Su serptim ateş sönsün diye, serptiğim su da yandı. Bir hüzün gömleği ki giydiğim, arkası sökük, önü yamalı. Hangi rüzgar esse savurur küllerimi Hangi denize dökülsem, deniz kurur... Şükrü Erbaş
Final haftasının yoğunluğu arasında izlediğim, beklediğimden daha fazla şey anlatan bir animasyondu. Dışlanmanın ve anlaşılmamanın insan üzerinde bıraktığı etkiyi oldukça başarılı işlemişti. Norman'ın yaşadıkları üzerinden insanların bilmedikleri veya farklı buldukları şeylerden ne kadar kolay korkabildiğini gösterirken, önyargıların nesilden nesile aktarılmasının…devamıFinal haftasının yoğunluğu arasında izlediğim, beklediğimden daha fazla şey anlatan bir animasyondu. Dışlanmanın ve anlaşılmamanın insan üzerinde bıraktığı etkiyi oldukça başarılı işlemişti. Norman'ın yaşadıkları üzerinden insanların bilmedikleri veya farklı buldukları şeylerden ne kadar kolay korkabildiğini gösterirken, önyargıların nesilden nesile aktarılmasının ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini de hissettiriyordu. Özellikle yetişkinlerin korkularının ve verdikleri kararların çocukların hayatlarını nasıl etkilediğini görmek mümkündü. Hikaye yer yer eğlenceli ve komik olsa da altında yalnızlık, empati ve kabul görme ihtiyacı gibi daha derin duygular barındırıyordu.
Kabustan Gelen korku filmi gibi başlıyor ama aslında bir çocuğun zihninin içine giriyormuşsun gibi hissettiriyor. Ben en çok filmin korkuyu sadece korkutmak için kullanmamasını sevdim. Çocuğun hayal gücünün ne kadar güçlü, ne kadar hassas ve etrafındaki şeylerden ne kadar kolay…devamıKabustan Gelen korku filmi gibi başlıyor ama aslında bir çocuğun zihninin içine giriyormuşsun gibi hissettiriyor. Ben en çok filmin korkuyu sadece korkutmak için kullanmamasını sevdim. Çocuğun hayal gücünün ne kadar güçlü, ne kadar hassas ve etrafındaki şeylerden ne kadar kolay etkilenebildiğini çok güzel anlatıyordu.
Filmdeki kabuslar bile aslında düz bir “canavar” korkusu değil. Daha çok onun en hassas noktalarının şekil bulmuş hali gibiydi. Bu yüzden korku sahneleri sadece gerici değil, aynı zamanda hüzünlü hissettiriyordu. Özellikle çocuğun korktuğu şeylerin altında yalnızlık, kaybetme korkusu ve korunma isteği olması çok etkileyiciydi.
Korkunun içine yerleştirilen dram da çok doğal durmuş. İzlerken bir korku filmi izliyormuş gibi değil de bir çocuğun dünyasına davet edilmişim gibi hissettim. Bence filmin en güçlü yanı da buydu; korkuyu bağırarak değil, çocuğun duygularını sembollerle anlatarak hissettirmesi. Bu yüzden film bittikten sonra akılda kalan şey korkudan çok o duygusal ağırlık oluyor.
Benzer tarzda bir flim ararsanız "Anne" flimini öneri olarak sunabilirim.🙃
Yas süreci gerçekten herkes için çok farklı işliyor. Kimisi hiç sahip olamadığı bir şeyin eksikliğine üzülüyor, kimisi de hayatında gerçekten var olmuş birinin yokluğuna. Ama hangi durumda olursa olsun, o acı bir şekilde benziyor. Bahçıvan ve Ölüm tam da bu…devamıYas süreci gerçekten herkes için çok farklı işliyor. Kimisi hiç sahip olamadığı bir şeyin eksikliğine üzülüyor, kimisi de hayatında gerçekten var olmuş birinin yokluğuna. Ama hangi durumda olursa olsun, o acı bir şekilde benziyor.
Bahçıvan ve Ölüm tam da bu duyguyu çok derinden hissettiren bir kitap. Açıkçası herkese önerilecek bir kitap olduğunu düşünmüyorum, çünkü okurken insanı baya zorlayabiliyor. Bazı yerlerde gerçekten içime oturdu, okurken durup sindirmem gereken anlar oldu.
Yazarın anlatımına ayrıca hayran kaldım. Özellikle yaptığı benzetmeler ve duyguları tarif ediş şekli çok etkileyiciydi. Acıyı öyle bir anlatıyor ki sadece okumuyorsun, resmen hissediyorsun. Yasın o inişli çıkışlı hâlini de çok gerçekçi vermiş; bazen hafifliyor gibi oluyor, sonra bir anda tekrar yoğunlaşıyor.
Benim için hem zorlayıcı hem de çok etkileyici bir okuma deneyimi oldu. Eğer duygusal olarak ağır kitapları kaldırabiliyorsanız kesinlikle şans verilebilir.
Ölümcül Zarafet beklediğimden çok daha derin bir film çıktı. Filmin bale sanatının özündeki o ince ruhu kusursuz yansıttığını düşünüyorum. Çoğu zaman zarafet, bir kırılganlık veya zayıflık gibi algılanır oysa bu film bize tam tersini kanıtlıyor. Gerçek zarafetin içinden doğan o…devamıÖlümcül Zarafet beklediğimden çok daha derin bir film çıktı. Filmin bale sanatının özündeki o ince ruhu kusursuz yansıttığını düşünüyorum. Çoğu zaman zarafet, bir kırılganlık veya zayıflık gibi algılanır oysa bu film bize tam tersini kanıtlıyor. Gerçek zarafetin içinden doğan o büyüleyici güzelliği ve bu disiplinin getirdiği sarsılmaz birliği izlemek etkileyiciydi. Zarafetin aslında ne kadar güçlü ve disiplinli bir direniş olduğunu çok güzel anlatmış.
Pinokyo uzun süredir tanıdık olan bir yabancı. Hikâyesini biliriz, sahnelerini ezbere sayarız; burnunun uzamasını, doğruyu söylemeyi öğrenmesini, gerçek bir çocuk olma arzusunu. Ama asıl mesele şudur: Pinokyo’yu gerçekten anladık mı, yoksa yalnızca onunla karşılaşmaya mı alıştık? Pinokyo’nun verdiği mesaj ilk…devamıPinokyo uzun süredir tanıdık olan bir yabancı. Hikâyesini biliriz, sahnelerini ezbere sayarız; burnunun uzamasını, doğruyu söylemeyi öğrenmesini, gerçek bir çocuk olma arzusunu. Ama asıl mesele şudur: Pinokyo’yu gerçekten anladık mı, yoksa yalnızca onunla karşılaşmaya mı alıştık?
Pinokyo’nun verdiği mesaj ilk bakışta son derece basittir: Yalan söyleme, sözünü dinle, çalışkan ol, doğru olanı seç. Bu, çocuklar için yazılmış bir masalın yüzeyde taşıması gereken ahlâkî çerçevedir. Fakat hikâyenin gücü burada bitmez; tam tersine, bu yalınlık onun derinliğinin kapısını aralar. Çünkü Pinokyo yalnızca bir çocuk masalı değildir, insan olmanın sancılı bir tasviridir.
Pinokyo doğuştan insan değildir. Tahtadan yapılmıştır; duyguları vardır ama iradesi zayıftır, arzuları güçlüdür fakat sonuçlarını tartacak olgunluğa sahip değildir. Bu yönüyle Pinokyo, insanın ham hâlini temsil eder. Henüz tamamlanmamış, henüz şekil almamış, potansiyel taşıyan ama o potansiyeli nasıl gerçekleştireceğini bilmeyen bir varlık. Aslında hepimiz, hayatın belli dönemlerinde Pinokyo’yuzdur.
Onun burnu uzadıkça yalan görünür hâle gelir. Bu önemli bir semboldür: Gerçek hayatta yalan çoğu zaman görünmez, hatta çoğu kişi önce kendine yalan söyler. Pinokyo’da ise içte olan dışa vurur. Masal burada sert ama dürüst bir şey söyler: Hakikatle arana mesafe koydukça, bu mesafe seni saklayamaz; seni ele verir. Bu yüzden Pinokyo’nun yalanı cezalandırılmaz, ifşa edilir.
Pinokyo’nun yolculuğu aynı zamanda otoriteyle, özgürlükle ve sorumlulukla kurulan ilişkinin hikâyesidir. Gepetto ona bir baba figürü sunar; sevgi vardır ama sınır da vardır. Pinokyo ise özgürlüğü sınırsızlık zanneder. Eğlenceye, kolay yollara, hazza yönelir. Ancak masal açık bir şekilde şunu gösterir: Sorumluluk olmadan özgürlük yoktur. Pinokyo’nun her kaçışı, onu biraz daha insanlıktan uzaklaştırır.
Pinokyo’nun gerçek bir çocuğa dönüşmesi, masalın en çok yanlış anlaşılan noktasıdır. Bu bir ödül değil, bir sonuçtur. Doğruyu seçtiği, fedakârlık yaptığı, başkası için sorumluluk aldığı için insan olur. Yani insan olmak, doğuştan gelen bir hak değil; ahlâkî bir inşa sürecidir.
Bu yüzden Pinokyo hem çok derin hem de çok yüzeyseldir. Yüzeyseldir, çünkü mesajı herkes anlayabilir. Derindir, çünkü gerçekten kavramak için insanın kendine bakması gerekir. Pinokyo’yu evrensel yapan da budur: O bir karakter değil, bir aynadır. Ona baktığımızda şunu sormamız gerekir: Ben bugün ne kadar tahtayım, ne kadar insanım?
Bir hemşirenin hastanede yaşadıklarına odaklanan bu dizide çok katmanlı ve derin anlamlar vardı. Hastane ortamında çoğu zaman “hassas” olmak zayıflıkla karıştırılırken, dizinin hassasiyetin aslında hastanede bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu güçlü biçimde göstermesi dikkat çekiciydi. Son dönemde fark…devamıBir hemşirenin hastanede yaşadıklarına odaklanan bu dizide çok katmanlı ve derin anlamlar vardı. Hastane ortamında çoğu zaman “hassas” olmak zayıflıkla karıştırılırken, dizinin hassasiyetin aslında hastanede bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu güçlü biçimde göstermesi dikkat çekiciydi.
Son dönemde fark ettiğim en çarpıcı gerçeklerden biri, sağlık çalışanlarından neredeyse kusursuzluk beklenmesi: sınırsız sabır, eksiksiz merhamet, tükenmeyen bir anlayış… Öyle ki, kişinin karakterinin bir parçası olan merhamet bile, sağlıkçı olduğu için sonradan kazanılmış bir özellikmiş gibi ele alınıyor. Bu bakış açısı son derece üzücü; çünkü hastanede yalnızca sağlıkçı olmak yetmiyor...
“Kalk, Bir Dopamin Demle” kesinlikle kısa sürede tüketilecek bir kitap değil. Analiz edeceğimiz için üç güne yaydım; buna rağmen ciddi bir farkındalık oluşturdu. Dopaminin beynimizde nasıl bir ‘patron’ gibi çalıştığını, zirve sonrası yaşanan çöküşün aslında fizyolojik olarak normal bir süreç…devamı“Kalk, Bir Dopamin Demle” kesinlikle kısa sürede tüketilecek bir kitap değil. Analiz edeceğimiz için üç güne yaydım; buna rağmen ciddi bir farkındalık oluşturdu. Dopaminin beynimizde nasıl bir ‘patron’ gibi çalıştığını, zirve sonrası yaşanan çöküşün aslında fizyolojik olarak normal bir süreç olduğunu ve dopamini bilinçli şekilde ‘demleyerek’ kullanmanın insan hayatında nasıl dönüşümler yarattığını oldukça etkileyici bir biçimde anlatıyor. Aynı zamanda şükür kavramının dopaminle nasıl bir ilişkisi olduğunu da açıklıyor yani genel anlamda bu kitapta sadece mutluluk hormonu olarak adlandırılan dopaminin başka nerelerde rol aldığını öğreneceksiniz 🙃