Normalde gençlik dizilerini, romantik klişeleri ve üniversite temalı hikâyeleri izlemeyi seven biriyim. Bu yüzden aslında diziyi beğenmeye oldukça açıktım ama tam bir hayalkırıklığı oldu benim için.En başta oyunculuklar gerçekten çok kötüydü yalnızca bir ya da iki oyuncunun performansı iyiydi ,…devamıNormalde gençlik dizilerini, romantik klişeleri ve üniversite temalı hikâyeleri izlemeyi seven biriyim. Bu yüzden aslında diziyi beğenmeye oldukça açıktım ama tam bir hayalkırıklığı oldu benim için.En başta oyunculuklar gerçekten çok kötüydü yalnızca bir ya da iki oyuncunun performansı iyiydi , geri kalan oyuncular oldukça yapmacık ve zayıfdı.
Bu yüzden dizinin neden bu kadar hype yarattığını anlamakta zorlanıyorum. Ben ancak beşinci bölüme kadar dayanabildim ve sonrasında devam etme isteği duymadım. Üstelik ilerleyen sezonların diğer çiftlere ve yan karakterlere odaklanacağını öğrendiğimde ilgim daha da azaldı. Çünkü açıkçası yan karakterlerin ne hikâyeleri ne de oyunculukları bana yeterince ilgi çekici geldi. Karakterlerin çoğu oldukça yüzeysel ve hikâyeleri de hiç ilgimi çekmiyor.
Belki kitap serisinin hayranları için farklı bir deneyim sunuyordur, ancak dizi olarak baktığımda ben bu kadar övgüyü hak edecek kadar güçlü bir yapım göremedim. Gerçekten merak ediyorum: Bu dizide insanların bu kadar sevdiği ve bağ kurduğu şey tam olarak ne?
Filmi izledikten sonra içimde tatlı, hüzünlü bir sıcaklık kaldı resmen. Uzun zamandır klişelerden uzak, hem komik hem de düşündürücü böyle bir yerli yapım izlememiştim. Su gibi aktı, aşırı keyif aldım. “Başka bir evrende en güzel halinde... Ama tüm evrende ve…devamıFilmi izledikten sonra içimde tatlı, hüzünlü bir sıcaklık kaldı resmen.
Uzun zamandır klişelerden uzak, hem komik hem de düşündürücü böyle bir yerli yapım izlememiştim. Su gibi aktı, aşırı keyif aldım.
“Başka bir evrende en güzel halinde... Ama tüm evrende ve senin her halinle.”
Bazı diziler vardır, bitirdiğinizde sadece hikâyeyi değil atmosferini de özlersiniz. North and South tam olarak öyle bir dizi. 2004 yapımı, sadece 4 bölümden oluşan bir mini dizi ve Elizabeth Gaskell’ın kitabından uyarlanmış. Hikâye sanayi devrimi dönemindeki İngiltere’de geçiyor. Yani alışık…devamıBazı diziler vardır, bitirdiğinizde sadece hikâyeyi değil atmosferini de özlersiniz. North and South tam olarak öyle bir dizi.
2004 yapımı, sadece 4 bölümden oluşan bir mini dizi ve Elizabeth Gaskell’ın kitabından uyarlanmış.
Hikâye sanayi devrimi dönemindeki İngiltere’de geçiyor. Yani alışık olduğumuz o görkemli baloların, kusursuz malikânelerin olduğu dönem dizilerinden biraz daha sert, daha gerçek bir dünyadayız burada. Fabrika dumanları, işçi grevleri, sınıf ayrımları, insanların hayatta kalma çabası… Dizi sadece bir aşk hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda dönemin insanlarını ve yaşam koşullarını da hissettiriyor.
Ve tabii ki merkezde o yavaş yavaş büyüyen, gururdan, yanlış anlaşılmalardan ve imkânsızlıklardan doğan aşk var.
Margaret ve John Thornton’un ilişkisi bana hep şunu hissettirdi: Bazı insanlar birbirini ilk görüşte sevmez, önce birbirlerinin duvarlarına çarparlar.
Belki de dizinin en güzel tarafı bu. Büyük dramatik sahnelerden çok bakışlarla, sessizliklerle ve söylenmeyen şeylerle ilerliyor olması. O yüzden izlerken kendinizi hikâyenin içinde buluyorsunuz.
Bir de şunu söylemem lazım: Eğer Pride and Prejudice seviyorsanız, bu diziyi de seveceksiniz.
Kısacası, neden bu kadar az kişinin konuştuğunu asla anlayamadığım dizilerden biri.
Uzun zamandır gerçekten “beni içine çekecek” bir dizi arıyordum ve tamamen tesadüfen başladığım School Spirits’e resmen bayıldım. İlk birkaç bölümde “güzelmiş, vakit geçirmek için izlenir” diyorsunuz ama sonra dizinin dünyası sizi yavaş yavaş kendi içine çekmeye başlıyor. Bölümler ilerledikçe olaylar…devamıUzun zamandır gerçekten “beni içine çekecek” bir dizi arıyordum ve tamamen tesadüfen başladığım School Spirits’e resmen bayıldım. İlk birkaç bölümde “güzelmiş, vakit geçirmek için izlenir” diyorsunuz ama sonra dizinin dünyası sizi yavaş yavaş kendi içine çekmeye başlıyor. Bölümler ilerledikçe olaylar büyüyor, karakterler derinleşiyor ve bir noktadan sonra kendinizi tamamen o gizemin içinde kaybolmuş halde buluyorsunuz. Özellikle her sezon kendi dünyasını daha da genişletmesini çok sevdim, sürekli yeni bir şey öğreniyorsunuz ve bu da diziyi aşırı sürükleyici yapıyor.
Dizinin atmosferi ayrı güzel. Hem gizemli hem gençlik dizisi havası var ama bir yandan da duygusal tarafı beklediğimden çok daha güçlüydü. Karakterlerin hepsinin kendine ait hikâyesi olması, özellikle bazı bölümlerin sonunda öyle ters köşeler var ki “bir bölüm daha izleyeyim” derken sabah oluyor.
Bir de diziye başlamadan önce bilmiyordum ama yeni Rapunzel filminde Flynn Rider’ı oynayacak olan başrol oyuncusunun burada olması ekstra hoş bir sürpriz oldu benim için.
Not: Wally ve Maddie sahnelerini izlerken keşke şuanda “Hayalet Sevgilim” şarkısı çalsa demekten kendimi alıkoyamadım.🥹
Bu filmi kaç kere izlediğimin sayısını unutacak kadar çok izledim ama hala bile tatı damağımda kalmış gibi hissediyorum. The Breakfast Club’ı neden bu kadar sevdiğimi anlatırken büyük cümleler kuramıyorum aslında. Çünkü bu film bana bağırmıyor. Tam tersine, sessizce oturup beni…devamıBu filmi kaç kere izlediğimin sayısını unutacak kadar çok izledim ama hala bile tatı damağımda kalmış gibi hissediyorum.
The Breakfast Club’ı neden bu kadar sevdiğimi anlatırken büyük cümleler kuramıyorum aslında. Çünkü bu film bana bağırmıyor. Tam tersine, sessizce oturup beni dinliyormuş gibi hissettiriyor.
Bu filmde herkes bir etiketle geliyor ama gün ilerledikçe o etiketler anlamını kaybediyor. Ve ben bunu çok iyi anlıyorum. Çünkü hayatta da insanlar beni hep bir yere koymaya çalıştı: güçlü, mantıklı, sakin, “idare eder”. Ama kimse bunun arkasında neler olduğunu sormadı pek.
Bu filmde hoşuma giden şey kimsenin “tam” olmaması. Herkesin bir yerden çatlak olması. Ama yine de o çatlakların ayıp sayılmaması. Biri başarılı ama korkuyor, biri güzel ama yalnız, biri sert ama kırık. Ve bunlar söylenince dünya başlarına yıkılmıyor. Aksine, biraz rahatlıyorlar.
Kendimi tek bir karakterde bulmuyorum. Bazen Claire gibi “her şey yolundaymış” gibi duruyorum. Bazen Allison gibi görünmez olmayı seçiyorum. Bazen Brian gibi yanlış yapmaktan aşırı korkuyorum. Bazen Andrew gibi doğru bildiğim şeyleri bile sorguluyorum. Bazen de Bender gibi, kırılmamak için sertleşiyorum.
Bu film bana “böylesin ve bu yanlış değil” diyor.
Ve bu cümle bana iyi geliyor.
Snowdrop’u uzun süre erteledim; izleyip izlememe konusunda hep kararsız kaldım çünkü beklentim açıkçası düşüktü. Ama başlamamla birlikte dizinin düşündüğümden çok daha fazlasını sunduğunu fark ettim. Daha ilk dakikadan içine çeken bir havası vardı. Özellikle intro şarkısı… Hiçbir bölümde atlamadım çünkü…devamıSnowdrop’u uzun süre erteledim; izleyip izlememe konusunda hep kararsız kaldım çünkü beklentim açıkçası düşüktü. Ama başlamamla birlikte dizinin düşündüğümden çok daha fazlasını sunduğunu fark ettim. Daha ilk dakikadan içine çeken bir havası vardı. Özellikle intro şarkısı… Hiçbir bölümde atlamadım çünkü diziye giriş yaparken verdiği o duygu gerçekten çok özeldi.
Hikâye, 1987 yılında Güney Kore’de geçiyor. O dönemin siyasi atmosferi, baskılar ve öğrenci hareketleri üzerinden ilerlerken bir yandan da imkânsız bir aşkı anlatıyor.
Jisoo’nun oyunculuğu ise beni en çok şaşırtan kısımlardan biri oldu. Rolüne kattığı duygu ve samimiyet izlerken bana gerçek hissettirdi. Dizi boyunca Sohoo’nun yanında kalan tek kişinin Youngcho olması ve bu bağlılığın hikâyeye yön vermesi, belki de en çok etkileyen detaylardan biriydi. İkilinin arasında geçen sahnelerdeki duygu yoğunluğu, finalde gözyaşlarına boğulmama sebep oldu.
Genel olarak Snowdrop, yalnızca dramatik bir aşk hikâyesi değil; aynı zamanda dönemin karanlık yüzünü hatırlatan, izleyiciyi atmosferine hapseden bir yapım. Ağır sahneler barındırsa da, bıraktığı duygular uzun süre silinmeyecek cinsten. Benim için unutulmazlar arasına girdi.
İlk defa bir Çin dizisi izledim ve bu kararımdan o kadar mutluyum ki… Uzun zamandır beni böyle huzurlu hissettiren, içten bir tebessümle izlediğim bir şey olmamıştı. 8 bölümlük bir dizinin, iki kültürün çarpışmasını bu kadar etkileyici anlatabileceğini, Çin gibi bir…devamıİlk defa bir Çin dizisi izledim ve bu kararımdan o kadar mutluyum ki… Uzun zamandır beni böyle huzurlu hissettiren, içten bir tebessümle izlediğim bir şey olmamıştı. 8 bölümlük bir dizinin, iki kültürün çarpışmasını bu kadar etkileyici anlatabileceğini, Çin gibi bir yerde etnik kimliğin bu kadar doğal ve derin bir şekilde yansıtılabileceğini, her bir karakterin böylesine iyi işlenebileceğini beklemezdim. Teknik olarak temposu yavaş olsa da sinematografi o kadar güçlü ki izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Oyuncular rollerini öyle sahici yaşıyor ki, her duygu organik bir şekilde akıyor: huzurdan huzursuzluğa, sevgiden aşka, aile sıcaklığından strese, hayal kırıklığından öfkeye, doğaya ve hayvanlara olan aidiyete kadar her şey kusursuz bir bütünlük içinde sunuluyor.
Bir tarafta ölüm, bir tarafta yaşam; gökyüzü, su, toprak, ateş; şehir ve göçebe hayatı… Her karakterin kendine ait bir derdi, bir hayat arayışı var. İnsan sevgisini, doğaya yükledikleri anlamları izledikçe, onların dünyasına daha çok çekiliyorsunuz.Özellikle ana karakterin yolculuğu çok ilginç: genç bir kadın yazar, yazılarına ilham bulmak için Altay bölgesinde yaşayan annesinin yanına döner. Orada yavaş yavaş Kazak göçebe toplumuna entegre olur ve yerel at binicisine âşık olur.
Ancak dizi yalnızca aşkı anlatmıyor; Batay’ın babasıyla ilişkisi, ana karakterin annesiyle olan dinamiği ve yan karakterlerin kendi mücadeleleri de çok güzel işlenmiş. En etkileyici yanı ise, dizinin bir yandan bu dünyayı güzelleştirmesi, bir yandan da onun ne kadar kırılgan ve yok olmaya mahkûm olduğunu göstermesi. Geleneksel göçebe yaşam tarzının modern Çin karşısındaki kaçınılmaz değişimi hissediliyor ama dayatılan bir yok oluş değil, zaman içinde gelişerek kaybolan bir kültür gibi anlatılıyor.
Dizinin değeri kesinlikle bilinmemiş, Kazakistan’da veya Çin’de ne kadar izlendiğini bilemem ama daha fazla insanın keşfetmesi gerektiğine eminim.
Mutlaka izleyiniz.
Bu filmin neden bu kadar düşük puan aldığını gerçekten anlayamıyorum. İçimi umut ve aşkla dolduran, sımsıcak ve duygu yüklü bir yapımdı. Film bittiğinde içimden “Bunu tekrar izlemeliyim!” dedim. Dürüstlüğünü karakterlerin kusurlarından, iyimserliğini ise evrenin kayıtsızlığına rağmen her şeyin aşılabileceğine olan…devamıBu filmin neden bu kadar düşük puan aldığını gerçekten anlayamıyorum. İçimi umut ve aşkla dolduran, sımsıcak ve duygu yüklü bir yapımdı. Film bittiğinde içimden “Bunu tekrar izlemeliyim!” dedim.
Dürüstlüğünü karakterlerin kusurlarından, iyimserliğini ise evrenin kayıtsızlığına rağmen her şeyin aşılabileceğine olan inancından alan romantik hikâyeleri seviyorum. Brooklyn, tam da böyle bir film. Sade, içten ve fazlasıyla dokunaklı. Duygularımı tam olarak nasıl ifade edeceğimi bulmaya çalışıyorum ama kelimeler yetersiz kalıyor.
Büyüleyici ve capcanlı renklerle dolu Brooklyn, İrlanda’dan Amerika’ya göç eden genç bir kadın olan Eilis’in hikâyesini anlatıyor. O, büyük hayallerle değil, memleketinin sunamadığı daha iyi bir hayatın peşinde Amerika’ya gidiyor. Yeni yaşamı iyi gitse de, kendini “ev” olarak tanımlayabileceği yerin tam olarak neresi olduğunu bilemiyor. Ne tamamen İrlandalı hissediyor ne de tamamen Amerikalı.
Eilis, geçmişe duyduğu bağlılık ile geleceğe duyduğu heyecanın iç içe geçtiği bir noktada sıkışıp kalırken, Brooklyn bu karmaşık duyguyu kusursuz bir şekilde yansıtıyor.
Eilis, asıl dönüşümünü ancak memlekete döndüğünde oradaki insanları artık tanıyamadığını fark ettiğinde yaşıyor. Okyanusun iki yakasında geçen ve iletişimle kolayca çözülebilecek gereksiz bir aşk üçgenine dönüşen bu hikâye, yine de odağını hiç kaybetmiyor. Burada önemli olan “en iyi talip” değil, Eilis’in kendi gerçekliğini keşfetmesi. Ne geçmişe tutunmalı ne de geleceği düşünerek kaybolmalı. Çünkü artık hem İrlandalı hem Amerikalı ve “ev” dediği yer, sevdiği insanların olduğu yer olabilir.
VE O FİNAL SAHNESİ 💗💗💗
Not: Eğer biri sizi hayatınızın en zor zamanlarında, hiç kimse sizi fark etmemiş ve umursamamışken sevdiyse, o zaman onun kalbinizdeki yerini kimse almamalıdır.
Fransız yapımları gerçekten asla hayal kırıklığına uğratmıyor. Uzun zamandır etkisinde kaldığım bir dizi izlememiştim. İşte The 7 Lives of Lea tam olarak böyle bir yapım. Lea’nın yaptığı seçimlerin sadece kendi hayatını değil, çevresindekilerin hayatlarını nasıl etkilediğini gördükçe düşüncelere dalmamak elde…devamıFransız yapımları gerçekten asla hayal kırıklığına uğratmıyor.
Uzun zamandır etkisinde kaldığım bir dizi izlememiştim. İşte The 7 Lives of Lea tam olarak böyle bir yapım. Lea’nın yaptığı seçimlerin sadece kendi hayatını değil, çevresindekilerin hayatlarını nasıl etkilediğini gördükçe düşüncelere dalmamak elde değil.
Dizi, hayattan kopmuş, 17 yaşında depresif bir genç olan Lea’nın hikayesini anlatıyor. Hayatına son vermeye karar verdiği bir gün, bir ceset bulmasıyla olaylar bambaşka bir hâl alıyor. Lea, bulduğu cesedin kim olduğunu anlamaya ve onu kurtarmaya çalışırken kendini ailesinin geçmişine ve o dönemin sırlarına doğru bir yolculukta buluyor. İşin içine bir de aşık olduğu kişi eklenince işler iyice karmaşıklaşıyor.
Dizinin en çarpıcı taraflarından biri, Lea’nın her bölümde farklı bir karakterin bedeninde uyanması. Bu, hem o karakterle bağ kurmanızı sağlıyor hem de her bölümü bambaşka bir deneyim haline getiriyor. Ama öyle ustaca işlenmiş ki her şey, hikayenin sonunda hepsi bir bütün olarak birleşiyor.
Bir de 90’lar atmosferi var ki, inanılmaz güzel yansıtılmış. O dönemin havasını hissetmek bile diziyi izlemek için bir neden. Bunun üstüne bir de zamanda yolculuk ve gizem eklenince dizi, bir oturuşta bitirmek isteyeceğiniz türden.
Sevincinden öfkesine, korkusundan hüzünlü anlarına kadar her duyguyu sonuna kadar hissediyorsunuz. Bazı sahnelerde tüyleriniz diken diken olurken, bazı sahnelerde gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Ismael’in başına ne geldiği sorusu ise sürekli aklınızda: İntihar mı etti, yoksa biri mi öldürdü? Eğer biri öldürdüyse, şüpheliler oldukça fazla. İşte bu gizem, sizi ekran başına kilitleyen detaylardan biri.
Oyunculuklara gelirsek… Her biri karakterini öyle inandırıcı oynamış ki, dizideki fantastik olaylara bile “Bu gerçekten yaşanmış olabilir” diye inanıyorsunuz. Diziyi bitirdiğimde “Keşke bir sezon daha olsa” dedim.