Odanın her şeyi, ipekten, atlastan, altın ve gümüşten, kristal ve kehribardan, antika biblolardan, abanozlardan, servet ve samandan, debdebe ve ihtişamdan ibaretti. Bu odanın pencerelerinden deniz, gökyüzü ve güneş bile başka türlü görünüyordu. Marangoz Mahir Efendi, halının üzerine oturup ayaklarını uzatmış,…devamıOdanın her şeyi, ipekten, atlastan, altın ve gümüşten, kristal ve kehribardan, antika biblolardan, abanozlardan, servet ve samandan, debdebe ve ihtişamdan ibaretti.
Bu odanın pencerelerinden deniz, gökyüzü ve güneş bile başka türlü görünüyordu.
Marangoz Mahir Efendi, halının üzerine oturup ayaklarını uzatmış, kollarını arkaya dayayıp som yaldızlı tavanı seyre dalmıştı. "Gavur alçıya can vermiş! Boyayı içirmiş! Gavurda ince zenaat ileri!" Sırtında, fitilli kadifeden boz bir elbise, ayağında asker pos-talları, başında püskülü yolunmuş eski bir fes vardı. Fesi kulaklarına kadar geçmiş hazır elbisenin kolları, ellerinin üstünü örtmüştü. Pantolon ütüsüzdü. Yanında, üstü gemici brandasıyla kaplanmış bir takım zembili duruyordu. Mahir Efendi, uzun boylu, geniş omuzlu, esmer, elmacık kemikleri hafifçe çıkıntılı, kara çatık kaşlı, siyah gözlü, siyah bıyıklı otuz yaşında bir adamdı. Bıyıkları aşağı doğru sarktığı için, oldugundan beş yaş daha büyük görünüyordu.
Mahir Efendi, seyrek sarı dişlerini göstererek kapıya baktı.
"Efendimiz"in adetlerine alışıktı. "Bizi burada unuttular.
Kimbilir, hangi namussuz eline bir jurnal verdi. Biçareyi korkuttu! Ulan reziller! Ayıptır!"
Kaç kere rastlamıştı. Tam havuzbaşında kahvesini içerken eline bir kagıt veriyorlar, Şevketlü'yu harap ediyorlardı. Kahve
fincanının titreyen parmaklarda nasıl zıpladıgını, yarısı bile henüz içilmeden bırakılıp nasıl unutuldugunu biliyordu. jurnali neden yazarlar? Bir adam, eger verilen havadisten hoşlanmıyorsa ona bunu duyurmakta ne mana var? Her jurnale, ihsan-ı şahanede bulunurmuş ... "Eksik olmayın beni korkuttunuz!" diye para vermek olur mu? Para vermese belki jurnalleri keserler. .. Peki ama, kocaman bir padişah, kagıttan niçin korkuyor. Haşa korkmaz! Eski bir ramazanda, ramazanın on beşinde Dolmabahçe Sarayı'nın muayede salonunda vüzera biat ederken zelzele olmuştu. Mahir Efendi, bunu pekala hatırlıyor, teferruattan en ehemmiyetsiz noktaları dahi unutmuyordu.
Ortadaki avize şangır şangır sallanmaya başlayınca jurnalciler çil yavrusu gibi dagılmışlardı. Abdülhamit'in marşını çalan
mabeyn mızıkası sustu. lşte o anda, "Efendimiz" sivil (kıyafetiyle) tahtının üzerinde bir ev gibi dogruldu. Mızıkaya, çalmasını ferman buyurdu.
Sıska bir adamı, kocaman burunlu, kırpık sakallı, kambur bir adamı, cirit meydanı kadar kocaman bir salonda tek başına kaldığı zaman "yedi başlı bir dev" haline getiren şey cesaret değil de nedir? Hele Ermeni komitacılarının selamlık dönüşü bomba attıkları gün! .. Eger caminin kapısında Seccadecibaşı izzet Bey, efendimizi birkaç saniye lafa tutmamış olsaydı... Maazallah... Cehennem makinesi atları, arabaları, asker cesetlerini havaya uçururken padişah caminin içine dogru gidecegine, metin adımlarla tehlikenin üstüne yürümedi mi? Selamlık resm-i alisi dönüşlerinde arabayı bizzat kullanmak adetini o gün olsun terk et-
ti mi? Dizginleri toplayıp, hayvanları sürmesi ne kadar yigitçeydi. Birkaç adım sonra, şüphesiz cesaretini göstermek için paytonu durdurmuş, Tüfekçi Bölüğü Kumandanı Arnavut Tahir Paşa'ya: "Zabitanın miktarını anlayınız. Acele isterim!" diye ferman buyurmuştu.
Mahir Efendi, o gün arabanın iki adım yanında bulunuyordu. Efendimize iyice dikkat etmişti. Ne sararmak, ne titremek!
Öyleyse... O kagıtlarda ne yazarlar? Jöntürk denilen habisler, Allah'ın zelzelesinden, Ermeni komitacıların cehennem makinelerinden daha mı beter?
Yedi düveli parmagı üstünde oynatan, "lstanbul'a elli bin kişilik askerimle seyyah geliyorum'" diye haber yollayan Moskof çarına: "Buyur! Ben de yüz bin askerle karşıcı çıkıyorum!" diye
cevap veren, koca Alman imparatorunu, Acem şahını, daha bilmem hangi krallan ayagına kadar getirten Abdülhamit, Jöntürk meselesine bir çare bulamaz mı? Mahir Efendi, şimdi Ermeni patırtısını hatırlıyordu. Osmanlı Bankası'nı basacaklar, Müslümanları kamilen kılıçtan geçireceklerdi. Efendimiz bu komitacı güruhunu gümrük hamallarına sopayla tepeletmişti. Eğer yirmi dört saat sonra "Ermeni kırmak
yeter! Evlatlarım sakin olsunlar!" diye ferman etmemiş olsaydı, Memalik-i Şahane'de Ermeni'nin kıtlıgına kıran girecekti. Pekala! Jöntürk'lerin hakkından niçin gelemiyordu da, "Falanca da Jöntürk imiş. Filanca da Jöntürk olmuş," diye jurnal alınca iflahı kesiliyordu. Efendimizin Beşiktaş muhafızı kulu, Fehim Paşa
kulu, Serasker Rıza Paşa kulu, ne iş görürler ki?.. Ebülhüda, şeyhülislam efendi hazretleri. .. Bir sürü hergele!.. Mahir Efendi, kendi düşüncesinden ürkerek doğrulup bağdaş kurdu. Gerindi, esnedi.
Bu, filmden çok bir belgesel. Ama iyi iş çıkarmış. Tüm ülkelerde aynı melodi, sadece farklı sözler. Tüm uluslar bu şarkının yüzde yüz kendilerine ait olduğunu iddia ediyor, bundan hiç şüpheleri yok. Bu filmin mesajı açıkça aşırı milliyetçiliğin bir hastalık olduğudur.…devamıBu, filmden çok bir belgesel. Ama iyi iş çıkarmış. Tüm ülkelerde aynı melodi, sadece farklı sözler. Tüm uluslar bu şarkının yüzde yüz kendilerine ait olduğunu iddia ediyor, bundan hiç şüpheleri yok. Bu filmin mesajı açıkça aşırı milliyetçiliğin bir hastalık olduğudur. Çok açık bir mesaj ama aynı zamanda sinir bozucu.
Balkan ülkelerinden insanların birbirlerine bu kadar çok benzemesi ilginç bir nokta. Yunanlı dayıları iyi İngilizce konuşmaları hariç herhangi bir Anadolu köyüne koy sırıtmaz. Dayıların gömlekler de aynı bu arada. Yunanlı sakallı dayı şarkının Yunanca versiyonunu okurken arada "aman aman!" da diyor. Arapçadan da bir şeyler almışlar bak.
Boşnaklar da ilahiye çevirmişler. O da epey ilginçti.
"Bana niye gözlerin yaşlı diye soruyorsun, biraderim. Beni dinle ve sen de hayatın üzerine düşün. Minareden müezzinin sedasını işitince kalbimiz der ki: Allah büyüktür! Kurtuluş ondadır!... İşte bu yüzden gözlerim yaşlı, kardeşim. Allah bana, bu aciz kuluna merhamet etsin."
İşin tuhafı hem fiziksel hem de zihinsel olarak birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen, bu alt kıta bugün bile patlamaya hazır bir volkan gibi kalmaya devam ediyor.
Arnavut kadından tiksindim. Sonda ben de biraz ırkçılık yapayım azıcık :) Bir de en sondaki Bulgar kekolar en salak güruh.
Cem Yılmaz'ın gerçekten Cem Yılmaz olduğu zamanlarda çekilmiş. Konuşma tarzında, esprilerinde falan Fundamentals havası çok rahat hissediliyor. Öyle çok da bayılmadım ama o Erşan Kuneri mi ne sikimse o bok çukurundan fersah fersah iyi. Yahşi Batı'ya benziyor girişi de zaten.…devamıCem Yılmaz'ın gerçekten Cem Yılmaz olduğu zamanlarda çekilmiş. Konuşma tarzında, esprilerinde falan Fundamentals havası çok rahat hissediliyor. Öyle çok da bayılmadım ama o Erşan Kuneri mi ne sikimse o bok çukurundan fersah fersah iyi. Yahşi Batı'ya benziyor girişi de zaten. Böyle filmi kendi içinde ayrı bir hikaye gibi kurgulamayı seviyor belli ki de çok yapınca pek bir havası kalmıyor.
Cem Yılmaz komedyen olduğundan çoğu sahne birbirinden kopuk skeçler gibi görünüyor. Bir yandan dram da yapmaya çalışmış da bana geçmedi be hoca.
Cem Yılmaz'ı sevdiğim zamanlarda izleseydim eğer buna nazaran daha müspet bir yorum yapardım ondan eminim.
Başrol oyunculuğu ve hikaye anlatımı, bazı klişeler ve teleskop olayı gibi anlamsız olaylar olsa da fena değildi. Genel olarak oldukça iyiydi. İzlerken sıkılmadım. Filmin kalitesi, 1920'ler ve 1930'larda çekilen filmlerin çoğuyla karşılaştırıldığında 1940'larda gelişmişti. 1930'lardan iki filmi, Dracula ve Frankenstein'ı…devamıBaşrol oyunculuğu ve hikaye anlatımı, bazı klişeler ve teleskop olayı gibi anlamsız olaylar olsa da fena değildi. Genel olarak oldukça iyiydi. İzlerken sıkılmadım. Filmin kalitesi, 1920'ler ve 1930'larda çekilen filmlerin çoğuyla karşılaştırıldığında 1940'larda gelişmişti. 1930'lardan iki filmi, Dracula ve Frankenstein'ı çok beğenmiştim. Bu filmle aynı yıl çıkan Citizen Cane filmi de iyiydi.