Saat üçü geçmiş. Şehir, üzerindeki bütün o gürültülü maskeleri indirmiş, derin ve ağır bir uykuya dalmış. Sokak lambasının odamın tavanına düşürdüğü o titrek gölgeyi izliyorum. Dışarıda yaprak bile kıpırdamazken, benim içimde neden bu kadar çok ses var? İnsan yirmi beşine…devamıSaat üçü geçmiş.
Şehir, üzerindeki bütün o gürültülü maskeleri indirmiş, derin ve ağır bir uykuya dalmış.
Sokak lambasının odamın tavanına düşürdüğü o titrek gölgeyi izliyorum.
Dışarıda yaprak bile kıpırdamazken, benim içimde neden bu kadar çok ses var?
İnsan yirmi beşine merdiven dayadığında, dünyanın o kadar da büyüleyici bir yer olmadığını anlamaya başlıyormuş meğer.
Çocukken kurduğum devasa, gökyüzüne uzanan hayallerin buruşup avucumun içinde küçüldüğünü izlemek canımı yakıyor.
Hayatın bana cömert davranacağını sanmıştım; adil olacağını, emeğimin ve kalbimin karşılığını bir gün önüme sereceğini…
Büyük bir yanlış ve ne sessiz bir hayal kırıklığı.
Ne zaman bir kapıyı umutla aralasam, arkasında bekleyen o soğuk gerçeklikle yüzleşmekten yoruldum.
İnandığım insanların, uğruna uykusuz kaldığım ideallerin birer birer sabun köpüğü gibi dağılışını izledim henüz bu yaşımda.
İçimde, erken büyümüş bir çocuğun kırgın sessizliği var şimdi.
Ama tuhaf olan ne biliyor musun?
Bu kırgınlığı ve çevreyle olan derin temassızlık hissini kimseye anlatamıyorum.
Telefon rehberini yukarı aşağı kaydırırken, “Ben çok yalnızım ve içimdeki bu boşluğu neyle dolduracağımı bilmiyorum” diyebileceğim tek bir kimse bile bulamıyorum.
İnsanlar beni güçlü, ne istediğini bilen, yolunu çizmiş biri olarak görüyor.
Dışarıdaki vitrin ne kadar parlak duruyorsa, içerideki görünmez oda da o kadar harabe.
Kelimeler boğazımda düğüm düğüm.
Sanki içimdeki bu melankolik havayı dışarıya fısıldasam, herkes benden uzaklaşacak, zayıflığımla alay edecekmiş gibi hissediyorum.
İfade edemedikçe kendime, içime gömülüyorum.
Kendi sessizliğimin içinde boğulurken, bir yandan da birilerinin beni bu dilsizliğime rağmen duymasını, sadece gözlerime bakıp “Seni anlıyorum” demesini umutla bekliyorum.
Ne büyük bir çelişki ama…
Anlaşılmayı bu kadar delice isterken, kendimi dünyaya bu denli kapatmak.
Yine de, tam her şeyin bittiğini, bu karanlığın beni tamamen yutacağını düşündüğüm en dip noktada, göğsümün sol köşesinde bir şey sızlıyor.
Adını koyamadığım, kırık dökük ama gitmeye hiç de niyeti olmayan inatçı bir şey bu.
Umut belki de.
Evet, cebimde kırık hayallerle yürüyorum bu tekinsiz yollarda ama yarına dair kendimden bile sır gibi sakladığım inancı da tamamen söküp atamıyorum içimden.
Biliyorum, güneş birkaç saat sonra bu odanın karanlığını delecek.
Sokaklar yeniden insanla, umutla, yürünecek yollarla dolacak.
Belki de bu yalnızlık, kendimi inşa etmem için verilmiş sancılı bir lütuf.
Kendi enkazımdan tırnaklarımla kazıyarak yeni bir ben çıkaracağım.
Hayal kırıklıkları beni eksiltmedi, aksine, insan kıldı.
Kusurlarımı, anlatamadıklarımı ve bu hüzünlü yaşımı seviyorum.
Yarın ne getirecek bilmiyorum; belki yeni bir yenilgiyi, belki de uzun zamandır beklediğim samimi kucaklaşmayı.
Ama ne olursa olsun, yürümeye, hissetmeye ve sessiz ama bir o kadar da zihnimin gürültüleri ile geçen gecelerin ardından gelecek olan sabahı beklemeye değer olduğunu düşünüyorum.