Alışveriş listesi yazsa okunacak kalemler; 0- Ben 1- Albert Camus 2- Jack London 3- Nikolay Gogol 4- Küçük İskender 5- Jose Saramago 6- Lev Tolstoy 7- Anton Çehov 8- Stendhal 9- Ivan Turgenyev 10- Mevlana Celaleddin-i Rumi 11- George Orwell…devamıAlışveriş listesi yazsa okunacak kalemler;
0- Ben
1- Albert Camus
2- Jack London
3- Nikolay Gogol
4- Küçük İskender
5- Jose Saramago
6- Lev Tolstoy
7- Anton Çehov
8- Stendhal
9- Ivan Turgenyev
10- Mevlana Celaleddin-i Rumi
11- George Orwell
12- Charles Dickens
13- Fyodor Dostoyevski
14- Franz Kafka
15- Ömer Hayyam
16- @dr.strangelove (hiçbir baskı altında kalmadan..)
17- Victor Hugo
18- Jules Verne
Sizin bu konu hakkında görüşleriniz nelerdir?
Hadi beni linçleyelim; Akıntıya karşı yüzmekten korkmuyorum ve itiraf ediyorum ki bu kitabı beğenemiyorum. En azından anlatıldığı gibi sevemiyorum. Kitaptan mı anlamıyorum, cahil miyim? Hayır hiçbiri değilim, yüzlerce kitap okudum ve marjinallik kasmak gibi bir amacım yok. Belki de beklentim…devamıHadi beni linçleyelim;
Akıntıya karşı yüzmekten korkmuyorum ve itiraf ediyorum ki bu kitabı beğenemiyorum. En azından anlatıldığı gibi sevemiyorum. Kitaptan mı anlamıyorum, cahil miyim? Hayır hiçbiri değilim, yüzlerce kitap okudum ve marjinallik kasmak gibi bir amacım yok. Belki de beklentim çok yüksekti, karşılayamadı bilmiyorum ama sevemiyorum kardeşim olmuyor.
Hikaye bana samanyolu dizileri mantığında gibi geldi. Sanki yazar; bak üzüleceksin, üzülmen için yazıyorum sakın gülme dercesine yazmış tümünü. Hayır duygusal kitaplar da seviyorum. Ancak burdaki imgelemeler ve metaforlar sanıldığı gibi "derin" falan değil. Herhangi biri okusa herkesin çıkardığıyla aynı anlamı çıkarır hatta bir çocuk bile. Ben bunu sevmiyorum, okuyucuya pay bırakmayan kitapları sevmiyorum. Kitap ne anlatıyor diye sorulduğunda düşünmeden, ezbere cevap vermekten başka seçeneğiniz kalmıyor çünkü yorum katamıyorsunuz.
+Ne anlatıyor?
-Hocam "yalnızlık, dostluk, sosyal adaletsizlik, saflık, sevgi gösterme biçimi falan filan"
+Falan filan ne?
-E o kadar işte, orda yazan bu!
İşte bahsettiğim interaktif eksiklik tam olarak bu. Cevabı verirken düşünmüyorsunuz bile. Bu mesajlar çok gizli yollarla felsefi boyutlarla aktarılmıyor, dümdüz olaylarda yaşanıyor. Derin bir kitap değil, 4 yaşında okusam severdim o zamanlar kant, nietzsche okumuyordum tabii. Vakit kaybı mı, kesinlikle değil. Güzel bir öykü, günlük paragraf sorularımı bunu okuduğum gün çözmeme gerek kalmamıştı. Beğenenler var, hatta bu zamana kadar beğenmeyenini görmedim. Elbette saygı duyuyorum. Ama bahsettiğim konulardan ötürü maalesef gözümde hep overrated olarak kalacak.
Yıllardır aslını bildiğim ama her gördüğümde şaşırdığım bir anlamı paylaşmak istiyorum. Bayağı kelimesinin asıl anlamı sanılanın aksine çok, aşırı anlamları taşımaktansa; çirkin, aşağılık, sıkıcı, kaba, incelik bulunmayan, sıradan manalarıyla sözlüğümüzde yer alıyor. Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız fazla anlamı ise kelimenin…devamıYıllardır aslını bildiğim ama her gördüğümde şaşırdığım bir anlamı paylaşmak istiyorum.
Bayağı kelimesinin asıl anlamı sanılanın aksine çok, aşırı anlamları taşımaktansa; çirkin, aşağılık, sıkıcı, kaba, incelik bulunmayan, sıradan manalarıyla sözlüğümüzde yer alıyor. Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız fazla anlamı ise kelimenin yan tanımlarından biri.
Aynı zamanda yine günlük yaşantıda yanlış kullanımına sıklıkla maruz kaldığımız kelimelerden biri alelade. Gelişigüzel, üstünkörü, acele şekilde anlamlarının yerine kullanan kesim oldukça fazla. Asıl ve tek gerçek anlamı: sıradan, olağan, hiçbir numarası olmayan, her zaman görülen şeklindedir.
Az önce biri fikrime naçizane dedi 😭😭😭😭 naçizane güzel, değerli demek değil önemsiz demeeekk 😭😭😭
Beğenen kitlenin çokluğundan dolayı rahatsızlık duyduğum kitap. Her ne kadar güçlü temaları ve sade diliyle övülse de benim için bekleneni pek veremedi. Yazarın, kitabın başkahramanı Fugui'nin yaşadığı trajedilerden ziyade yarattığı trajedileri ele aldığını düşünüyorum. Bence anlatı, okuyucuyu duygusal yönden manipüle…devamıBeğenen kitlenin çokluğundan dolayı rahatsızlık duyduğum kitap. Her ne kadar güçlü temaları ve sade diliyle övülse de benim için bekleneni pek veremedi.
Yazarın, kitabın başkahramanı Fugui'nin yaşadığı trajedilerden ziyade yarattığı trajedileri ele aldığını düşünüyorum. Bence anlatı, okuyucuyu duygusal yönden manipüle etme konusunda oldukça başarılı. Karakter ve olay derinliği açısından oldukça eksik bir yapıya sahip. Kitabın özeti: Bomboş bir hayat geçirmiş; tüm ömrünü kendine ve çevresine eziyet ederek, haksızlık yaparak yaşamış ve ölümün kıyısındayken yarım yamalak aklı başına gelmiş birinin hayatı. Yaptıklarından ders bile çıkaramıyor, yaşananlara olan tepkisizliği felsefi bir derinlikten çok yazarın üşengeçliğini ve kurgusal eksikliğini vurguluyor. Satırları besleyen tek şey yaşanan acılar ve bunu yüzeysel işlemesi çok yıpratıcı, boğuyor.
Yaşamak, acının ve ahmaklığın edebi forma bürünmesi açısından çoğu okur için etkileyici olabilir ancak benim için bomboş geçen bir hayatı okumak ve fazla manipülatif satırlarla başa çıkmak bir hayli vakit kaybıydı. Zorlama olduğunu düşünüyorum, beğenenlerin fikrine elbette saygı duyuyorum. Aksi düşünceleriniz varsa paylaşabilirsiniz :)
Uzaklaşma Mezarlardan Bu naçizane hayatın hasta ziyaretçisisin İsyan etme sakın, sonuçta misafirsin Nasıl ki emek vermeden yiyemezsin Öyleyse çabala, zaman boşa geçmesin Nöbet tut uyuya kalma sakın Ölüm şah damarından da yakın Boşa uğraşma, insanlar sapkın Yelkovanla akrep birbirine çapkın…devamıUzaklaşma Mezarlardan
Bu naçizane hayatın hasta ziyaretçisisin
İsyan etme sakın, sonuçta misafirsin
Nasıl ki emek vermeden yiyemezsin
Öyleyse çabala, zaman boşa geçmesin
Nöbet tut uyuya kalma sakın
Ölüm şah damarından da yakın
Boşa uğraşma, insanlar sapkın
Yelkovanla akrep birbirine çapkın
Durduramazsın zamanı parayla pulla
Satma bilgilerini, oyalanma bir avuç malla
Koy beşiğe gençliğini düşürmeden salla
Seneleri iştahla sindir, kapla üzerini balla
Pişman olacaksın zaten eninde sonunda
Asılı bulacaksın zamanı çürümüş dallarda
Kazı tırnaklarınla heveslerini eski kağıda
Uçur ömrünü özgürce en yüksek çatıda
Bu naçizane hayatın garip yolcususun
Bahşedilmiş narin bir lütufsun
Öyle parla ki geceler boğulsun
Ömrünü koştur epey yorulsun
Yaşayabiliyorken doldur anılarını dualarla
Yerini dar et, silah doğrult pişmanlıklara
Rüzgarla savrul belirsiz duraklara
Yılların bile sığar böylece dakikalara
Uzaklaşma yine de çok fazla mezarlardan
Uyandırılacaksın çırılçıplak mayhoş rüyalardan
Zamanı unutucaksın çığlık kopunca borudan
Miras bırak geri kalanlara sihirli sevdadan.
Uzaklaşma toprağından.
Miray Nisa Bostan
Uçarsak Yorulmayız Gereğinden fazla tempolu tüm koşturmaca Sonu olmayan yollar, çözülmez bir bulmaca Keşke kanatlarını armağan etse gökteki atmaca Bitmez bu avare koşuş, doğrusu epey ahmakça. Bana kalırsa biraz yavaşlayabiliriz Biraz soluklanır, günbatımını seyrederiz Aykırıca yoldan sapar, yeni yerler keşfederiz…devamıUçarsak Yorulmayız
Gereğinden fazla tempolu tüm koşturmaca
Sonu olmayan yollar, çözülmez bir bulmaca
Keşke kanatlarını armağan etse gökteki atmaca
Bitmez bu avare koşuş, doğrusu epey ahmakça.
Bana kalırsa biraz yavaşlayabiliriz
Biraz soluklanır, günbatımını seyrederiz
Aykırıca yoldan sapar, yeni yerler keşfederiz
Kanatları geri vermez, ruhumuza çizeriz.
Hatta tırmanabiliriz tekinsiz ağaçlara
Adımızı kazırız çürümüş çelimsiz dallara
Belki uyuruz biraz dalarız rüyalara
Zaten çok koştuk, set çekelim yollara.
Hamak yaparım belki kirpiklerinden
İçine biraz gece koyarım hayalden
Battaniye örerim saçının her telinden
Koşanlara el sallarım, uzaklaşırım tümünden
Dinlenmek istiyorum doğuya kaçana dek güneşim
Bir daha yollara düşemem, koşmak benim bitişim
Zaten çelimsizim, bu da yoldan son geçişim
Uzanırken yankılansın atmacalara seslenişim.
Miray Nisa Bostan (biraz da amatörce, sade takılalım her zaman yoğun imgesellik bayıyor)
Nezdimde edebiyat tarihinin en vurucu giriş cümlesinin sahibidir. "it was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness..." "zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; bilgelik çağıydı,…devamıNezdimde edebiyat tarihinin en vurucu giriş cümlesinin sahibidir.
"it was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness..."
"zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; bilgelik çağıydı, aptallık çağıydı.."
Charles Dickens, henüz ilk cümlesiyle okurunu zamansız bir uçuruma çağırır: Umut ile umutsuzluk arasındaki o ince keskin çizgiye.
Bu roman sadece Paris ile Londra’nın değil, kayboluşlarla insanlığın, vicdanla zulmün, ölümle ölümsüz sevdanın hikâyesidir. Fransız Devrimi'nin gölgesinde geçen, tarihsel olaylarla bireysel dramları kusursuzca iç içe geçiren bir romandır. Hikâye 18. yüzyılın sonlarında, devrim öncesi ve sonrası Paris ile Viktorya dönemi Londra’sında geçer. Dickens’ın olağanüstü gözlem gücüyle kurguladığı bu iki şehir, sadece birer mekân değil, aynı zamanda insan ruhunun iki yüzüdür: Biri kana susamış öfkenin, diğeri sessiz direncin temsilcisi.
Kurgu, üç ana bölümden oluşur: "Geri Çağrıldı", "Altın İplik" ve "Fırtına Geliyor". Bu başlıklar yalnızca olayların gelişimini değil, karakterlerin içsel dönüşümünü de simgeler. Dickens’ın üslubu dönemin gerçekliğini dramatize eden ve teatral bir atmosfer yaratan katmanlı bir dil içerir. Yer yer uzun betimlemeler, yer yer yoğun diyaloglarla harmanlanan bu anlatım, okura sarsıcı bir tarihsel bilinç kazandırır.
İki Şehrin Hikayesi’nin merkezinde yalnızca devrim değil, aynı zamanda aşkın en sade ve en yüce hali vardır. Sydney Carton… Adı unutulmaz bir kahraman gibi değil, kalpte yankılanan bir fısıltı gibi geçer satırlardan. Bir kadını, sevmenin en asil biçimiyle sevmek nedir diye sorsalar, Dickens’ın kaleminde Carton’un fedakârlığını göstermek yeterlidir: “Bir hayatı veriyorum, belki de onu kazanmanın tek yolu budur.”
Carton’un Lucie için yaptığı son eylem, insan ruhunun en saf halidir; fedakârlığın aşk kadar sessiz, ama aşk kadar kuvvetli olabileceğini fısıldar okura. Bu fedakârlık, sadece bir bireyin eylemi değil, insanlığın en karanlık anlarında bile parlayabilen bir umut kıvılcımıdır.
Bu başyapıt, okuyucuyu sadece Fransız Devrimi’nin kanlı sokaklarında bir gezintiye çıkarmakla kalmıyor ayn zamanda kendi iç savaşlarına, kendi “iki şehrine” götürüyor. Her insanın içinde yıkılan bir Paris ve yeniden doğan bir Londra vardır. Dickens bunu biliyordu.
Bu romanı okurken gözleriniz tarih sayfalarında, kalbiniz ise karakterlerin içinde yol alacak. Ve belki de bir gün, siz de Sydney Carton gibi sevmenin yalnızca sahip olmak değil, vazgeçebilmek de olduğunu anlayacaksınız.
İki Şehrin Hikayesi, yalnızca bir roman değil, zamanın ötesinde yankılanan bir ilahidir. Devrimlerin değil, insanların hikâyesidir. Dickens, kalemini bir neşter gibi kullanarak, insanoğlunun en derin yaralarını açığa çıkarır ama o yaraların içinden umut çiçekleri filizlenir.
Özetle, İki Şehrin Hikayesi; acının içinden doğan umudu, yıkımın gölgesinde filizlenen aşkı ve bir insanın kendini feda edişindeki sessiz kahramanlığı anlatan, tarihsel olduğu kadar evrensel bir başyapıttır. Dickens, yalnızca iki şehri değil, iki ruh hâlini, iki kaderi, iki insanlık halini karşı karşıya getirir. Her satırıyla hem düşünmeye, hem de hissetmeye zorlar. Okuru hem gözyaşıyla hem de içsel bir aydınlanmayla baş başa bırakır. Ve sorar: "Zamanların en kötüsünde bile, iyilik mümkün mü?"
Eğer tarihin içinde kalbini kaybetmek, aşkı sahiplenmek değil anlamak istiyorsan ve bir adamın son nefesini umutla verdiğini görmek istiyorsan bu ikonik miti okumaya başlamak için neyi bekliyorsun :D
Umarım faydalı bir inceleme olmuştur. Keyifli okumalar :)
Bu filmi izlememe sebep olan Selimhan Öztekine teşekkürlerimi ileterek başlamak istiyorum. Aslında bir nevi izlemek zorunda bırakıldım. İzledikten sonra neden popüler olmadığı hakkında da epeyce düşündüm. Hadi birlikte bu çok katmanlı manipülasyonu inceleyelim; “Anılar hatırladığımız gibi değil, hissettiğimiz gibi kalır.”…devamıBu filmi izlememe sebep olan Selimhan Öztekine teşekkürlerimi ileterek başlamak istiyorum. Aslında bir nevi izlemek zorunda bırakıldım. İzledikten sonra neden popüler olmadığı hakkında da epeyce düşündüm. Hadi birlikte bu çok katmanlı manipülasyonu inceleyelim;
“Anılar hatırladığımız gibi değil, hissettiğimiz gibi kalır.” Jorge Dorado’nun bu zarif ve ürpertici ilk uzun metrajı, bilinçaltının kadrajına çevrilen bir kamera gibi çalışır. Ve her karede bir soruyu yankılar: "Gördüğüm şey gerçek mi, yoksa görmek istediğim şey mi?"
Ana karakterlerimizden ilki John Washington, bir "memory detective"tir; insanların zihnine girip anılarını görselleştirebilen bir yeteneğe sahiptir. Ancak bu yetenek, bir nimetten çok bir lanet gibidir. Çünkü zihin, ne zamana ne de hakikate sadıktır.
Diğer başrolümüz Anna ise 16 yaşında bir dâhi. Ancak neyin kurbanı, neyin faili olduğu belirsiz. Zekâsı bir orman gibi sık, içi ise aynalarla çevrili.
John, onun zihnine indikçe, Anna’nın da onun zihnine sızdığı fark edilir. Ve film bir noktadan sonra artık sadece bir “davayı çözmek” değil, "kim kimi hatırlıyor, kim kimi kandırıyor?" sorusuna dönüşür.
Memento gibi Mindscape de doğrusal olmayan, ama bu defa “anıların zamansızlığı” ile örülmüş bir kurguya sahiptir. Her hatıra, bir tablo gibi akar ekrana. Ama bu tabloların renkleri, zamanla solmaz. Zamanın kendisi yanlış olabilir.
Film, sürekli bir “flashback içinde flashback” izlenimi verir, ama asıl gücü, bu geçişleri duygusal akışla sağlamasında yatar. Anıların sıcaklığıyla gerçeğin soğukluğu arasında ince bir pus var. İşte o pusun içinde, Anna’nın oyun kuran gözleri bize bakar.
John Washington, geçmişinde kendi ailesine dair bir trajedi taşıyan, kırılgan ama görevine sadık bir hafıza dedektifi. Ancak o da hatırlamaktan korkar. Ve Anna’yı çözmek isterken, kendini çözülür halde bulur.
Anna, Hitchcockvari bir femme fatale'dir. Femme fatale: öldürücü, tehlikeli, manipülatif kadın (fransızca). Onun silahı güzelliği değil, hikâye anlatma becerisidir. Anılarını bir tiyatro sahnesi gibi yönetir. Ve izleyicisini, yani John’u, rolüne inandırır.
Filmde kullanılan filtreler soluktur; zihin sahneleri rüyayı andırır. Ama gerçek dünya da pek canlı değildir. Bu kasıtlıdır: Çünkü gerçek ile hayal, aynı melankolik kumaştan dokunmuştur.
Yönetmen Dorado, bu filmi göz temasıyla anlatır. Anna’nın her bakışı, bir tehdit değil; bir davettir: cesaretin varsa zihnimde gezin, çıkmana izin verirsem çıkarsın.
Lucas Vidal’in müzikleri, bir nabız gibi film boyunca akar. Ne büyük iniş çıkışlar, ne kahramanlık melodileri… Sadece "metronomun" kalp atışı kadar ritmik, ama anılar kadar tedirgindir. Tıpkı Anna’nın sessizliği gibi: Konuşmaz, ama ruhunun çığlığı duyulur.
Anılar objektif değildir. Zihin, izlediğimiz bir sinema değil; yazdığımız bir senaryodur. Ve bazen bu senaryoda “kurban” olmak, “fail” olmaktan daha konforludur.
Anna’nın hikâyesi, bir tür “karanlıkta büyüme masalı.” Ama bu masalın sonunda prens yok, yalnızca kendini kandıran yetişkinler var. Ve bir çocuk… Her şeyin farkında olup, buna rağmen sadece gülümseyen bir çocuk.
Anna'nın zihni, bir labirent. John ise o labirente girdikten sonra çıkıp çıkmadığını bile bilmiyor. Çünkü bir anıdan uyanmak mümkün olsa bile, inandığın şeye sırtını dönmek mümkün değildir.
“Bazen geçmişe sadece hatırlamak için değil, onun içinde yaşamak için döneriz.” Mindscape, bu yolculuğu anlatır. Ve her izleyiciye şu soruyu fısıldar: “Gerçekliği mi istiyorsun, yoksa inandığın hikâyeyi mi?”
Kurguda doğru-yanlış, siyah-beyaz yoktur. Öznel ve gridir. Başta doğrusal ilerlerken zamanla ters köşelere alıştırır, tam alıştığınız anda yeniden düz akmaya başlar. Bu mayhoş bir etki yaratır.
Hak ettiği değeri görmediğine inanıyorum ama bırakalım da bu şaheser biraz gizli kalsın. Bana kalırsa mutlaka bir şans verilmeli.
Spoiler vermeden aktarmaya çalıştım. Umarım faydalı bir inceleme olmuştur. Keyifli seyirler :)