bugün cebinde kalan son üç rubleyle köprünün karşısındaki neva sokağında içtikten sonra kahvaltı için bir parça beyaz peynir almaya çalışırken ev sahibiyle karşılaşan roman karakteri huzursuzluğundayım
Okyanusların derinliklerinde uyuyan antik bir ırk olan deniz şeytanlarının (homo aqua) uyanmasıyla birlikte insanlığa karşı başlayan savaşı anlatıyor. Beş bölümlük bir mini dizi olarak düşünebiliriz. Ben çok başarılı buldum ve izlerken çok keyif aldım.
Selam sevgili dizi sever dostlarım. Şu an aktif olarak takip ettiğim ve izlediğim diziler şunlar: Tulsa King, From, Silo, The Lord of the Rings: The Rings of Power, Slow Horses, Plur1bus, Spartacus: House of Ashur, Fallout, House of the Dragon,…devamıSelam sevgili dizi sever dostlarım. Şu an aktif olarak takip ettiğim ve izlediğim diziler şunlar: Tulsa King, From, Silo, The Lord of the Rings: The Rings of Power, Slow Horses, Plur1bus, Spartacus: House of Ashur, Fallout, House of the Dragon, A Knight of the Seven Kingdoms ve El Eternauta. Yeni sezonlarının gelmesi birkaç asır süreceği için şunu nasıl kaçırdın ya dediğiniz önerilerinizi bekliyorum. Genellikle post-apokaliptik temalı yapımları seviyorum. Ve evet, muhtemelen aklınıza gelen o diziyi de izledim.
Mark Mylod’ın The Menu filmi, ilk bakışta haute cuisine (yüksek mutfak) dünyasını, kibirli yemek eleştirmenlerini ve her şeyi parayla satın alabileceğini sanan o elit tabakayı tiye alan vahşi bir taşlama gibi duruyor. Ancak şef Julian Slowik’in o askeri disiplinle yönettiği…devamıMark Mylod’ın The Menu filmi, ilk bakışta haute cuisine (yüksek mutfak) dünyasını, kibirli yemek eleştirmenlerini ve her şeyi parayla satın alabileceğini sanan o elit tabakayı tiye alan vahşi bir taşlama gibi duruyor. Ancak şef Julian Slowik’in o askeri disiplinle yönettiği Hawthorne Restorânı’nın kapısından içeri girdiğimizde, karşımıza bir gurme deneyimi değil; insanın varoluşsal sancılarına, güç arzularına ve sanatsal tükenmişliğe dair jilet gibi keskin bir psikolojik laboratuvar çıkıyor. Bu film, tabaklardaki lezzetlerin değil, o tabakları sunan ve tüketen ruhların çürüme raporudur.
Filmin psikolojik omurgası, doğrudan Şef Slowik’in (Ralph Fiennes) içsel intiharı ve tükenmişlik sendromu (burnout) üzerine kurulu. Slowik, sanata ve üretmeye aşık bir dehanın, o sanatı sadece statü göstergesi ve entelektüel bir kibir malzemesi olarak gören "seçkinler" tarafından nasıl adım adım ruhsuzlaştırıldığının bir tasviri. Yemek yapmanın o saf, o çocuksu neşesini kaybeden şef, kendisini sömüren bu asalak kitleye karşı muazzam bir psikolojik manipülasyon süreci başlatıyor. Onun gözünde masadaki konuklar sadece aç insanlar değil; her biri sanatını kirleten, doyurulması imkansız birer psikolojik defo. Şefin kurduğu bu ölümcül menü, aslında kendi ruhsal esaretine son vermek için tasarladığı kolektif bir katarsis seansı.
Misafirlerin bu ölümcül tiyatro karşısında verdikleri psikolojik tepkiler ise filmin asıl insan röntgenini çekiyor. Durumu fark ettikleri andan itibaren kaçmak, savaşmak ya da direnmek yerine, şefin o sarsılmaz otoritesine ve kendi suçluluk duygularına teslim oluyorlar. Zenginliklerinin, unvanlarının ve paralarının o ıssız adada hiçbir gücünün kalmadığını gördüklerinde, içlerindeki o zavallı ve çıplak acizlik patlak veriyor. Kendilerine sunulan o vahşi gerçekliği kabulleniyorlar; çünkü içten içe, şefin onlar hakkında verdiği o "yaşamayı hak etmiyorsunuz" hükmünün doğruluğunu biliyorlar. Sistemin tepesindeki bu insanların ruhsal dünyası o kadar kof ki, ölümlerini bile bir statü ayini gibi uysalca bekliyorlar.
Bu marazi psikolojik çarkı bozan tek dinamik ise Margot (Anya Taylor-Joy) karakteri. Margot, o masadaki sahte elitizme ait olmayan, hayatı çıplak elleriyle ve hayatta kalma güdüsüyle göğüslemiş bir "yeraltı" figürü. Diğer konuklar şefin entelektüel manipülasyonuna boyun eğerken, Margot şefin o yaralı psikolojisini en derinden okuyan tek kişi oluyor. Onun açlığının gurme tabaklara değil, çocukluğundaki o saf, karşılıksız ve sanatsal kaygılardan uzak sevgiye (yani basit bir cheeseburger'e) olduğunu anladığı an, şefle kurduğu o psikolojik satranç oyununu şah-mat ile bitiriyor. Margot, şefe kaybolan o insani özünü aynalıyor ve bu aynalama ona hayatta kalma biletini veriyor.
The Menu bittiğinde, o alevler içindeki adadan geriye sadece damaklarda kalan ekşi bir tat ve zihnimizde yankılanan o sert tokat kalıyor. Film bize lüksün ve kibrin insan psikolojisini nasıl felç ettiğini, saf olan her şeyi nasıl birer tüketim nesnesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Ekranın karanlığa gömüldüğü o an, kafayı kaldırıp sormak gerekiyor: Bizler hayatta gerçekten ruhumuzu besleyen şeylerin mi peşindeyiz, yoksa sadece başkalarına hava atmak için o sahte ve gösterişli menüleri mi tüketiyoruz?
Silo'nun üçüncü sezon ikinci bölümünü biraz önce izledim ve beni fazlasıyla tatmin etti. Beş altı bölüm bomboş vakit geçirmek yerine doğrudan olayların içine dalmak son zamanlarda pek tercih edilen bir şey değil. Sırf yeni sezonlar çıksın daha çok para kazanalım…devamıSilo'nun üçüncü sezon ikinci bölümünü biraz önce izledim ve beni fazlasıyla tatmin etti. Beş altı bölüm bomboş vakit geçirmek yerine doğrudan olayların içine dalmak son zamanlarda pek tercih edilen bir şey değil. Sırf yeni sezonlar çıksın daha çok para kazanalım mantığıyla bir sezonun yarısı çöpe gidiyor. Kendi alanında gelmiş geçmiş en iyi iki üç diziden biri olacak gibi günün sonunda.
Obsession, vizyona girdiği ya da konuşulmaya başladığı dönemde yaratılan o devasa övgü dalgasının ardında, ne yazık ki sinematografik açıdan ciddi şekilde çuvallayan bir yapım. Büyük iddialarla ve parıltılı bir ambalajla önümüze sunulan bu filmin janjanlı örtüsünü kaldırdığımızda, karşımızda abartıldığı kadar…devamıObsession, vizyona girdiği ya da konuşulmaya başladığı dönemde yaratılan o devasa övgü dalgasının ardında, ne yazık ki sinematografik açıdan ciddi şekilde çuvallayan bir yapım. Büyük iddialarla ve parıltılı bir ambalajla önümüze sunulan bu filmin janjanlı örtüsünü kaldırdığımızda, karşımızda abartıldığı kadar iyi bir başyapıt değil, yapısal defolarla dolu bir senaryo enkazı buluyoruz. Metnin ve kurgunun sığlığı, filmin vadettiği o tekinsiz atmosferi taşımaya yetmiyor.
Filmin beni en çok yoran ve hikayeden koparan yönü, tahammül sınırlarını zorlayan mantık hataları oldu. Yönetmen ve senarist, sırf karakterleri belli çıkmazlara sokabilmek ya da hikayeyi zorla bir yöne sürüklemek için gerçeklik algısını ve temel mantık kurallarını bodoslama çöpe atmış. Karakterlerin kararları ve olayların akışı arasındaki o organik bağ kopunca, izlediğim şey jilet gibi keskin bir gerilim olmaktan çıkıp zorlama bir tesadüfler zincirine dönüşüyor. Bu yapısal boşluklara bir de tek düze ve sürekli tekrardan ibaret olan replikler eklenince film iyice ritmini kaybediyor. Karakterler aynı kelimelerin, aynı sığ cümlelerin etrafında dönüp dururken, diyaloglar hikayeyi ileri taşımak yerine adeta patinaj yapıyor. Sinematografik dilin bu kadar kısır kalması, filmin o entelektüel derinlik iddiasını tamamen boşa çıkarıyor.
Ancak yiğidi öldürüp hakkını teslim etmek gerekirse; filmin tüm bu senaryo gediklerine ve diyalog zayıflıklarına rağmen ayakta kalan, nispeten daha güçlü bir psikolojik yönü var. Film, mantığı ve kelimeleri bir kenara bıraktığı o anlarda, insanın o marazi saplantılarını, içsel çürümesini ve zihinsel kırılma noktalarını deşerken oldukça başarılı. Karakterlerin o marazi tutkularının altında yatan yalnızlık ve kontrolü kaybetme korkusu, görsel dil ve oyunculuk refleksleriyle seyirciye geçmeyi başarıyor. Mekanizmanın dış dünyadaki işleyişi ne kadar kusurluysa, karakterlerin iç dünyasındaki o tekinsiz labirent de bir o kadar etkileyici kurulmuş.
Günün sonunda Obsession, sinema tarihinin o kült psikolojik gerilimlerinin yanına yaklaşabilecek bir olgunlukta değil. Kelimelerini tüketen, mantığını kaybeden ama sadece o marazi psikolojik gerilimiyle tutunmaya çalışan, fazlasıyla abartılmış bir deneme. Kafayı o konforlu beklentilerden sıyırıp sadece bir zihinsel çözülüşü izlemek için şans verilebilir; ancak kusursuz bir sinema dili ve sağlam bir mantık örgüsü bekleyenler için salonu hayal kırıklığıyla terk ettirecek bir yapım.
3.Sezonun ilk bölümü yayınladı. Bu sezon eğer kitaba sadık kalırlarsa final sezonu olacağı için bir çok sorunun cevabını bulacağız. Yeni sezonun ilk bölümü için fena bir başlangıç yapmadı ve finalinden de gördüğümüz kadarıyla bizi çok durgun bir sezon beklemiyor.
The Sheep Detectives, ilk bakışta o jenerik aksiyon-macera ambalajıyla önümüze sunulan ama perdenin arkasını araladığınızda sinematografik bir yanılsamadan ibaret olduğunu gösteren, türler arasında sıkışmış marazi bir yapım. Seyirciyi hızlı bir tempo, dinamik bir hikaye ve soluk soluğa bir kovalamaca vaadiyle…devamıThe Sheep Detectives, ilk bakışta o jenerik aksiyon-macera ambalajıyla önümüze sunulan ama perdenin arkasını araladığınızda sinematografik bir yanılsamadan ibaret olduğunu gösteren, türler arasında sıkışmış marazi bir yapım. Seyirciyi hızlı bir tempo, dinamik bir hikaye ve soluk soluğa bir kovalamaca vaadiyle koltuğa oturtan bu film, dakikalar ilerledikçe izleyiciyi o vadettiği maceranın çok uzağına, insanı yavaş yavaş içine çeken boğucu bir dramın tam göbeğine fırlatıyor.
Filmin en belirgin tercihlerinden biri, anlatısını jilet gibi keskin aksiyon sekansları üzerine kurmak yerine, hikayeyi neredeyse donma noktasına getiren o ağır ve kasıtlı ritmi. Yönetmen kamerayı acele ettirmiyor; sahnelerin, mekanların ve en önemlisi karakterlerin o durağan yalnızlığının odanın ortasına asılı kalmasını istiyor. Bu ağır ilerleyiş, filmi heyecanlı bir dedektiflik hikayesi olmaktan çıkarıp, insanın içindeki o çıkmazları, kayıpları ve kabullenişleri deşen saf bir drama dönüştürüyor. O çok beklenen macera hissi, bu ağır dramatik yükün altında ezilerek silik bir arka plan dekoruna dönüşüyor.
Bu melankolik ve durağan atmosferi perçinleyen en radikal unsur ise kesinlikle replikler. Karakterlerin ağzından dökülen kelimeler birer mermi gibi patlamıyor; aksine, insanın zihnini uyuşturan, adeta hipnotik bir ninni tadında kulaklara üfleniyor. Bu monoton, sakin ve o ölçülü diyalog yapısı, ekrandaki o gizemli soruşturma havasını büsbütün dağıtıp izleyiciyi tuhaf bir varoluşsal rehavetin içine sürüklüyor. Kelimeler olayları çözmek için değil, o sahnelerdeki sessizliği ve çaresizliği daha da derinleştirmek için seçilmiş gibi.
Günün sonunda The Sheep Detectives, macera sinemasının o adrenalin dolu formüllerine bodoslama bir rest çekerek seyircisini ters köşeye yatırıyor. Salonu ya da ekran başını o vaat edilen heyecanla değil, o ninni tadındaki repliklerin ve ağır dramatik atmosferin bıraktığı o kurşuni sessizlikle terk ediyorsunuz. Kafayı o koşturmacadan kaldırıp sakinleşmek ve bir karakterin ağır ağır çözülüşünü izlemek isteyenler için steril bir deneyim sunsa da, dinamik bir film bekleyenlerin o konforlu beklentilerini paramparça eden marazi bir deneme.
Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi kitabı, ilk bakışta Karadeniz’in sakin bir balıkçı köyünde işlenen gizemli bir cinayeti ve onun peşine düşen genç bir gazeteci kızı anlatan dümdüz bir polisiye gibi duruyor. Ancak Livaneli’nin o rafine dilinin derinliklerine indiğinizde, karşınıza bir suç…devamıZülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi kitabı, ilk bakışta Karadeniz’in sakin bir balıkçı köyünde işlenen gizemli bir cinayeti ve onun peşine düşen genç bir gazeteci kızı anlatan dümdüz bir polisiye gibi duruyor. Ancak Livaneli’nin o rafine dilinin derinliklerine indiğinizde, karşınıza bir suç dosyasından ziyade, insan psikolojisinin en karanlık labirentleri, yalnızlığın anatomisi ve şefkatsizlikle sakatlanmış hayatların sarsıcı trajedisi çıkıyor. Bu kitap, dışarıdaki dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi yeraltına sığınanların jilet gibi keskin bir hikayesidir.
Kitabı, o derin yalnızlık hissini ve metnin arkasındaki o psikolojik gerilimi merkeze alarak, tamamen bu yapıta özel bir ruhla, birinci ağızdan kaleme aldım:
"Duygulardan Arınmış Bir Sığınak ve Hafızanın Tehlikeli Labirentleri"
Bizler bugün, hayatın getirdiği acılardan kaçabilmek için etrafımıza ne kadar kalın duvarlar örersek örelim, geçmişin o marazi gölgesinden asla tamamen kurtulamıyoruz. Kardeşimin Hikayesi, beni o Karadeniz köyünün dalga sesleri arasına fırlatırken aslında tam olarak bu varoluşsal hapishanenin kapısını aralıyor. Başkarakter Ahmet’in, geçirdiği o trajik kazadan sonra dünyayla, insanlarla ve en önemlisi "duygularla" arasına koyduğu o buz gibi mesafe, modern insanın acı çekmemek için kendi ruhunu nasıl felç ettiğinin muazzam bir tasviri. Ahmet, evinde köpeğiyle birlikte, kimseye dokunmadan ve kimseden bir şefkat beklemeden yaşarken, aslında kendi eliyle dizayn ettiği steril bir yeraltında çürüyor.
Metnin asıl dehası, köye genç bir gazeteci kızın gelmesi ve işlenen o vahşi cinayetin ardından Ahmet’in evine sızmasıyla başlıyor. Ahmet’in ona anlatmaya başladığı o "kardeşi Mehmet’in hikayesi", okuru dünyanın bir ucundan diğer ucuna savuran, aşkın ve tutkunun insanı nasıl çılgınlığın eşiğine getirebileceğini gösteren marazi bir anlatıya dönüşüyor. Livaneli, hikaye içinde hikaye açarak bizi insanın o en çiğ, en tekinsiz duygularıyla yüzleştiriyor. Okurken sürekli kendime şu soruyu sorarken buldum: İnsan, acı çekmemek için aşkı ve sevgiyi hayatından tamamen söküp attığında gerçekten hayatta kalmış olur mu, yoksa sadece nefes alan bir ölüye mi dönüşür?
Kitabın finaline doğru ilerlerken, Livaneli’nin o jilet gibi kurgusu okurun zihninde adeta ters köşe bir deprem yaratıyor. Gerçeğin o çıplak ve trajik yüzüyle karşılaştığınız an, o ana kadar okuduğunuz tüm satırlar anlam değiştiriyor. Hafızanın, insanın kendi suçluluk duygusunu ve acısını bastırmak için nasıl bir yanılsama mekanizması kurabileceğini görüyorsunuz. En büyük tehlike dışarıdaki o katil ya da sistem değil; insanın bizzat kendi zihninin içinde yarattığı o hayali sığınaklar ve sahte kimliklerdir.
Günün sonunda kitap bitiyor ve odadaki o sessizlikte Ahmet’in o duygusuz, sakin sesi kulaklarımda çınlamaya devam ediyor. Kardeşimin Hikayesi bana popüler bir polisiye gerilimden çok daha fazlasını, bir insanın içindeki o derin şefkat açlığının ve travmaların insanı nasıl bir muammaya dönüştürebileceğini anlattı. Kafayı o konforlu ve korunaklı hayatlarımızdan kaldırıp sormamız gereken tek bir soru kalıyor: Biz gerçekten kendi hikayemizi mi yaşıyoruz, yoksa acılarımızdan kaçmak için başkalarının hikayelerinin arkasına mı saklanıyoruz ?
Michael Matthews’ın Love and Monsters (Aşk ve Canavarlar) filmi, ilk bakışta o çok sevdiğimiz post-apokaliptik kıyamet atmosferini gençlik aşısıyla harmanlayan eğlenceli bir macera gibi duruyor. Ancak filmin o renkli, devasa canavarlarla dolu ambalajını soyduğumuzda, karşımıza insanın en temel varoluşsal meselesini…devamıMichael Matthews’ın Love and Monsters (Aşk ve Canavarlar) filmi, ilk bakışta o çok sevdiğimiz post-apokaliptik kıyamet atmosferini gençlik aşısıyla harmanlayan eğlenceli bir macera gibi duruyor. Ancak filmin o renkli, devasa canavarlarla dolu ambalajını soyduğumuzda, karşımıza insanın en temel varoluşsal meselesini koyuyor: Korkuyla yüzleşmek ve o konforlu hapishanelerden çıkma cesareti. Üstelik film, bu yüzleşmeyi öyle ağdalı felsefi laflarla değil, sistemin ve insan doğasının tam göbeğine bıraktığı jilet gibi ironilerle yapıyor.
Filmin en rafine ironisi daha en başta, kıyametin kopma şeklinde gizli. İnsanlık, dünyaya çarpmak üzere olan bir meteoru milyarlarca dolarlık fütüristik nükleer füzelerle vurup yok ediyor. Buraya kadar her şey tam bir "insanlık kazandı" şovu. Fakat o füzelerin kimyasal atıkları yeryüzüne geri yağdığında; böcekler, kurbağalar ve salyangozlar devasa canavarlara dönüşüp insanlığı yedi gün içinde yerle bir ediyor. İşte insan kibrine vurulan ilk tokat: Dünyayı devasa bir kozmik tehditten kurtaracak kadar zekisin ama kendi yarattığın o kimyasal çöplerin, o kendi evindeki küçücük hamam böceğinin altında ezilecek kadar acizsin.
Ana karakterimiz Joel ise bu canavarlarla dolu dünyanın tam anlamıyla bir anti-kahramanı. Yedi yıldır yer altındaki güvenli bir sığınakta yaşıyor ama sığınağın tek işe yaramayan, canavar gördüğü an korkudan felç olan tek üyesi. Herkes canavarlarla savaşırken, ona düşen görev sığınaktaki çorbayı karıştırmak ve telsiz başında oturmak. Joel’un bu durumu, modern hayatta beton blokların arkasına saklanıp hayatın risklerinden kaçan, konforlu sığınaklarında sadece "hayatta kalan" ama asla "yaşamayan" bugünün insanının sinematografik bir yansıması. Joel, yedi yıl sonra yer altından çıkıp o tehlikeli çölü, o vahşi doğayı göze alarak 130 kilometre yürümeye karar verdiğinde aslında canavarlarla değil, bizzat kendi felç edici korkusuyla savaşmaya başlıyor.
Filmin yol boyunca önümüze koyduğu o trajikomik ironiler ise anlatıyı daha da derinleştiriyor. Joel, dışarıdaki o vahşi dünyada insanlardan göremediği sadakati ve gerçek dostluğu "Boy" adındaki bir köpekten ve ölmek üzere olan robot bir kadından (Mavis) öğreniyor. İnsanlık yer altına saklanıp kendi küçük hesaplarına geri dönmüşken, yeryüzünün o "vahşi" canavarları aslında sadece kendi doğalarının gereğini yapıyor. Hatta finalde karşılaştığı o en devasa, en korkunç yengeç canavarının aslında kötü olmadığını; onun sadece kötü bir insanın zincirlerine ve sömürüsüne maruz kaldığını gördüğümüzde film taşları yerine oturtuyor: En büyük canavarlık doğada ya da o dev yaratıklarda değil; gücü eline geçirdiği an kendi türünü bile köleleştirmekten çekinmeyen insanın o kirli zihninde saklı.
Love and Monsters bittiğinde, ekrandaki o parlak renklerin arkasında çok dürüst bir manifesto kalıyor. Film bize korkuyu tamamen yok etmeyi değil, o korkuyla birlikte yürüyebilmeyi öğretiyor. Joel’un yolculuğun sonunda sığınağına döndüğünde telsizden tüm dünyaya yaptığı o anons, içimizdeki o güvenli hapishaneleri sarsacak cinsten: "Yer altındaki o sığınaklarda sadece paslanıyoruz. Dışarısı tehlikeli evet, ama yaşamak için o canavarların üstüne gitmeye değer."
Kafayı o sahte güvencelerden, o konforlu ekranlardan kaldırıp sormak gerekiyor: Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece dışarıdaki canavarlardan kaçıp kendi sığınaklarımızda sıramızı mı bekliyoruz?