Diziden kısa kısa kesitler. Uzun zaman sonra özet olarak hikâyeyi takip etmek için faydalı olabilir. Yani 26 bölümün tamamını baştan sona izlemektense hatırlamak amaçlı bakılabilir. Yine de keyifle izlemiş miydim, evet.
Orijinalinin yakınından geçmez. Özellikle Asuka ve Misato için tamamen fan service'lerle dolu. Misato hadi neyse de Asuka için fan service yapmak da yani... Mari adındaki bu yeni kız kesinlikle gereksiz ve anlamsız. Orijinalin havası çok kasvetliydi, ancak bu bana hiç…devamıOrijinalinin yakınından geçmez. Özellikle Asuka ve Misato için tamamen fan service'lerle dolu. Misato hadi neyse de Asuka için fan service yapmak da yani... Mari adındaki bu yeni kız kesinlikle gereksiz ve anlamsız. Orijinalin havası çok kasvetliydi, ancak bu bana hiç öyle gelmedi. Senaryo neredeyse aynı ama küçük farklılıklar var.
Kısaca neden böyle lüzumsuz remake’ler çıktı zerre anlamıyorum. Orijinali izle geç işte.
Erken İslâm döneminin ne kadar senkretik olduğunu görmek açısından çok mühim kitap. Hamamlarda nü resimler vs koymaları klâsik İslâmî anlatının epey dışında kalıyor. Emevilerin bir çeşit Arap-Roma karışımı olmasının tesiri olsa gerek bunda. Abbasiler için ise Arap-Sasani karışımı denebilir rahatlıkla.…devamıErken İslâm döneminin ne kadar senkretik olduğunu görmek açısından çok mühim kitap. Hamamlarda nü resimler vs koymaları klâsik İslâmî anlatının epey dışında kalıyor. Emevilerin bir çeşit Arap-Roma karışımı olmasının tesiri olsa gerek bunda. Abbasiler için ise Arap-Sasani karışımı denebilir rahatlıkla.
“Keşfedildiği 1898 yılında Geç Roma Dönemi'ne tarihlenen ve başlangıçta bilimsel literatüre de bu şekilde giren meşhur Kusayr Amra Sarayı'nın gerçekte Emevilere ait olduğu, 1905 kazılarında Halife 1. Velid'e (711-715) ait bir kitabenin bulunmasıyla anlaşılabilmiştir (Fowden 2004: 19-20).
Mısır'da ele geçen fildişi ve kemik oymalar arasında Geç Antik Çağ'a ait olduğu kabul edilen örneklerin erken İslami döneme ait oldukları sonradan kesinleştirilebilmiştir.”
“Antik etkiler, mimari süslemede Emeviler, kitap resminde Abbasiler, seramikte Fatımiler ve sikkelerde Selçuklu-Artuklular dönemlerinde en yoğun şekilde görülmektedir.”
Bazı antik eserler ise hiçbir dini mesaja sahip olmamalarına rağmen salt geçmişin izlerinin silinmesi amacıyla yok edilmiştir. Hatırlanmak istenilmeyen dönemlerin izlerinin silinmesi (damnatio memoriae) birçok kültürde rastlanan tarihsel bir eğilimdir. Halife
Osman'ın Medine'deki antik anıtları ve Etiyopyal ıların Yemen'de yaptırdığı kil iselerle birlikte Gundam Sarayı'nı da yıktırması buna örnek olarak verilebilir (Çağatay 1989: 22; Öztürk 1998: 124). Dini nedene dayanmayan yıkım lar İslam tarihinde tekrar edip durmuştur. El-Cahız (ö. 869), tarih boyunca bütün kralların düşmanlarının hatıralarını yok etme eğiliminde olduğunu, Sasaniler ve pagan Araplar gibi Müslümanların da kendilerinden önceki dönemlerin izlerini silmek istediklerini belirtmektedir. El-Cahız'ın aktardığına göre Emevilerin Irak valisi Ziyad, kendinden önceki vali olan İbn Amir'e ait bütün sarayları ve sanat eserlerini yok ettirmiştir. Abbasiler de Emevilere ait eserleri ortadan kaldırmışlar, Hal ife Ömer b. Abdülaziz dışındaki tüm Emevi halifelerinin mezarlarını yok etmişlerdir.”
Töre Sivrioğlu uzun zamandır aradığım yazarmış. Fena sardı. Heriften o kadar çok alıntı yaptım ki kelime sınırı yetmedi. Yorumlara alıntı kopyalamaya başladım.
Bu saçmalık, özellikle Cüneyt Arkın'ın oynadığı osuruktan Türk 'tarihi' filmlerine çok benziyor. Kendi gelinine göz koymuş iğrenç bir kayınpeder, ki bu adam -İngiltere Kralı- soylularının İskoçya'yı işgal etme konusunda ilk gece hakkına sahip olmasına izin veriyor vs. Çok klişe aşk…devamıBu saçmalık, özellikle Cüneyt Arkın'ın oynadığı osuruktan Türk 'tarihi' filmlerine çok benziyor. Kendi gelinine göz koymuş iğrenç bir kayınpeder, ki bu adam -İngiltere Kralı- soylularının İskoçya'yı işgal etme konusunda ilk gece hakkına sahip olmasına izin veriyor vs.
Çok klişe aşk ve intikam anlatısı. Bu tür kahramanlık anlatıları çok çocukça ve çoğu zaman dayanamayacak kadar sıkıcı..
Benim için burada tek ilginç an, Truva'dan Agamemnon'u canlandıran oyuncuyu görmekti. Onun haricinde bitirmeye takatim yetmedi. Nesine bayılırlar bunun zerre anlamıyorum.
Gayet güzel bir inceleme. Kesit atarım bundan epey. “Tipik bir Yunanın gözünde Akdeniz dışındaki dünyada medeniyet kurmak mümkün değildi. Akdeniz'in güneyindeki çöllerde yaşayan insanlar sıcak iklim nedeniyle tembel ve uyuşuk, kuzeydeki insanlar ise soğuk iklim nedeniyle hırçın ve savaşçıydılar. Doğal…devamıGayet güzel bir inceleme. Kesit atarım bundan epey.
“Tipik bir Yunanın gözünde Akdeniz dışındaki dünyada medeniyet kurmak mümkün değildi. Akdeniz'in güneyindeki çöllerde yaşayan insanlar sıcak iklim nedeniyle tembel ve uyuşuk, kuzeydeki insanlar ise soğuk iklim nedeniyle hırçın ve savaşçıydılar. Doğal olarak uygarlık sadece ılıman iklimiyle Akdeniz kıyılarında yeşerebilirdi. Bu nedenle Yunanlar ve Romalılar için medeniyetin Akdeniz'in kıyı şeridiyle sınırlı görüldüğünü söyleyebiliriz. Hatta tipik bir Yunan-Romalının gözünde medeniyetin ancak zeytin ağaçlarının yetişebildiği kıyılar ile sınırlı olduğunu da söyleyebiliriz. Bu sınırın dışındaki dünya, sık ormanlar, yüksek dağlar, çöller, yarı at yarı insan kentaurosların, kanatlı kadın sfenkslerin, satir veya pan denilen keçi ayaklı yaratıkların egemenliğindeki tehlikeli bir dünyaydı. İnsanlar bunları görme korkusuyla karanlık ormanlara girmeye çekinirlerdi ki panik sözcüğü de bu panlar nezdinde yabani doğaya karşı duyulan korkudan gelmektedir.”
“Minos sanatı bizlere gerçekten bir deniz kültürüyle karşı karşıya olduğumuzu da gösteriyor. Mısır sanatında nehir hayvanları (timsah, hipopotam vb.) görüyoruz. Oysa Minos seramiklerinde veya duvar resimlerinde ahtapotlar, yunuslarla karşılaşıyoruz ve işte nihayet bir deniz kültürü diyebileceğimiz motifleri buluyoruz. Bu nedenle, Akdeniz sanatını Girit'le başlatırsak bu tercihimizde yanılmış olmayız.”
“Minos sanatı bize Akdenizlilere özgü bir incelik ve zarafet de sunuyor. Mezopotamya sanatındaki savaş sahnelerine, kalabalık ordulara, zincirlenmiş kölelere, cesetlerin üzerine basarak yürüyen güçlü ve mağrur hükümdar tasvirlerine burada rastlamıyoruz. Minos sanatında daha ziyade balıkçılar, oyunlar, eğlenceler var. Burada Akdeniz'in ılımlı ruhuyla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Sahnelerde olduğu kadar renklerdeki canlılık da bizi hayata neşeyle bağlı insanların elinden çıktığı belli olan bir sanat anlayışıyla karşı karşıya bırakıyor. Simsiyah ve seramiklerin üzerindeki ahtapot kollarıyla aynı motifi yansıtan, kıvrımlı saçları, iri gözleriyle Giritli genç kız tasvirleri bugün de görenleri büyülemeye devam etmektedir.”
“Sanat eserlerini toplumun düşünsel yapısının ve devinim gücünün yansımaları olarak görebiliriz. Bu formlar bize Mısır'ın görkemli ama durağan toplum anlayışı ile Yunanların dinamik toplum yapısı arasındaki farkı çağrıştırmaktadır. Mısır tarihi hanedanlar değişse de iktidar biçiminin değişmediği bir firavunlar geçidiydi. Yunan tarihinde ise tam aksine hızlı bir devinim ve değişim yaşanmıştı. MÖ 9. yüzyıla kadar Yunan kene devletleri de krallar tarafından idare edilmekteydi. Ancak bu dönemde giderek güçlenen tüccar sınıfı Yunan krallarının saltanatını yıkmak için halkı ayaklandırdı. Birçok şehirdeki halk ayaklanmaları sonucu aristokrat sınıfından gelmeyen halk önderleri yönetimi ele geçirdi. Bunlara tiran (tyran) denilmekteydi. Başlangıçta tiran ve tiranlık terimleri günümüzdeki gibi olumsuz bir anlam taşımıyordu; halk tarafından desteklenen liderleri ve rejimleri tanımlıyordu. Ancak zamanla tiranlar yozlaştı, yetkilerini fazlasıyla arttırmak istedi ve öldükten sonra yerlerini oğullarına bırakarak bir nevi hanedanlık kurmaya çalıştılar. Böylece 7. yüzyılda tiranlık artık zorbalıkla eş tutulur oldu (bu yüzden yaşamış en tehlikeli dinozor türüne biliminsanları Tyrannosaurus Rex yani "zorba kral" adını vermişlerdir).”
“Myron'un disk atan heykelini yaptığı döneme bugün Klasik Dönem diyoruz. Klasik dönem Yunan heykelinin başarıları kadar kendine özgü eksiklikleri de vardı. Temel eksikliklerden biri duygu ve ifadelerdi. Yunan sanatkar Mısır kalıplarını kırarak formda çeşitliliği yakalamıştı, firavunlar, krallar yerine sıradan insanı betimlemeye başlamıştı ama yarattığı figürlerde hilen "tanrısal" bir duruş vardı. Hemen hepsi mağrur ve ciddi duran bu figürler ne gülüyor ne ağlıyor, ne acı çekiyor ne de herhangi bir "insani" ifade taşıyordu. Myron'un disk atan adamına bir kez daha bakalım. Atletin yüz ifadesi yaptığı işin zorluğunun tam aksine olağanüstü sakin ve duygudan yoksun. Ne bir zorlanma ne de heyecan belirtisi var, ne kazanma hırsına ne de başarısız olma endişesine sahip. Sanki bir yarışmada değil, daha doğrusu, hiçbir mekanda değilmiş gibi görünüyor. Klasik dönem boyunca Yunan sanatkar hep aynı duygusuz yüz ve beden diline sahip figürler üretmiştir. Klasik dönemdeki bu ilginç durum Helenistik dönemde (MÖ 323-30) terk edildi. Anlaşılan Yunanlar bir kez daha mevcut kalıplardan sıkılmıştı. Helenistik Çağ sanatçısı artık insana ait tüm duyguları figüre katmaktaydı.”
“Peki, bu alef ve bet nedir? Aslında bunlar rastgele seçilmiş iki nesnenin ilk seslerini simgeleştiren şekillerdi. Yukarıda çivi yazısını anlatırken boğa şekline dikkat edelim demiştik. Fenikece 'alef' boğa demekti. Fenikeliler, Mezopotamyalıların aksine V şeklinde çizilen boğa başı ideogramını stilistik hale getirmek veya Mısırlıların yaptığı gibi bu şekli sadece "boğa'' olarak kullanmak yerine çok basit bir yöntem izleyerek onu A sesinin göstergesi kıldılar. Böylece boğa kafası artık görüldüğü her yerde A olarak okunması gereken bir gösterge oldu. Bu tamamen tesadüfi bir seçimdi ya da şöyle söyleyelim, Fenikelilerin dünyasında boğa en ihtişamlı yaratık ve kutsal bir hayvandı. Yukarıda Akdeniz dünyasındaki boğa kültüne değinmiştik. Sonuçta Fenikelilerin A sesi için boğa kafasını gösterge olarak seçmeleri ve onu yazı sistemlerinin ilk harfi olarak başa koymaları gayet doğaldı. Mesela eski Türkler bu türden bir yazı sistemi geliştirselerdi muhtemelen A sesi için kullanacakları gösterge boğaya değil, ata benzerdi. Benzer şekilde, ikinci harf olan bet de aslında ev demekti." B harfinin şekli de bir ev planını yansıtmaktaydı. Üçüncü harf olan ve Yunanların gama adını verdiği boynu eğri gimmel de aslında "deve" (Arapça camel) şeklinden türetilmişti. Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Fenikeliler büyük bir dehayla, her şeklin ilk sesini seçip alarak ve çok az gösterge ezberleyerek sayısız sözcüğün yazılabileceği bir sistem inşa etmişti. Böylece binlerce şekil ezberleneceğine sadece on beş yirmi kadar simge öğrenilmesi ve bunların yan yana getirilmesi yeterliydi.”
“Kadınların inanç dünyasından bütünüyle dışlanması bir zamanlar tanrıçalara candan bağlı olan Akdeniz havzasında kabul görmedi. Hıristiyanlık kültüründeki bu erkek egemenliğine bir itiraz olarak Meryem Ana
kültü ön plana çıktı. Elbette bu kutsal kadın imgesi Hıristiyan ahlak normlarıyla uyumluydu; Meryem Ana, hem aile ocağının koruyucusu Hera'nın hem de kutsal bakire Athena'nın belli niteliklerine sahipti. Zaten Meryem Ana'nın "tanrı annesi" (theotokos) olarak kutsandığı Efes, ne tesadüf ki yine bir bakire tanrıça olan Artemis'in kutsal kentiydi. Böylece Aphrodite gibi "şuh" olanlar elense bile, "kutsal bakire" veya "şefkatli ana" imgesiyle de olsa kadınlara Hıristiyan ikonografisinde yeniden yer açılmış oldu. Bu
ikonografide, Meryem ve İsa tasvirlerinin biçimi ile Romalıların çok sevdiği ve tüm Akdeniz'de tapınılan tanrıça İsis'le oğlu Horus tasvirleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.”
“Muhtemelen Akhilleus ne siyahi ne de sarışındı, o da dönemin diğer Yunanları gibi Akdeniz esmeriydi. Sarışın ve siyahi Akhilleus imajına isyan eden Yunan oyuncu-yazar Joanna Kalafatis, Troy (2004) filminde sarışın Brad Pitt'in canlandırdığı Akhilleus ile siyahi David Gyasi'nin canlandırdığı Akhilleus'u mukayese ederken, neden Akhilleus'un bir türlü "Yunan" hâliyle görünemediğine isyan etmişti. Aslında biz de bu isyanı farklı fakat yine haklı bir tarafa çekip büyütebiliriz: Troya filmleri neden Troya'da (Çanakkale) çekilemiyor?”
“Theseus da böyle bir kahramandı. Zaten Yunan mitolojisinde doğu masallarındaki gibi ne mutlu sonlar ne de öykünecek epik kahramanlar vardır. Yunan mitlerinin kahramanları ideal tipler değil, bizim gibi sıradan zaafları olan karmaşık karakterlerdir. Bazı bilimsel çalışmalarda, mitoloji denilince akla her zaman ve ilk olarak Yunan mitolojisinin geliyor oluşuna itirazlar duyarız. Bu itirazlarda bulunan uzmanlar haklı olarak başka halkların da mitleri olduğunu hatırlatırlar. Gerçekten de hemen her toplumda dünyanın yaradılışı, insanın varoluşu gibi heyecan verici mitsel motifler vardır. Ancak dünyada, Yunan mitlerindeki tuhaf, karmaşık karakterleri ve gelgitli psikolojik atmosferi yansıtan çok az mit vardır. Germen veya Hint mitolojisinin kahramanları insanüstü yeteneklere, sıradan insanları hayret içinde bırakan epik özelliklere sahiptir. Oysa Yunan karakterleri sürekli hata yapan, yaptığına pişman olan, yanlışları düzeltmeye çalışan ama bunu da çoğunlukla başaramayan "sıradan insan" niteliğindedir. Tanrılardan aldıkları bir görünmezlik pelerini veya uçan bir at asla onların kişiliklerindeki çelişkilerden doğan zaaflara çare olmaz. Yunan mitolojisinin bu kadar sevilmesine neden olan şey de, bazı uzmanların iddia ettiği gibi Avrupa kültürünün Yunanları "kayırması" değil, Yunan mitlerinin gerçek insanı yani bizi bize olduğu gibi anlatıyor olmasıdır.”
Bugün 30 Ağustos olunca aklıma Celal Bayar'ın Ben de Yazdım diye 1965'te yazmaya başladığı İstiklal harbi anıları geldi. Orada Ioannis Metaksas -1936-1941 arası Yunanistan diktatörü ve Mussolini'nin ilk istilasına karşı Yunan ülkesini başarıyla müdafaa eden kumandan, devlet reisi- daha Yunan…devamıBugün 30 Ağustos olunca aklıma Celal Bayar'ın Ben de Yazdım diye 1965'te yazmaya başladığı İstiklal harbi anıları geldi. Orada Ioannis Metaksas -1936-1941 arası Yunanistan diktatörü ve Mussolini'nin ilk istilasına karşı Yunan ülkesini başarıyla müdafaa eden kumandan, devlet reisi- daha Yunan ordusunun İzmir'i işgal etmesinden evvel yazdığı askerî bir raporda -uzun tabii kısaca vereyim- Türkler şu an ne yapacağını bilemez hâlde iken bundan istifade edilerek Küçük Asya'da girilecek bir serencâmın neticesinin hiç hayırlı olmayacağını açıkça öngörüyor. Keşke derim, Venizelos gibi bir dangalak yerine Metaxas gibi düzgün bir herif Yunanistan'ın başında bulunsa idi de Cihan harbinden sonra bir boğazlaşmaya daha girmek zorunda kalmasaydık. Hoş herifler 1921 Eylül'ünden 1922 Ağustos'una kadar hâlâ çekip gitme şansına sahiplerdi. Zaten o bir senelik fasılada barış görüşmeleri için kapı da açıktı. Bunu yapsalar ellerinde tuttukları arazi sayesinde Mudanya Mütarekesine göre çok daha uygun şartlarda masaya otururlardı. İnat ettiler, gitmediler. En son bizim ordu haklı mücadelesinde bunları tepeledi, bunlar da köklerinden sökülerek atıldılar ki işlevleri Lloyd George’un maşası, sahadaki proxy’si olmaktan öte bir şey değildi.
Sağlam bir adam keşfettim. Töre Sivrioğlu. Antikite üzerine yorumları epey hoş. İlgilisi istifade edebilir. Birkaç videosunu izledikten sonra kitaplarına da el atmaya başlarım. Bir adama sarınca bulabildiğim her şeyini tüketmeye çalışıyorum. Öyle bir obsession var bende galiba.
Ergen kızlar niye bu kadar Kore menşeli -diziler yahut şu kpop denen şey gibi- işlere bu kadar meyyal? Spesifik bir sebebi var mı merak ediyorum. Yoksa basit gel geç bir furyadan ibaret bir şey mi?