• geç kalmış bir mayıs özet postu • (belki buraya daha sık dönerim umuduyla..) kitaplar ———— 1) Gece Göğünde Çıkış Yaraları - Ocean Vuong 2) Smith & Wesson - Alessandro Baricco 3) Frip’in Aşırı Israrcı Pırtlakları - George Saunders 4)…devamı• geç kalmış bir mayıs özet postu •
(belki buraya daha sık dönerim umuduyla..)
kitaplar
————
1) Gece Göğünde Çıkış Yaraları - Ocean Vuong
2) Smith & Wesson - Alessandro Baricco
3) Frip’in Aşırı Israrcı Pırtlakları - George Saunders
4) Nasıl Ölünür - Emile Zola
5) Kopukluklar - Ali Özgür Özkarcı
6) Satürn Evleri 4 - Hisae Ivaoka
7) Dünyalılar - Sayaka Murata
8) Güzellik Bir Yaradır - Eka Kurniawan
9) İstanbul’da Kedi - Gündüz Vassaf
10) İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali
11) Çocuk Yasası - Ian McEwan
filmler
———
1) L’immensita’ (Uçsuz Bucaksız)
2) The Beekeper
3) The Squid & the Whale
diziler
———
1) Shin Sekai Yori (from the New World)
2) After the Rain (2018)
3) Queen of the Ring
haziran finallerim dolayısıyla şimdiden çok verimli geçmeyecek gibi gözüküyor ama bakalım, belli de olmaz. siz neler okudunuz, izlediniz bu ay? yukarıda bahsettiklerim hakkında da konuşabiliriz yorumlarda. konuşmak beni mutlu eder.
haziran güzel, çok güzel geçsin ✨
Oğuz Atay her kelimesiyle, cümlesiyle içime işleyen bir yazar. Aynı anda hem gözlerimi nemlendirip hem de beni gülümsetebilen biri. Zihnim onun zihni gibi karışık, çetrefilli, yokuşlu, içe doğru büyüyen dikenlerle kaplı, bu nedenle anlatımı hiç zorlamıyor beni. Aksine içinde /…devamıOğuz Atay her kelimesiyle, cümlesiyle içime işleyen bir yazar. Aynı anda hem gözlerimi nemlendirip hem de beni gülümsetebilen biri. Zihnim onun zihni gibi karışık, çetrefilli, yokuşlu, içe doğru büyüyen dikenlerle kaplı, bu nedenle anlatımı hiç zorlamıyor beni. Aksine içinde / içimde kayboluyor, kendimi buluyor ya da bulmaya yaklaşıyorum. Bir öykünün bir sayfasına şunu yazmışım: Hiçbir şey anlatmıyor gibi görünüyorsun Oğuzcuğum; oysa her şeyin içini görür gibisin.
Kendi kendimle konuşmalarımın yanı sıra bir de seninle konuşuyorum en çok Oğuzcuğum. Sen olmasan ne yapardık bilmiyorum.
Birkaç alıntı:
“Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük.”
“Ben bu işin içinden çıkamayacaktım”
“Hem insanın bir yerde denenmemiş bir umudu olmalı bence... Saklı kalmalı.” “Yaşama isteği. Bu istek neden yüreğini kederle doldurur, zaman zaman ağlatırdı bilemezdi. (Zaten hiçbir zaman hiçbir şey yeterince açıklanmaya, hiçbir duygu bir başkasından kesinlikle ayırt edilmeye yatkın değildi.) Belki…devamı“Hem insanın bir yerde denenmemiş bir umudu olmalı bence... Saklı kalmalı.”
“Yaşama isteği. Bu istek neden yüreğini kederle doldurur, zaman zaman ağlatırdı bilemezdi. (Zaten hiçbir zaman hiçbir şey yeterince açıklanmaya, hiçbir duygu bir başkasından kesinlikle ayırt edilmeye yatkın değildi.) Belki yaşamaya başladığını bilmiyordu da ondan. Yaşadığının farkında değildi. Bunu kendisine duyuracak bir şey gerekliydi. Parmak ucuna dikiş iğnesinin batması gibi... dirseğini hafifçe dolabın köşesine çarpmak gibi... önemsiz, ufak, sonradan kolayca unutuluveren... gene de bir şey.”
“Hüzün verir hep Fransız şarkıları... Aylakları anlatır. Gerçek içkicileri... Yaşama başka gözle bakanları... Aslında bütün bu aylaklar hiç de hüzünlü değillerdir. Müzik de hüzünlü değildir. Hüzün veren belki de onların dışında oluşumuz. Onların dışında oluşumuzu farketmemiz.”
“Sonu gelmeyecek gibi görünen o uzun yıllar, sakladıkları her şeyi Zehra’nın ayakları dibine boşaltmışlar, gizlerini tüketmişlerdi. Şimdi hayat denen o büyülü uzaklığın kendi payına düşen parçasını, bütün açıklığı ve sınırlarıyla görüyordu. Bu sınırların içine sığabilenler pek küçük ve önemsizdiler gerçi. Ama onundular.”
Yazarla hala tanışmayan varsa ve de öykü okumayı seviyorsa şiddetle öneririm. İlk kitabı olan (ve yine bir öykü kitabı) Haziran’la başlamak güzel olabilir. Tortu da aynı şekilde güzel bir kitap. Selçuk Baran ne yazsa okuyacağım yazarlardan 🫀Karakterlerinin gerçekliğine, ne kadar farklı hayatlara sahip olursak olalım bizi birleştiren o küçük detayları işleyişine hayranım gerçekten
Hayalperest ve meraklı bir tilki bir gün insanların dilini öğrenmeye karar verirse ve bunu da annelerin çocuklarına anlattığı masalları dinleyerek yaparsa neler olur? Kitap Tilki 8 isimli bir tilkinin insanlara yazmış olduğu bir mektup aslında. Dillerini nasıl öğrendiğini ve sonrasında…devamıHayalperest ve meraklı bir tilki bir gün insanların dilini öğrenmeye karar verirse ve bunu da annelerin çocuklarına anlattığı masalları dinleyerek yaparsa neler olur?
Kitap Tilki 8 isimli bir tilkinin insanlara yazmış olduğu bir mektup aslında. Dillerini nasıl öğrendiğini ve sonrasında olanları bu mektubunda anlatıyor. Chelsea Cardinal’in çizimleri de kitaba eşlik ediyor bizimle birlikte.
Doğayı ve içinde yaşayan canlıları ne kadar da az düşündüğümüzü güzel anlatan kitaplardan. Çocuk kitabı ya da bu tarz çizimlerin eşlik ettiği büyüklere yönelik yazılmış kitapları okumayı seviyorsanız önerebilirim. Yalnız Küçük Prens tarzı bir şey beklemeyin. Bana kalırsa daha çok Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı tadındaydı. Fakat ondan da farklı birçok yönü var çünkü bu kitap insan dilini çat pat öğrenmiş bir tilkinin anlatımıyla aktarılıyor bize.
Keyifli okumalar dilerim herkese ✨
Öncelikle bu film rafta belirtildiği gibi 2 saat değil 2 saat 20 dakika. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü uzun film veya yavaş ilerleyen, olay örgüsünden çok olgulara, hislere ve yansımalara odaklanılan filmleri izlemekten hoşlanmıyorsanız pek size göre değil. Öte yandan ben…devamıÖncelikle bu film rafta belirtildiği gibi 2 saat değil 2 saat 20 dakika. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü uzun film veya yavaş ilerleyen, olay örgüsünden çok olgulara, hislere ve yansımalara odaklanılan filmleri izlemekten hoşlanmıyorsanız pek size göre değil. Öte yandan ben böyle filmleri çok seviyorum ve bu filmi sevme sebeplerimden biri de bu, başka nedenler de var elbette.
Yerinden yurdundan sürgün edilmiş bir baba, o babanın oğlu olan yolunu bulmaya çalışan bir yönetmen, beklemekten ve hüzünden yaşlanmış bir anne, öfkeli bir kız evlat. Karakterler böyle diyebiliriz kısaca.
Merkezde yurduna dönmesine rağmen yerini bulamayan baba var fakat ben diğer karakterlerde de çokça bu duyguyu hissettim. Hepsinde bi şeyler eksik kalmış ve yerine koyamamışlar gibi hissettim. Kendi geçmişleriyle yüzleşmeye çalışırken şimdiden kaçtıkları, geleceğin çaresiz bir belirsizlikle dolduğu bir atmosferde ilerliyordu bence film. Mekanlar ve çekim açıları da bunu destekliyordu kanımca. Demiştim ya hani bir yüzleşme var diye. Bu yüzleşme sadece kendi içlerinde değil bana kalırsa. Hem aile içinde hem de çevrelerindeki diğer insanlarla.
Bu benim Angelopoulos’dan izlediğim ilk film (son olmayacak kesinlikle) ve anladığım kadarıyla bir üçlemenin de ilk filmi.
Ben çok ama çok sevdim. Her şeyiyle.
Kitabı anlatması biraz zor ama yine de elimden geleni yapacağım anlatmak için diyelim :) Bu kitap aslında birbirinin devamı niteliğinde 3 ayrı kitaptan oluşuyor. Yapı Kredi Yayınları bunları tek cilt halinde toplamış, iyi de olmuş bence. Ne anlattığına gelirsek bir…devamıKitabı anlatması biraz zor ama yine de elimden geleni yapacağım anlatmak için diyelim :) Bu kitap aslında birbirinin devamı niteliğinde 3 ayrı kitaptan oluşuyor. Yapı Kredi Yayınları bunları tek cilt halinde toplamış, iyi de olmuş bence.
Ne anlattığına gelirsek bir savaş coğrafyasında anneleri tarafından anneannelerine emanet edilen ikiz erkek kardeşlerin hikayesi diyebiliriz çok çok kabaca. Böyle söyleyince çok acıklı bir şeyler okuyacağınızı düşünebilirsiniz, haklısınız da. Ben de öyle düşünmüştüm çünkü, fakat hiç de öyle değil. Anlatım oldukça soğukkanlı. Böyle olması daha iyi olmuş bile diyebiliriz. Fakat bu soğukkanlı anlatım da diğerlerinden biraz farklı çünkü bahsi geçen ikizler de çok farklı çocuklar. Oldukça zekiler ve olaylara herkesten farklı şekillerde yaklaşıyorlar. 5 yaşlarında anneannelerinin yanına bırakıldıktan sonra kendi kendilerine okuma yazma öğreniyorlar, dereyi geçmek için bir köprü inşa ediyorlar, çıplak elle balık tutmayı, yabancı askerlerin dillerini kolayca öğreniyorlar. Ölülere ve ölüme oldukça kayıtsızlar bunun nedeninin ise savaştan mı yoksa farklı yaratılışlarından mı olduğunu söylemek zor. Bu farklılıkları sadece bu saydıklarımla da sınırlı değil.
Kendileri “alıştırma” olarak niteledikleri çeşitli şeyler de yapıyorlar. Mesela vücut güçlendirme alıştırması. Ağlamadan acıya dayanabilmek için birbirlerine tokat, yumruk atıyor, kemerle vuruyor, ellerini ateşin üstünden geçirip vücutlarının çeşitli yerlerini bıçakla çizip yaralarına alkol döküyorlar. Bir başka alıştırmaları ise bellek güçlendirme alıştırmaları. İşittikleri kötü sözlere karşılık her gün günde yarım saat birbirlerine kötü sözler sarf ediyorlar ki artık canları yanmasın. Buna karşılık annelerinin onlara söylediği “canlarım, aşklarım” gibi sevgi sözcüklerini de artık unutmaya yönelik alıştırmalar yapmaya başlıyorlar. Bunu da yine bu sözleri birbirlerine tekrarlayarak yapıyorlar. Sonrasında da kitapta şöyle bir cümle var: “Tekrarlamaktan sözcükler anlamını yitiriyor, içerdikleri acı da dinmeye başlıyor.”
Tüm bunlarla birlikte dünyaya bakışları da çok farklı. Birinin acısına son vermek onlar için hiçbir problem teşkil etmiyor diyebiliriz, birinin istemesi yeterli sadece. Çok küçük yaşlarına rağmen herkesin saygısını kazanıp para kazanmanın yollarını da keşfediyorlar.
Kitabın anlatımıyla ilgili son bir şey eklemem gerekirse bu da yine kitaptan alıntılarla olur: “Kompozisyon ‘gerçek’ olmalı. Olanı yazmalıyız, gördüğümüzü, duyduğumuzu, yaptığımızı. Örneğin ‘Anneanne bir cadıya benziyor’ yazmak yasak, ama ‘insanlar anneanneye cadı diyor’ yazmak serbest. (...) ‘Çok ceviz yiyoruz’ yazabiliriz ama ‘ceviz severiz’ yazamayız, çünkü sevmek kesin bir sözcük değil, belirginlikten ve nesnellikten uzak. (...) Duyguları tanımlayan sözcükler çok belirsiz, bunları kullanmaktan kaçınıp nesnelerin, insanların kendileriyle, yani olayların sadık betimlemeleriyle yetinmek lazım.”
Bu 3 kitap arasından en çok ilk kitap olan Büyük Defter’i sevdim sanırım. İkinci kitapta yazar oldukça kafa karıştırıyor adeta okuyucunun zihniyle oynuyor. İlk kitapta aklıma gelen bir ihtimal üzerinde sık sık düşündüm ve bu ihtimalin gerçek olma olasılığı 3. kitabın sonuna kadar varlığını korudu. Hem bu durum hem de anlatımı sebebiyle de oldukça akıcı ilerleyen bir kitaptı. Çok kısa bir sürede bitirdim.
Tüm bu anlattıklarım dışında değinmek istediğim son bir husus var ki o da kitabın rahatsız ediciliği. En başta da dediğim gibi bu rahatsız edicilik hem karakterlerden hem de anlatımdan kaynaklanıyor ama olayların da bunda etkisi var. Örneğin tecavüz, ensest (hem de karşılıklı rızayla), soğukkanlı cinayetler, ölümler... Tüm bunlardan rahatsız olmayacaksanız okumanızı öneririm ben. Ben okurken çokça rahatsız oldum fakat yine de pişman değilim. Her ne kadar kitapta savaş arka fonda çalan bir müzik gibi verilse de yıkıcılığını size iliklerinize kadar hissettiriyor. Çünkü savaşla birlikte bilinen bütün değerler, insani duygular da yok oluyor ya da yok olmaya yaklaşıyor. Bunu kitabı bitirdikten sonra daha iyi fark ettim. Odak, iki kardeşin hikayesi olsa da savaşı bu kadar iyi anlatması beni çok etkiledi.
Yazar Agota Kristof 1935 Macaristan doğumlu. 1956’da Stalin karşıtı sosyalist işçilerin rejimi devirmek için çıkardığı ayaklanma Sovyet ordusu tarafından bastırılınca, siyaseten faal kocası ve 4 aylık çocuklarıyla Macaristan’dan kaçıp İsviçre’ye yerleşmiş. (Bu kısım kitabın başındaki yazarın biyografisinden.)
Hala yazacağım çok şey var. Ama şimdiden çok uzun oldu. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim gerçekten.
Herkese keyifli okumalar diliyorum.
Spoiler içeriyor
Bu ciltte Goldy Pond’daki sırları öğrendik diyebilirim. 8. cildin aksine aksiyonu oldukça yüksek bir cilt olmuş. Okurken çok keyif aldım. Bunun sebebi 8. cildi okumamın üstünden 10 ay geçmiş olması olabilir. Haliyle 8. cildi tekrar okudum. 9. cilt de dediğim…devamıBu ciltte Goldy Pond’daki sırları öğrendik diyebilirim. 8. cildin aksine aksiyonu oldukça yüksek bir cilt olmuş. Okurken çok keyif aldım. Bunun sebebi 8. cildi okumamın üstünden 10 ay geçmiş olması olabilir. Haliyle 8. cildi tekrar okudum. 9. cilt de dediğim gibi aksiyon seviyesi yüksek olduğundan hızlıca bitti.
Bu ciltte William Minerva’ya ne olduğunu öğrendik ve ben başına gelenlere şaşırmadım açıkçası. Sadece Ratri Klanı’nın 35. lideri olması beni şaşırttı. Ben Minerva’yı daha çok tesislere insan getirimini sağlayan biri olarak düşünmüştüm. Lucas’ın yaşıyor olması sevindiriciydi baya. Norman’ın yaşadığına ise şaşırmadım. Adam’ın Norman’ın bulunduğu tesiste olması daha şaşırtıcıydı bence. Yeni tanıştığımız Goldy Pond ekibini de sevdim. Hikayeye güzel bir yön verdi bence bu Goldy Pond olayı. Buradaki iblisler de iyi yazılmıştı.
10. cildi okumaya gidiyorum ben 💃🏻
Sonra acılar içinde 11. cildin çıkmasını bekleyeceğiz mecbur.
İki adet öykü bulunuyor kitapta ve ikisi de iki boksörün farklı hayatları üzerine odaklanıyor. İlk hikaye olan ve kitaba da adını veren Bir Dilim Biftek’te artık boks için yaşlanmış ve bedenen yıpranmış Tom King’in 40’lı yaşlarda çıktığı “gençlik”e karşı maçını,…devamıİki adet öykü bulunuyor kitapta ve ikisi de iki boksörün farklı hayatları üzerine odaklanıyor. İlk hikaye olan ve kitaba da adını veren Bir Dilim Biftek’te artık boks için yaşlanmış ve bedenen yıpranmış Tom King’in 40’lı yaşlarda çıktığı “gençlik”e karşı maçını, ikinci hikaye olan Meksikalı’da gerek dövüşerek gerek temizlik / yazı işlerini yaparak diktatör General Diaz’ın hükümranlığını yıkmak için devrimcilerle birlikte örgüte katkı sağlamasının hikayesini anlatıyor Jack London bize.
İki öykünün esin kaynakları da gerçeklere dayanıyor çünkü kendisi de bir boks meraklısı olan, amatör olarak boks sporuyla uğraşan, Jim Corbett, Bob Fitzsimmons, Oscar Nelson gibi boks şampiyonlarıyla dostluk kuran, zaman zaman eldivenleri çekip amatörlerle iki yumruklaşmaktan keyif alan Jack London, gazetelere yazdığı maç değerlendirmeleri dışında biri roman, biri novella, ikisi de öykü olmak üzere toplam 4 boks hikayesi kaleme aldı. (çevirmenden notlar)
İlk öykünün esin kaynağı:
Jack London, Snark adlı teknesiyle güney denizlerinde uzun bir seyahate çıktığında tedavi amacıyla uzunca bir süre Avustralya’da kaldı. Bu sırada, 28 Aralık 1908 günü yapılan Jack Johnson-Tommy Burns dünya ağırsiklet şampiyonluk maçını izleyip Avustralya ve ABD gazetelerine izlenim ve maç değerlendirme yazıları yazdı. Bu izlenimler öykünün esin kaynağını oluşturmuştur.
İkinci öykünün esin kaynağı:
Gerçek bir kişi olan, ABD’de profesyonel boks yaparak kazandığı paralarla Meksika’daki devrimci bir örgütü destekleyen Joe Rivers.
(Esin kaynakları da Levent Cinemre’nin notlarından)
Bu iki hikayeyle ilgili güzel olan şey ise boksa hiç ilgisi olmayan ben bile bir an bile ilgimi kaybetmeden, keyifle okudum öyküleri. Ve Jack London’ı bu kadar iyi bir yazar yapan şeyse boks gibi özel bir konuyu bile evrensel ögelerle bağdaştırabilmesi bana kalırsa.
Kısacık hayatına çokça kitap, macera tecrübe ve birikim sığdıran Jack London benim için her zaman bir esin kaynağı olmuştur. Kendisine hayranım, her anlamda. Keşke tanışabilseydik.
güzel başlayıp ilerledikçe sıkan, aynı dramların ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunulduğu, izlerken baygınlıklar geçirdiğim o anime! peki madem öyle niye izledin diyebilirsiniz. sonu nereye bağlanacak, abyss’in o “büyük gizemi” ne olabilir allah aşkına diye izledim. ve anime size bu merak unsurunu…devamıgüzel başlayıp ilerledikçe sıkan, aynı dramların ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunulduğu, izlerken baygınlıklar geçirdiğim o anime!
peki madem öyle niye izledin diyebilirsiniz. sonu nereye bağlanacak, abyss’in o “büyük gizemi” ne olabilir allah aşkına diye izledim. ve anime size bu merak unsurunu sağlamıyor bence. çünkü ilk sezonun belli bir kısmından sonra hikaye çok farklı şekilde evriliyor ve ilk başta güzel başlayan hikaye çok saçma yerlere gidiyor. bitirdiğinizde elinize geçense hiçbir şey. sanki kurguyu yazan kişinin de bir yerlerde kafası karışmış ama battı balık yan gider hesabı devam ettirmiş hikayeyi.
izleyiciyi / okuyucuyu rahatsız eden yapımları her zaman için sevmişimdir ama bununki çok farklı bir seviyeydi gerçekten. işin tuhaf yanı neyden rahatsız olduğunuzu da anlamıyorsunuz ama rahatsız oluyorsunuz. ve bu rahatsızlık bi yerden sonra öyle bi seviyeye çıktı ki izlemeye devam etmek istemedim ama dediğim gibi sorularıma cevap bulurum ümidiyle de bitirdim animeyi fakat hiç tatmin olmadım.
bunu çok fazla yapım için söylememişimdir ama keşke izlemeseymişim. tamamen zaman kaybıydı benim için
şubat •23 özet kitaplar ———— 1. ejderha cumhuriyeti - r. f. kuang 2. bana kuşlar söyledi - yekta kopan 3. küçükbey - natsume soseki 4. sarmaşık - yekta kopan, levent gönenç 5. yanan tanrı - r. f. kuang 6. günden…devamışubat •23 özet
kitaplar
————
1. ejderha cumhuriyeti - r. f. kuang
2. bana kuşlar söyledi - yekta kopan
3. küçükbey - natsume soseki
4. sarmaşık - yekta kopan, levent gönenç
5. yanan tanrı - r. f. kuang
6. günden kalanlar - kazuo ishiguro
filmler
———
1. birdbox
2. aloners
3. teen wolf: the movie
4. eo
5. recalled
6. little forest
7. the falls
8. the witch: part 1
9. microhabitat
10. us and them
11. whiplash
12. miracle: letters to the president
diziler
———
1. gilmore girls
2. summer strike
3. when they see us
umarım mart verimli geçer ve umarım hepiniz iyisinizdir. depremin ilk 10 günü ne bir şeyler izleyip ne bir şeyler okuyabiliyorken artık bir zaman sonra haberleri izlemeyi kaldıramamaya başladım ve kendimi sevdiğim şeyleri yapmaya, dikkatimi dağıtmaya verdim. biraz başarılı olmuşum gibi gözüküyor. umarım artık güzel şeyler olur..
bu ay izleyip okuduklarınızdan favorilerinizi yazarsanız çok sevinirim