Güzel bir konu, görsel efektler de idare eder ama filmin işleyişinde sıkıntı vardı, ve tüm ülkenin yıkılıp koca bir apartmanın ayakta kalması konusunun saçmalığını da ekleyince yarısına zor geldim. Bitirmeden kapattım.
Şüphesiz son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri, korku değil de psikolojik gerilim olarak değerlendirirsek daha mantıklı olur. Konudan bahsedecek olursak : Bir hastanede psikiyatri olarak çalışan Rose Cotter, bir hastasının intiharına şahit olur. Bu trajik olaydan kısa bir süre…devamıŞüphesiz son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri, korku değil de psikolojik gerilim olarak değerlendirirsek daha mantıklı olur. Konudan bahsedecek olursak : Bir hastanede psikiyatri olarak çalışan Rose Cotter, bir hastasının intiharına şahit olur. Bu trajik olaydan kısa bir süre sonra Rose esrarengiz bir güç tarafından tehdit, hatta taciz edilmeye başlar. Rose artık kabuslarla gerçek arasında salınan bir dünyada sıkışıp kalmıştır. Hem arkadaşları hem de ailesi Rose’a yardım edememektedir. Rose, bu lanetten kurtulmak için geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Rose'un peşini bırakmayan lanete saplanıp kalmak istemeyen yönetmen, hikâyeye belirli bir ritim katmak için bu korku filmine bir araştırma/takip dozu da katıyor. Ünlü “The Ring” filminden beri işe yarayan bu yöntem, bu filmde de güzel yollar açıyor. Rose’un bir çözüm bulmak için araştırdığı kişiler, kendi psikiyatristi (o da terapi görüyor) ile konuşması, bu laneti daha önce yaşayan kurbanların aile fertleri ile temasları ve kız kardeşi ve nişanlısı gibi yakın çevresinden yardım istediği sahneler hikâyeyi zenginleştiriyor, seyircilere nefes alma anları bırakıyor. Her ne kadar bunlar çoğunlukla sert müdahalelerle kırılsa da…
Filmdeki müzik ve ses çalışmasının da hakkını vermemiz gerekir. Film boyunca garip, baskıcı, ilkel hatta rahatsız edici bir müzik duyuyoruz. Sıradan görünen sekanslarda (örneğin bir arabada yolculuk) bile ‘burnunu gösteren’ bu müzik seyirciye başkarakter gibi hiçbir zaman güvende olamayacağını hissettiriyor.
Ele aldığı konunun sıradanlığı ve biraz fazla hızlı çözümlenen finaline rağmen “Smile”, özel bir yönetmen dokunuşu hissettiren, sevdiğimiz türden, gerçekten ürperten çok başarılı bir gerilim filmi…
Yalnız, bu lanetli varlık keşke soyut kalsaydı, bize birşeyler göstermek uğruna filmle ilgili tüm olumlu intibam son bölümde yok oldu gitti diyebilirim. Belli ki devamı gelecek olan filmi merakla bekliyor olacağım...
2006 yapımlı ve 2 Oscarlı bir film. Sorunları olan ve birbirleriyle pek anlaşamayan bir ailenin çıktığı yolculuk; kaybedenlerin yolculuğu da diyebiliriz. Tam bir “Kendini iyi hisset” filmi. Başyapıt beklentisiyle izlenmezse çok keyif alınabileceğini düşünüyorum. Aile değerleri, sevgi, anlayış, hüzün, dürüstlük…devamı2006 yapımlı ve 2 Oscarlı bir film. Sorunları olan ve birbirleriyle pek anlaşamayan bir ailenin çıktığı yolculuk; kaybedenlerin yolculuğu da diyebiliriz. Tam bir “Kendini iyi hisset” filmi. Başyapıt beklentisiyle izlenmezse çok keyif alınabileceğini düşünüyorum.
Aile değerleri, sevgi, anlayış, hüzün, dürüstlük hepsi filmde yer alıyor. .Filmin sonlarındaki dans sahnesi çok iyiydi beni kahkahalarla güldürdü, özellikle babanın yaşadığı tüm gel-gitlere rağmen kızı için yaptığı fedakârlığın yüreğinize dokunacağına eminim.
Filmin özeti ve hoşuma giden repliği şuydu ““Gerçek kaybeden, kazanmayan değildir. Gerçek kaybeden; kaybetmekten o kadar korkar ki kazanmayı denemez bile.”
Ne anlatıyor peki film, anlatayım.
Hoover ailesi filmin başlarında, aile içi iletişimde, çevresel faktörleri yönetmekte ve normal işlevlerini yerine getirmekte zorlanan bir aile olarak dikkat çekiyor. Büyükbaba (Alan Arkin) eroin bağımlısıdır. Frank intihar etmiş fakat ölmemiştir. Dwayne sessislik yemini etmiş ve tüm hayatını pilot olmaya adamıştır, en büyük hayali ilerde pilot olmaktır. Richard’ın (Greg Kinnear) başarı takıntısı ve her daim kazanma konusunda obsesyonu vardır. Oysaki iş hayatında kaybettiği gözlemlenmiştir.
7 yaşındaki Olive güzellik kraliçesi olmak istiyordur ve ilgili anne Sheryl (Toni Collette) ise de bu meselelerin hepsi ile uğraşmaktadır. Olive tam olarak “güzelllik kraliçesi” prototopine uymamaktadır ama yine de ailesi Ailesi bu yarışmaya katılmanın Olive için çok önemli olduğunu bilir ve o yüzden birlikte Kaliforniya’ya yola çıkılır.
Charles Cumming'in kitabına dayanan film, 50 milyon dolar civarında bir bütçeyle çekilmiş. Aksiyonu eh işte ama gerilimi dozunda, sürükleyici, ortalama bir aksiyon gerilimi. Heyecan başından sonuna dek hiç eksik olmuyor hoşuma gitti diyebilirim. Bu film, aslında benzerleri içinde çok üst…devamıCharles Cumming'in kitabına dayanan film, 50 milyon dolar civarında bir bütçeyle çekilmiş. Aksiyonu eh işte ama gerilimi dozunda, sürükleyici, ortalama bir aksiyon gerilimi. Heyecan başından sonuna dek hiç eksik olmuyor hoşuma gitti diyebilirim.
Bu film, aslında benzerleri içinde çok üst sıralarda yer almayacak, bazı arkadaşların da belirttiği gibi "izle ve unut" türünde bir yapım ama ilk sahnesinde başlayan koşturmaca sonuna kadar sürüyor ve yer yer adeta nefes almadan izlediğinizi hissediyorsunuz. Ayrıca filmin kadrosu genel olarak da iyi. Konusu bakımından ilgi duyanlar için güzel bir alternatif. Ben sıkılmadan izledim ve uçakta emniyet kemerinin önemini de en güzel şekilde öğretiyor film.
Film ne anlatıyor peki, Pilot Torrance’ın kullandığı uçak, yakalandıkları fırtınada büyük hasar alır. Acil iniş yapmak zorunda kalan Torrance, uçağı başarılı bir şekilde Filipinlerde bir adaya indirerek yolcuların hayatını kurtarır. Ancak iniş yaptıkları yer, savaş alanına dönmüş bir bölgedir. Yolcular, tehlikeli zorbalar tarafından rehin alındıklarında, onlar için hayatta kalma mücadelesi şimdi başlar. Hem kendi hem de yolcuların hayatını kurtarmak için Torrence, cinayetle suçlanan ve FBI tarafından başka bir yere transfer edilen Louis Gaspare’den yardım istemek zorunda kalır. Kaza sonrası düşen uçaktakileri alıp fidye için gelenlerle olan çatışmaları ve uçaktaki gerilimi anlatan başarılı ve orta halli bir film.
Agatha Christie uyarlamalarından Doğu Ekspresinde Cinayet , Nil'de Ölüm filmlerinin 3.devam filmi. Yalnız, ağır ilerlemesi, insanı sıkan uzun diyalogları, daha çok kasvetli ve karanlık bir ortamda geçmesiyle bence diğer iki filmin gerisinde kalmış. Geçişlerde kurgu o kadar çok hızlı ilerliyor…devamıAgatha Christie uyarlamalarından Doğu Ekspresinde Cinayet , Nil'de Ölüm filmlerinin 3.devam filmi. Yalnız, ağır ilerlemesi, insanı sıkan uzun diyalogları, daha çok kasvetli ve karanlık bir ortamda geçmesiyle bence diğer iki filmin gerisinde kalmış. Geçişlerde kurgu o kadar çok hızlı ilerliyor ki konuyu tam anlayamıyorsunuz. Bir gizem etkisi göremedim. Yardımcı oyuncular zayıf. Kenneth Branagh güzel oynamış ancak Sherlock etkisi yaratamamış. Polisiye gizem sevenler tam umduğunu bulamayabilir.
Halloween Party romanına dayanan serinin üçüncü filmi, korku ögeleri de içeriyor. Bu sebeple, önceki filmlere kıyasla daha rahatsız edici çünkü doğaüstü korkuya kayan bir tonu var. İntikam temasını ele alan Doğu Ekspresinde Cinayet ve açgözlülük temalı Nil'de Ölüm'ü daha çok sevmiştim, inanç temasını ele alan Venedik'te Cinayet ise başarılı fakat bu filmlerle aynı seviyede etkileyici bulamadım.
Son zamanlarda izlediğim duyguları ön plana çıkaran en güzel filmlerden biri. Zaten Bollywood’un insana yaşattığı duygusallığı başka hiç bir ülke sinemasında rastlayamıyorsunuz. Cidden duygusal konuları çok güzel işliyorlar. Salman Khan’ın müthiş oyunculuğu, küçük kızın tatlılığı, masumiyeti, derdini anlatamaması ve başarılı…devamıSon zamanlarda izlediğim duyguları ön plana çıkaran en güzel filmlerden biri. Zaten Bollywood’un insana yaşattığı duygusallığı başka hiç bir ülke sinemasında rastlayamıyorsunuz. Cidden duygusal konuları çok güzel işliyorlar. Salman Khan’ın müthiş oyunculuğu, küçük kızın tatlılığı, masumiyeti, derdini anlatamaması ve başarılı rolü bir de üstüne Kareena Kapor… Daha ne olsun. Hiç düşünmeden açın izleyin.
Filmde yine Hint dansları, müzikleri ve 2,5 saat süreye de kendinizi hazırlayın. Fakat erkek yada kadın olmanız fark etmez emin olun hepiniz duygulanacaksınız; peçeteleri hazırlayarak izleyin.
Son olarak, Müslüman Pakistanlıları her Hint filminde terörist olarak göstermeleri sinir bozucuydu. Bu filmde bütün önyargılarını aşmışlar güzel duygusal bir film yapmışlar..
İbrahim Büyükak küfürsüz komedi yapabilen bir senarist ve oyuncuydu. Oğuzhan Koç ile oynadığı filmleri hem samimi hem eğlenceli bulur, keyifle ve de ailece izlerdim. Ama bu film hiç olmamış hiç yakışmamış, tarzını bozmuş. Sanırım biz izleyicilerden affını dilemek için filmin…devamıİbrahim Büyükak küfürsüz komedi yapabilen bir senarist ve oyuncuydu. Oğuzhan Koç ile oynadığı filmleri hem samimi hem eğlenceli bulur, keyifle ve de ailece izlerdim. Ama bu film hiç olmamış hiç yakışmamış, tarzını bozmuş. Sanırım biz izleyicilerden affını dilemek için filmin ismini bu şeklide koymuş, başka izahı yok. Zaman kaybı kötü, çerezlik bile olmayacak bir film.
Hilmi Topaloğlu başta olmak üzere Mahsun Kırmızıgül’ün, Özcan Deniz’in ve Haluk Levent’in gençlik yıllarında meşhur olabilmek için verdikleri varolma mücadelesi ilginizi çekiyorsa bu film tam size göre, özellikle 90'lara özlem duyan ya da kıyısından köşesinden bu yılları tutturmuş insanların izlerken…devamıHilmi Topaloğlu başta olmak üzere Mahsun Kırmızıgül’ün, Özcan Deniz’in ve Haluk Levent’in gençlik yıllarında meşhur olabilmek için verdikleri varolma mücadelesi ilginizi çekiyorsa bu film tam size göre, özellikle 90'lara özlem duyan ya da kıyısından köşesinden bu yılları tutturmuş insanların izlerken çok keyif alacaklarını düşündüğüm bir film.
90’lı yılların kıyafetlerini, aksesuarlarını, plakçılar çarşısını, pavyonlarını, kısacası o dönemin ortamını yaratma konusunda film oldukça başarılı. Hilmi Topaloğlu‘nu canlandıran Engin Hepileri ve ortağı Şinasi rolünde Eser Yenenler‘i çok beğendim. Mahsun’un zaten birebir benzeyen kendi oğlu oynarken, Haluk Levent ve Özcan Deniz tiplemeleri çok başarılıydı.
Yönetmen Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz, Haluk Levent’den daha çok baştan sona Hilmi Topaloğlu‘nun varoluş mücadelesi anlatıyor aslında. Filmin ismi bence ”Plakçılar Kralı” olsa daha iyi olurmuş. Açıkçası Hilmi Topaloğlu’nun hikayesi daha ilginçti. Filmde anlatılan hikâyeye göre Topaloğlu, yaşamı süresince biri nikahlı üç kadınla beraberlik yaşamış ve bu kadınlardan üç erkek çocuğu olmuş. Bu çocuklardan birisi de bu filmin yardımcı yönetmeni. Yönetmen oğlu, Mahsun’la birlikte filmde babasının bütün sırlarını ortaya döküyor adeta. Bütün karakterini, kadınlarını, üçkâğıtçılıklarını, zaaflarını, acizliğini, kazanma azmini, bulunduğu ortamda ki var olma mücadelesini tüm çıplaklığı ile anlatıyor. Normalde Mahsun Kırmızıgül‘ün sinemasını sever ve beğenirim. Bugüne kadar başarılı yapımlara da imza attı, bu filmin kurgusunda, müziklerinde ve de kamerasında bir sıkıntı yok ama bu film senaryo olarak çok ama çok zayıf bir yapımdı. Bu sıkıntılı senaryo da en çok güldüğüm sahne ise Mahsun ve arkadaşlarının balet ve balerinleri izlemeye gittikleri sahne oldu. Bu sahnede balet giysisi içindeki kıllı genç erkeklere çok güldüm.
Kara Komik serisi ile başlayan son filmleri ile Cem Yılmaz'ın yaptığı işleri daha başarılı bulan ve böyle devam etmesini isteyen birisi olarak bu filmi de çok iyi bulduğumu belirtmeliyim öncelikle. Sanatıyla da, tarzıyla da, içeriği ve atmosferiyle bambaşka bi tat…devamıKara Komik serisi ile başlayan son filmleri ile Cem Yılmaz'ın yaptığı işleri daha başarılı bulan ve böyle devam etmesini isteyen birisi olarak bu filmi de çok iyi bulduğumu belirtmeliyim öncelikle. Sanatıyla da, tarzıyla da, içeriği ve atmosferiyle bambaşka bi tat ve çaba var son filmlerinde, haliyle yeni jenerasyon bunu sevmiyor. Eski jenerasyondan olup kafasında Cem Yılmaz'ı komediyle kodlayan insanlar da sevmiyor. Bence Cem Yılmaz da tüm bu duruma tepki olarak istediği işleri yapıyor ve bence en iyisi de böyle yapması.
Filmin dekorundan mekan kullanımına kadar çok başarılı buldum, filmdeki renk paletlerini de beğendim. Bilhassa çoğunlukla iç mekan ve gece çekimleri olan bi film için çok doğru ve tatmin edici olmuş. Bahtiyar'ın sahneleri senaryo açısındam gerçekten edebi değeri olan bölümler içeriyor. Hem abartmayan hem de filmi dolduran çok fazla diyalog vardı özellikle Bahtiyar'ın sahnelerinde.
İşleyiş hakkında da kısaca bilgi verelim. Ayzek gemideki işinden pandemi nedeniyle ayrılmıştır. 2 yıl süreyle annesiyle birlikte yaşayan Ayzek, kendi dünyasında küçük odasında bir yol bulmaya çalışıp videolarda yaşam koçluğu yapan Peri Sönmez’i (Nilperi Şahinkaya) dinleyerek vakit geçirmektedir; “kendinizi affedin,uyumlanın, kendiniz olun, toksit ilişkilerinizi hayatınızdan çıkarın” öğütlerine kulak veren Metin (Ayzek) aslında deniz tutkunu biridir, İdo vapurlarının düdüğünden bile kendinden geçerken karada yaşamak zorunda kalması onu tam bir sudan çıkmış balığa döndürmüştür ve hafifçe kafayı da çizdirmiştir, ilaç kullanmaktadır. Ayzek aradan geçen iki yıla rağmen hala iki ön dişini yaptıramamıştır. Koyu yeşil boyalı karanlık ve karışık odasında zamanını geçiren Metin her şeye boş vermek için “BiCoverdim” ilacı kullanmaktadır!… İki yıldan sonra nihayet bir iş fırsatı çıkar. Annesinin kendisini evlendirmek istediği kız olan Suhal’in (Ahsen Eroğlu) babasının aracılığı ile Komodor Palas (muhtemelen 2 ya da 3 yıldızlı) otelde gece vardiyasında resepsiyona bakmak üzere işe başlar. Ve daha ilk günden Ayzek kabus dolu bir geceye imzasını atar.
Aslında tek derdi sevilmek olan onca insanın farklı görünen eksiklikleri ve toplumda ön plana çıkmalarını sağlayan artıları, günün sonunda aynı insana dönüşüyor. Biraz uzun oldu ama umarım fikir vermiştir. İyi Seyirler