, değil mi? Biliyorsun ama yazamıyorsun.
Bir yazarın ölümündeki en acıklı yan bu olmalı.
Hiç kimsenin bilmediğini bilmek ve anlatamamak.
Her yazara, öldükten sonra bir sayfa yazma hakkı tanımalıydı tanrı."
Sevgili dostun, Can Yayınları kurucusu, aynı zamanda iyi bir yazar olan ama fazla tanınmayan Erdal Öz'ün ölümü yazdırmıştı sanırım bu satırları sana. Bir yazar öldüğünde, hapse girdiğinde, takibat ve tahkikata maruz kaldığında önce sen hissediyordun bu acı ve ızdırabı.
*
"Bana en çok sorulan soru yaşıtlarımın pek duymadığı türden bir soru" diyor ve ekliyordun 70 yaşına girdiğin cezaevinden yazdığın mektubunda:
“Haksız yere hapiste olmak seni üzmüyor mu?” Bu soruya Sokrat’tan ödünç aldığım bir cümleyle cevap veriyorum: “Haklı yere hapis yatsam daha mı iyiydi?”
"Bu cevap, cezalandırılmanın kaçınılmaz olduğunu kabul eden bir görüşün sonucu elbette. Bazı zamanlarda, bazı ülkelerde yazarların, düşünürlerin, filozofların cezalandırılması, hapse atılması, öldürülmesi hayatın neredeyse doğal bir parçası hâline gelir. Ben böyle bir zamanda, böyle bir ülkede yazarlık yapıyorum. Yazı yazan, düşünen yüzlerce, binlerce insan gibi ben de hapisteyim. Ve “haksız” yere hapsedilmiş olmak beni üzmüyor, aksine beni daha güçlü kılıyor, beni hapsedenleri küçümsememi, yaşadıklarıma çok da aldırmamamı sağlıyor" diyordun.
*
Gözaltına alındığın sabah yaşadıklarını da unutmamalı tabi:
Polisler evi ararken çay suyu koydum.
- Çay ister misiniz, dedim.
İstemediklerini söylediler.
Babamın sesini taklit ederek:
- Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.
Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.
Babam onlara "kahve içip içmeyeceklerini" sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, "rüşvet değildir, içebilirsiniz" demişti.
Yaşadığım “déjà vu” değildi.
Aynı gerçeğin tekrarıydı.
Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.
Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.
&
Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.
Sonra paketi bana uzattı.
Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:
- Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.
İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.
*
Émile Zola’yla kıyaslıyorlar seni. Fransız romancı, Yahudi bir askerin vatana ihanetten yargılandığı Dreyfus davasında o meşhur “Suçluyorum!” metnini kaleme almıştı. Otoriterliğin ve gericiliğin amansız düşmanı olan Zola, engizisyonu andıran bir mahkemedeki haksızlığa ses yükseltebilmişti.
Dreyfus davası sahte delillerle paranoyanın birleştiği bir davaydı. “Suçluyorum!” bildirisi bir yazarın kof milliyetçiliğe ve hamasete karşı yükselen sesiydi. L’Aurore gazetesi o metni birinci sayfasından yayımladı. Gel gör ki Türkiye’de senin savunmalarını gazetesinin ilk sayfasına koyacak kadar cesur bir yayın yönetmeni çıkmadı. Belki de bu yüzden seni Zola'dan daha önemli bir yerde görüyor, onun yaptığını senin ödediğin bedel yanında fazla kolay buluyorum.
Seni anlatacak kadar güçlü kelimelerim yok benim. Bu yüzden seni senin kelimelerinle anlatma yolunu seçtim belki de. "Geleceğin bütün çiçekleri bugünün çiçeklerinde saklıdır" diyen Çin atasözündeki gibi görüyorum seni. Değeri bilinmese, ayaklar altına atılsa ya da tüm gözlerden uzak bir dağ yamacında sessizce yeşerip solan bir çiçek olsa da ne kaybeder değerinden. Geleceğin güzel çiçekleri senin içinde saklı.
"Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse,
Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse."
*
Bir baraj ya da nehir kenarı sanırım, yolda yürüyorum. Sen yol kenarında durmuş, elinde bir sigara suya bakıyorsun. Koşarak sarılıyorum sana, sımsıkı, uzun uzun ve gözyaşlarımla gömleğini ıslatarak. Sırtımı sıvazlıyorsun: "Oğlum dur, başka zaman da sarılırsın" diyorsun gülerek. Sonra başka insanlar toplanıyor etrafına.
Ve bu rüya bu kelimeleri yazdırıyor; güzel bir rüyanın bıraktığı his ve umutla birlikte. Senin hayatın benim hayatıma değdi Ahmet Altan, şimdi rüyama da değdi. Senin kadar özgür olabilseydik...