Film engellerin ve korkuların içimizde nasıl şekillendiğini ve bunları aşmanın nasıl derin bir dönüşüm sağlayabileceğini sorgulamaya itiyor. Josee’nin fiziksel engelleri, aslında sembolik bir anlam taşıyor hepimizin hayatında bizi hareketsiz kılan, cesaretimizi kıran görünmez “engeller” var. Josee’nin evdeki güvenli, ama sıkıcı…devamıFilm engellerin ve korkuların içimizde nasıl şekillendiğini ve bunları aşmanın nasıl derin bir dönüşüm sağlayabileceğini sorgulamaya itiyor. Josee’nin fiziksel engelleri, aslında sembolik bir anlam taşıyor hepimizin hayatında bizi hareketsiz kılan, cesaretimizi kıran görünmez “engeller” var. Josee’nin evdeki güvenli, ama sıkıcı hayatı, onun özgür bir şekilde dünyayı deneyimleme arzusuyla çatışıyor. Bu durum, benim için, kendi konfor alanımızdan çıkmanın ne kadar zor ama gerekli olduğunu hatırlatıyor.
Filmi kişisel bir yolculuk metaforu olarak gördüm. Tsuneo’nun, Josee’ye yalnızca fiziksel dünyasını değil, hayal gücünü de açması, birinin sizi anlayarak güçlendirmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu, sadece bir aşk hikayesi değil; aynı zamanda insan olmanın, bağlantı kurmanın ve başkalarını olduğu gibi kabul etmenin hikayesi.
Josee’nin çizimlerinde ortaya çıkan hayal gücü ise benim için özel bir anlam taşıyor. Hayatta bazen fiziksel olarak bir yere gitmesek bile, hayallerimizle oraya ulaşabiliriz. Ancak film, hayal kurmanın tek başına yetmeyeceğini, cesaretin ve hareketin hayalleri gerçeğe dönüştürdüğünü de güçlü bir şekilde vurguluyor. Josee’nin son sahnelerdeki dönüşümü bu açıdan çok etkileyici özgürlüğü sadece hayal etmekle kalmıyor, gerçekten o özgürlüğü yaşıyor.
Belki de film şunu soruyor: Hayatımızdaki “kaplanlar” kim, neyi temsil ediyor? Ve biz bu kaplanlarla yüzleşmeye hazır mıyız? Film, her birimizin Josee gibi büyümek ve dönüşmek için kendi hikayemizi yazabileceğimizi söylüyor.
Ayrıca, görsel efektleri de müthişti. Meraklısına tavsiye ediyorum. İyi seyirler..
Her gün yeni bir şeylerden vazgeçiyorum Dün de canımdan vazgeçtim, sonuna kadar Değersin her bir saat yeniden ölsem de Kaldı ki, ben kimim ki, ölmüşüm, kalmışım Afedersin halime itiraz etsem de Can fazla gelir sen varken hücrelerimde Haykırırım "isteyenin bir…devamıHer gün yeni bir şeylerden vazgeçiyorum
Dün de canımdan vazgeçtim, sonuna kadar
Değersin her bir saat yeniden ölsem de
Kaldı ki, ben kimim ki, ölmüşüm, kalmışım
Afedersin halime itiraz etsem de
Can fazla gelir sen varken hücrelerimde
Haykırırım "isteyenin bir yüzü kara"
"Vermeyenin nur olsun" böyledir bizde
Bayıldım bu şarkıya günlerdir sürekli dilimde ✨
Kumo no Mukō, Yakusoku no Basho Türkçesiyle “Bulutların Ötesinde, Söz Verilen Yer” Kuzeyin topraklarında, gökyüzüne uzanan devasa bir yapı olan “Union Kulesi” bulunur. Bu kule, film boyunca bir simgesel anlatı aracı haline gelir: ulaşılmak istenen hayaller, bilinmeyen gerçeklik ve bölünmüş…devamıKumo no Mukō, Yakusoku no Basho Türkçesiyle “Bulutların Ötesinde, Söz Verilen Yer”
Kuzeyin topraklarında, gökyüzüne uzanan devasa bir yapı olan “Union Kulesi” bulunur. Bu kule, film boyunca bir simgesel anlatı aracı haline gelir: ulaşılmak istenen hayaller, bilinmeyen gerçeklik ve bölünmüş dünyada birleşme arzusu. Hikayenin iki ana erkek karakteri olan Hiroki ve Takuya, küçük bir kasabada yaşayan iki yakın arkadaş. İkisi de bilim ve teknolojiye büyük bir ilgi duyar. Eski bir savaş uçağını tamir etmeye çalışırken büyük bir hayal kurarlar: uçaklarıyla gökyüzüne yükselmek ve Union Kulesi’ne ulaşmak. Ancak bu hayal, Sayuri’nin kaybolmasıyla birlikte yarım kalır ve zamanla unutulmaya yüz tutar. Sayuri’nin durumu, filmdeki paralel evren temasını somutlaştırır. Komadayken zihni, başka bir boyutta sıkışıp kalmıştır. Bu metafor, insanların zamanla hayallerine ve sevdiklerine olan bağlantılarını kaybetmesini sembolize eder.
Kumo no Mukō, Yakusoku no Basho, sadece bir bilim kurgu ya da romantizm filmi değildir. Shinkai’nin bu eseri, hayallerin peşinden gitmenin zorluklarını, insan ilişkilerinin karmaşıklığını ve zamanın insan üzerindeki etkisini ele alan derin bir hikayedir. Film, izleyiciyi hem kişisel hem de kolektif düzeyde düşünmeye davet eder: Hayallerimize ne kadar bağlıyız? Zaman, bu hayalleri ve bağları koparabilir mi?
İzlemenizi tavsiye ederim, iyi seyirler..
Zeki Demirkubuz, Türk sinemasında bireyin içsel çatışmalarını, ahlaki çıkmazlarını ve hayata dair kırılganlıklarını cesur bir şekilde perdeye yansıtmasıyla tanınır. Ancak Kor filmi, yönetmenin önceki işlerinde gördüğümüz derinlik ve tutarlılığı maalesef sergileyemiyor bence. Bu yüzden kendime göre eleştirel bir yazı yazacağım.…devamıZeki Demirkubuz, Türk sinemasında bireyin içsel çatışmalarını, ahlaki çıkmazlarını ve hayata dair kırılganlıklarını cesur bir şekilde perdeye yansıtmasıyla tanınır. Ancak Kor filmi, yönetmenin önceki işlerinde gördüğümüz derinlik ve tutarlılığı maalesef sergileyemiyor bence. Bu yüzden kendime göre eleştirel bir yazı yazacağım.
Film, bir tarafta yoksulluk ve çaresizlikle boğuşan bir aileyi, diğer tarafta toplumsal sınıflar arasındaki görünmez duvarları anlatmaya çalışırken, hem tematik hem de anlatı düzeyinde bir bocalama yaşıyor. Hikaye, bir yanıyla etkileyici bir trajedi yaratmaya çalışsa da, senaryonun yeterince işlenmemiş olması ve karakterlerin yüzeysel kalması, izleyiciyi duygusal olarak filme bağlamakta zorlanıyor.
Filmde Demirkubuz’un sinemasına özgü melankoli ve ahlaki sorgulamalar mevcut, ancak bu sorgulamalar Korda yeterince derinleşemiyor. Karakterler arasındaki çatışmalar, özellikle aşk ve ihanet üçgeni içinde ilerleyen ilişkiler, klişe sınırlarında dolaşıyor. Örneğin, Cemal’in karısı Emine ve eski patronu Ziya arasındaki gerilim, güçlü bir dramatik potansiyel taşımasına rağmen, hikayenin dağınık yapısı nedeniyle etkisini kaybediyor.
Filmdeki karakterler, Zeki Demirkubuz’un önceki eserlerindeki kadar derin bir içsel çatışma taşımıyor olsa da, oyuncuların performansları bu eksikliği büyük ölçüde telafi ediyor. Emine’nin çaresizliği ve sessiz direnişi etkileyici bir şekilde yansıtılırken, Cemal’in sertliği ve duygusal karmaşası inandırıcı bir gerçeklik sunuyor.
Kor, yönetmenin hayranları için bir deneme niteliğinde olabilir, ancak Zeki Demirkubuz’un filmografisine hakim olmayan bir izleyici için yeterince güçlü bir başlangıç sunmuyor. Onun filmi olmasaydı kıyas bile yapılamayacak bir film olurdu. Film ben de bir etki bırakmadı izleyecek olanlara iyi seyirler.
Yavru bir kedi sahiplendim ama ona o kadar üzülüyorum ki sanki hep üzgünmüş gibi geliyor annesi yok babası yok kardeşleri yok ama ben almasaydım başkası alacaktı sürekli kendinş bir yerlere sıkıştırıyor evde tek kalamıyor geceleri odada tek bırakınca ağlıyor annesinden…devamıYavru bir kedi sahiplendim ama ona o kadar üzülüyorum ki sanki hep üzgünmüş gibi geliyor annesi yok babası yok kardeşleri yok ama ben almasaydım başkası alacaktı sürekli kendinş bir yerlere sıkıştırıyor evde tek kalamıyor geceleri odada tek bırakınca ağlıyor annesinden çoktan ayırmışlardı az önce kedi yavru sesi duydu yavaş yavaş her yeri arıyor bakışları üzgün ağlicam kedimle şimdi 🥺😭😭
Spoiler içeriyor
"Samimiyeti belirleyen şey zaman ya da durum değildir. Bazıları için yedi yıl birbirini tanımak için yeterli olmaz, bazıları içinse yedi gün yeterlidir." Jane Austen’ın aynı adlı klasik romanından uyarlanan ve Ang Lee’nin yönetmenliğinde 1995 yılında beyaz perdeye aktarılan unutulmaz bir…devamı"Samimiyeti belirleyen şey zaman ya da durum değildir. Bazıları için yedi yıl birbirini tanımak için yeterli olmaz, bazıları içinse yedi gün yeterlidir."
Jane Austen’ın aynı adlı klasik romanından uyarlanan ve Ang Lee’nin yönetmenliğinde 1995 yılında beyaz perdeye aktarılan unutulmaz bir yapım. Film, 19. yüzyıl İngiltere’sinde, toplumsal beklentiler ve sınıf farklılıkları içinde aşkı ve hayatı anlamaya çalışan iki kız kardeşin, Elinor ve Marianne Dashwood’un hikayesini anlatıyor. Elinor’un mantığa ve sorumluluğa dayalı hayat anlayışı ile Marianne’in tutku ve duygularla dolu yaklaşımı, iki zıt karakterin yaşam mücadelesini gözler önüne seriyor.
Film, benim için duyguların yoğunluğu ve kontrolü arasında kurulan denge üzerine düşündüren bir hikaye. Elinor’un mantığını koruma çabası, birçok zorluk karşısında sabırlı kalışı, aslında hepimizin hayatında karşılaştığı bir tür sınav. Elinor karakteri, içten içe hissettiği acıyı başkalarına belli etmeden taşırken, sorumlulukları ve ailesinin mutluluğu uğruna kendi duygularını bastırması ile güçlü bir özveriyi simgeliyor. Hepimizin içinde bir Elinor var, diye düşündürüyor bu haliyle. Yaşamda her duyguyu açıkça göstermenin mümkün olmadığını ve bazen sessizce güçlü durmak gerektiğini hatırlatıyor.
Marianne ise tüm saflığı ve içtenliğiyle duygularını özgürce yaşıyor. Onun aşkı tutkulu, hayal kırıklığı ise yoğun. Hayata safça bakışı ve aşkı doludizgin kucaklayışı, aslında çoğumuzun içten içe özlemini çektiği bir özgürlüğü temsil ediyor. Ancak yaşadığı acılar ona hayatın sadece tutkudan ibaret olmadığını, bazen aklı da yanımıza almamız gerektiğini öğretirken, Brandon’ın sadakati ve güveniyle gerçek sevginin derin anlamını keşfediyor. Bu, aslında büyümenin ve olgunlaşmanın getirdiği bir kabul, bir dönüşüm.
Sense and Sensibility, bana, kendi içimizdeki tutkuları yaşamanın güzelliğini ve gerektiğinde dengeyi bulmanın önemini hissettiren bir hikaye. Elinor’un sorumlulukla bastırdığı, Marianne’in ise tutkuyla yaşadığı duygular, hepimizin içindeki iki farklı sesi simgeliyor. Film, sadece bir dönem hikayesi değil, aynı zamanda insan olmanın getirdiği çelişkileri, mutluluğu ve acıyı kucaklayabilmenin zarif bir anlatımı.
Ayyyy inanılmaz bir yeme atağı geçiriyorum her şeyi yemek istiyorum ve karnımda bir canavar var gibi asla yediğim bir şeyi hissetmiyorum gündüz yemek yiyemiyorum acıkmıyorum ama bazı geceler fena acıkıyorum ve asla doymuyorum yalnız yaşamasam eve bir sürü yemek sipariş…devamıAyyyy inanılmaz bir yeme atağı geçiriyorum her şeyi yemek istiyorum ve karnımda bir canavar var gibi asla yediğim bir şeyi hissetmiyorum gündüz yemek yiyemiyorum acıkmıyorum ama bazı geceler fena acıkıyorum ve asla doymuyorum yalnız yaşamasam eve bir sürü yemek sipariş ederdim…