Normalde romantik komedileri izlerken öyle ayılıp bayılmam ancak buradaki ilişki dinamiği ve cillian Murphy ve lucy liu'nun uyumuyla filmi izlerken oldukça eğlendim. Sanırım şuana kadar izlediğim en iyi romcom'du. 7.8/10
1- Argentina Her latin amerika ülkesinden bir film izleyip aynı ülkenin bir rock grubunu dinlediğim serimizde alfabetik sıraya göre ilk ülkemiz Arjantin'den When Evil Lurks filmini izledim. Korku türünde yapımlara aşina değilim ancak denk geldiğim zamanlarda bana çok yavan gelen,…devamı1- Argentina
Her latin amerika ülkesinden bir film izleyip aynı ülkenin bir rock grubunu dinlediğim serimizde alfabetik sıraya göre ilk ülkemiz Arjantin'den When Evil Lurks filmini izledim. Korku türünde yapımlara aşina değilim ancak denk geldiğim zamanlarda bana çok yavan gelen, bağlantı kurmak ve gerçeküstü bir şey yaratmak konusunda geri kalan kurgular olduğunu görüyorum. Ancak bu film konusuyla beni oldukça şaşırttı, zaten latin amerikalıların aşina olduğumuz ele geçirilmeli, cin çarpmalı inançlarını korku filmlerine de aktarmamaları imkansız olurdu.
Kasabada içine şeytan kaçmasıyla çürümeye başlayan bir adam ve ardından ona zarar verdiği için kötü etkilenen insanları gören Pedro ve Jimi, kaçmaya karar verince önce pedro'nun eski karısından çocuklarını almak için geri dönerler ancak burada işler karışınca pedro yalnızca kendi 2 oğlunu alarak yoluna devam eder. Annesi, kardeşi ve iki oğluyla kardeşinin eski bir dostunun evine sığındıklarında eski karısının intikam için geri döner ve küçük oğlunu kaçırır.
Senaryoda bazı kopuk yerler yok değil, ya da mantık hataları, kimse kimseyi dinlemediğinden ve ana karakter her şeyi kafasına göre yaptığından sürekli bir şeyler boka sarıyor. Mesela bu anda aynı zamanda otistik olan oğlunun içine şeytan girdiğini anlıyor ancak yine de onu annesiyle evde bırakıyor.
Filmin en çarpıcı yanıysa kötünün yetişkinler değil de çocuklar olmasıydı.
Arjantin'den dinlediğim rock grubu los enanitos verdes, daha önceden birkaç şarkısını bildiğim, 79'da kurulmuş bir grup. Yakın zamanda üyelerinden birini kaybetmiş olan Los Enanitos Verdes'in en popüler şarkısı olan Lamento Boliviano'yu dinlemenizi tavsiye ederim.
7/10
2026'da çıkan ikinci sezonuyla tekrar gündeme gelen acil servis dizisi The Pitt, benim açımdan ikinci sezonda ilk sezondaki akıcılığını asla yakalayamadı. Özellikle sevdiğim bazı yan karakterlere rağmen(Dana, Mckay, Baran ve Abbot) baş roldeki Robby'den o kadar nefret ettim ki, dizi…devamı2026'da çıkan ikinci sezonuyla tekrar gündeme gelen acil servis dizisi The Pitt, benim açımdan ikinci sezonda ilk sezondaki akıcılığını asla yakalayamadı. Özellikle sevdiğim bazı yan karakterlere rağmen(Dana, Mckay, Baran ve Abbot) baş roldeki Robby'den o kadar nefret ettim ki, dizi hakkındaki tüm olumlu yorumlarımı etkiledi. Öncelikle gerçek hayatta da siyonist olan Noah Wyle'ın diziye ara ara soktuğu İsrail propagandaları ve "barış" söylemleri, emergency bandage yerine israel bandage demeleri gibi, oldukça rahatsız ediciydi. Zaman zaman bölümlerin yazarlığını da yapan Wyle, Robby karakterini herkesin minnet duyduğu, sinir bozucu ama her şeyi düşünen, kendini hastanenin sahibi sanan ve insanların o gidince yapamayacağını düşünen egoist bir karakter olarak yazmış. Neredeyse tüm bölümler saçma sapan hatalar yapıp insanları rencide eden Robby, günün sonunda yine Baran al hasimi'ye hastaneyi bırakamayan, ardını düşünen yönetici karaktere dönüşüyor. Ayrıca Baran al hasimi gibi bir kadının kendi hastalığını durduk yere zaten içten içe sinir olduğu robby'ye danışması oldukça tutarsız ve saçma bir sahneydi.
Bu kadar sevmediğim yönünün yanında yan karakterlerin bazılarını özellikle sevdim, Dana gibi kendine özgü karakteri olan bir kadını, Santos ve whitaker'ın arkadaşlığını ve Javadi ile King'in kendi ailesiyle ilişkileri bence güzel yan hikayelerdi. Langdon'ın ilk sezondaki sinir bozucu kişiliğini düzeltip Robby'le çatışan ve düzgün bir kişi olarak ikinci sezonda dönmesi de iyi bir karakter gelişimiydi.
Acil servis ve doktor dizisi seven insanlar için güzel bir mini diziydi, aşırı akıcı olmaması ve teknik bilgiler içermesiyle konudan bağımsız insanları sıkabilecek bir yönü de var.
6.8/10
"Eşzamanlılığın büyülü güzelliği; ona doğru koşmaya başladığın an, sevdiğinin de sana doğru koştuğunu görmenin, tam gece yarısı buluşup birleşmenin sihirli gücü, engelleri aşmanın, dostları terk etmenin, diğer bütün bağları koparmanın getirdiği o tek, ortak ritmin büyüsü.." Anaïs Nin'in Dört Odalı…devamı"Eşzamanlılığın büyülü güzelliği; ona doğru koşmaya başladığın an, sevdiğinin de sana doğru koştuğunu görmenin, tam gece yarısı buluşup birleşmenin sihirli gücü, engelleri aşmanın, dostları terk etmenin, diğer bütün bağları koparmanın getirdiği o tek, ortak ritmin büyüsü.."
Anaïs Nin'in Dört Odalı Kalp'i bir barda gitar çalan Guatemala'lı Rango ile Djuna'nın taşınıp birbirlerine aşık olmalarının ardından, Rango'nun hasta karısı ve ikili arasında oluşan boğucu ilişkiyi anlatıyor. Aşk, romantizm ve erotizmin yanı sıra var oluş, yaratılış gibi konuları kadın bakış açısıyla anlatan romanın şiirsel yoğun dili onu tüketmeyi aynı anda hem güç, hem de edebi zevk veren bir hale getiriyor.
Yalnız yazarın yer yer ırkçı söylemleri olması okurken keyif kaçıran bir ayrıntıydı.
"Aşk, o yüce uyuşturucu, bütün benliklerin tomurcuklarının patladığı, dolu dolu çiçeklendiği sera...
aşk, yüce uyuşturucu, bir simyacının şişesindeki en saptanamaz, en izi bulunamaz özdekleri bile görünür hale getiren kimyasal sıvı
aşk, o yüce uyuşturucu, bütün gizli benlikleri gün ışığına çıkaran agent provocateur
parmak izlerini bile görebilen, saptayabilen medyum ...
ciğerlere fizik-ötesi röntgenler için yanardöner ışınlar pompaladı
gözlerin astarına yeni coğrafyalar işledi
sözcükleri yelkenlerle, kulakları kadife sağırlıklarla donattı
ve az sonra, öpücükleri sürekliliğin kutsal sularında vaftiz edilebilsin diye, balkon onların gölgelerini de suya düşürdü."
"Ah, arzu ediyorsanız beni hayallerim için,
serseriliğin bu en çılgın türü için tutuklayabilirsiniz, çünkü o bir hücre... her şeyin doğduğu gizemli, korunaklı, doğurgan
hücre; insanoğlunun başardığı her şey, o küçücük hücreden türedi."
"Dünyanın dışına çıktık. Bütün tehlikeler dışarıda, dünyada." Bütün tehlikeler ... Onlar da bütün aşıklar gibi, aşkta tehlikenin dışarıdan, dünyadan geldiğine inanıyor, aşkın ölüm tohumunun kendi içlerinde yattığından hiç kuşkulanmıyorlardı."
"Yatağının başucundaki küçük mihrabı, mumların kokusunu, rengi atmış plastik çiçekleri, bakirenin yüzünü, çocuk kafasında iç içe geçen, ayrılmazcasına birbirine dolanan ölüm ve günah kavramlarını anımsadı. Göğüsleri o mütevazı elbisenin altında yine küçücüktü, dizleri sımsıkı birbirine yapışmıştı"
"Dünya benim doğduğum yerde başlardı. Doğduğum yerde, lavlara gömülmüş kentler, henüz doğmadan yanardağlar tarafından yok edilmiş çocuklar yatar."
"Yürek... bir organ...dört odadan müteşekkil... Bir çeper, sol odacıkları sağdakilerden ayırır ve odacıklar arasında doğrudan bir bağlantı, bir geçişme yoktur... herhangi bir iletişim mümkün değildir ... "
"Aşklarının rahminde bir çocuk, tek bir çocuk can bulmadı, ama tutulmayan sözler, çarçur edilen dilekler, yitirilen bir nesne, nereye konduğu anımsanmayan, henüz okunmamış bir kitap orayı tıka basa doldurdu, ıskartaya çıkarılan eşyalarla dolu bir tavan arasına dönüştürdü."
"Birinin hiç el değmemiş, henüz kirlenmemiş, temel iyiliğine duyulan aşk, havaya bir yumuşaklık, ağaçlara okşayıcı bir salınım, çeşmelere fıkırdak bir neşe katabilir, hüznü sürgüne yollayabilir, yeniden doğuşun bütün belirtilerini dört bir yana saçabilir ..."
""Nasıl bir hayatının olmasını istersin?"
"Bir devrim; her gün."
"Neden, Rango?"
"Şiddete bayılıyorum. Bedenimle fikirlere hizmet etmek
istiyorum."
"İnsanlar her gün, onlara ihanet eden fikirler, onlara ihanet eden liderler, sahte idealler uğruna ölüyor."
"İyi ama, aşk da ihanet eder," dedi Rango. "Aşka inancım yok."
(Ah, Tanrım, diye düşündü Djuna, yıkıma karşı verilen bu savaşı, insanca bir aşk uğruna verilen bu mücadeleyi kazanacak gücüm var mı?)"
"Yanında yatan erkeğe bakmak, yabancı topraklardan geçerken insana musallat olan şu 'bunu daha önce yaşadım' duygusundan farksızdı: Hiçbir mantıklı açıklaması olmayan ama işte, her adımda daha da artan bir aşinalık duygusu uyandıran, bir sonraki köşeyi dönünce neyle karşılaşacağını
tamı tamına bilmesini sağlayan şu içe doğuşlar gibi. Belleğin bir oyunu mu, yoksa koşan, önden seğirten anıların ya da çocuklukta dinlenen öykülerin, masalların, efsane ve halk türkülerinin etkisi mi?"
"Benim gördüğüm Rango, ne Zora'nın ne de
dünyanın gördüğü Rango. Bu, aşkın sihirbazlık gücüdür. Dinde, tarihte taraf tutabilirsin, hem yanında birileri olur,
yalnız değilsindir. Ama aşkı, aşk afyonunun tarafını tutuğun zaman, tek başınasın. Çünkü doktorlar hayal görmeyi hastalık belirtisi sayıyorlar; tarihçiler ona kaçış, düşünürler ise uyuşturucu diyor; sevdiğin bile o tehlikeli yolculuğa seninle birlikte çıkmaz ..."
"Ama Tanrı'yla arasında hep mizahi, mahrem bir suç ortaklığı hissetmişti. Tanrı'nın onun en ters, en olmadık davranışlarına bile alayla sırıttığını hissederdi. O çelişkileri görebilir, müsamaha gösterebilirdi."
"Hüzün Djuna'yı asla ağırlaştırmaz, onu dansta, havada burgular çizer, hava birikintilerini alt üst ederken yakalardı: tıpkı bir kuşa fırlatılan, fakat onu yere indirmeyen, sadece kanat çırpışlarını güçlendiren bir ok gibi."
"Böylesine kesif bir umutsuzluğun tadını bir tek çocuklarla yeniyetmeler bilir: sanki her yara ölümcüldür, her dakika, alınan her soluk sonuncudur; ölüm ve tehlikeler büyür, yoğunlaşır, tıpkı geceleri Djuna'nın zihninde yaptıkları gibi ..."
9/10
Küçük İskender ve Arthur Rimbaud, farklı ülkelerden farklı dillerden şiirler yazıyor olsalar da, açık queer kimliklerinden ötürü her zaman "sıradışı" olarak etiketlenmeleriyle bir araya gelen iki isim. Küçük iskender'in edebiyat camiasında karşılaştığı insan tiplerini, yazmanın, farklı türden yazmanın ve "farklı"…devamıKüçük İskender ve Arthur Rimbaud, farklı ülkelerden farklı dillerden şiirler yazıyor olsalar da, açık queer kimliklerinden ötürü her zaman "sıradışı" olarak etiketlenmeleriyle bir araya gelen iki isim. Küçük iskender'in edebiyat camiasında karşılaştığı insan tiplerini, yazmanın, farklı türden yazmanın ve "farklı" olarak nitelendirilirken yaşamanın zorlukları hakkında verdiği tavsiyelerden oluşan Rimbaud'ya Akıl Notları, çok uzun zamandır basımı yapılmayan, belki ikinci el olarak bulabileceğiniz, ne yazık ki hak ettiği mecrayı bulamamış bir eser.
"Yürürken güneşi ardına alan, önüne düşen gölgesinden bile korkar."
"Tanrı’yı tanımlamak için Tanrı’ya inanmak
yetmiyor. Tanrı’nın insandaki gereğinin bilincine varmak şart. Şairlerin şiiri tanımlama çabasının altında da böylesi ters bir açılım var: “Şiiri tanımlayabilirsem şair olurum.” tarzında. Ya da tam tersi: “Gerçekten şairsem şiiri tanımlayabilmeliyim.”Şiirin bir tanıma değil, bir tasarrufa ihtiyacı olmalı. Algı tasarrufu. Haftanın her günü kiliseye giderek veya sabahtan akşama kadar namaz kılarak iyi bir mümin olamazsınız; ölçüyü tuturmak ve gereğini yerine getirmektir aslolan."
"Şiir, kaybolmaktır. Şiir, ebe kendisini ararken saklandığı yerde gizli bir haz duyan oyuncunun hissetiğidir. Son anda görünmektir. Ya da hiç görünmemek!
Hiç görünmemeyi göze almaktır şiir."
"Şair doğası gereği eylemcidir. Eylem kendi kendini örgütler. Dağınıklığı önlemek, kişisel bilincin yetisi altındadır."
"İnsan hayatı kutsal değildir, insanın kendisini ifade ederken faşizme karşı verdiği mücadele kutsaldır."
"İnsanın özgür oluş olgusunu sınırlandıran ve baskı altında tutan, toplumda kemikleşmiş görgü ve ahlak kriterlerine, şovenizme, paralel ideolojilere, töreciliğe, militarizme karşı olduğumuzu hâlâ söylemek ve dile getirmek zorunda bırakıldığımızdan dolayı utanç duyuyoruz Rimbaud! Sen de duymayı gör! Görmenin acısını duy!"
"Şairler, kara parçalarında çürürler, ruhları hapsolur; bilinmeyendeki enerji, anlaşılamayandaki çekim gücü, merak edilendeki sihir, senin şiir kimyanı senden
habersiz değiştirdi bile. Sorulara cevap olma! Kimseye sorulamayan ol! Çünkü bu, senin kaderin Rimbaud!"
"Sen, deşifre edilmiş paranoyaların “garbın
afakı”nı sarmadığı sistem ve yöntemlerle vücuda gelmiş bir reform hareketinin
tükürerek kutsadığı neslin, nesillerin de temsilcisisin: Tek kodsun!"
"Şair, elbete hayal kurar. Her şair, hayal kurma maharetini ilerletmelidir de, ama hangi hayalin ötelerde gerçeğe dönüştüğünü bilememek, işte o, şair için bir kâbus, bir tıkaç, bir bariyerdir."
"Her organik oluşumun ayakta durabilmesi için kemikleşmiş bir altyapıya ihtiyaç
duymasını kabullenebiliriz, ancak, kemik terlemez, kemik kanamaz, kemik romatizma ve kireçlenme riski taşır. Her kemik omurgaya ait değildir. Her kemik kafatasına ait değildir. Yerini bilmek, en büyük erdemdir. Kemiksen de yerini bileceksin."
"Son yüzyılın hakiki edebiyatı, tıbbi müdahale gerektirecek bireylerin kaleminden çıkmıştır. Onların dışındakiler özenme, imrenme, kıskanma, nazire bazında uç’a yaklaşma çabasındadırlar. Bu noktada, kimliklerin şöhretle ilişkisinden sözetmek fazlasıyla teatral. Çünkü salt şairin dramatize edilebilecek bir yaşam öngörüsü yoktur."
"Hüzünlenip de yaratıcı olamayan birini tanıyor musun Rimbaud?! Neşenin yaratıcılığı beslediğini sanmıyorum. Sıkıştığımız, içinden çıkamadığımız olaylar karşısında tıpkı çözüm üretmemiz gibi hüznün ablukası altındaki sanatçı da düş ve düşün dünyasından, o sanal labirenten kurtulmak, bir ışık huzmesi görebilmek için çırpınır. Biz, hüznün arkasına sığınanlardan değiliz. Hüzünle yanyana gelip NEDENLER’le savaşmayı seviyoruz. Sonuçları, hüzünlü de olsa, bir kazanç gibi görebilmek, galiba, serseriliğin olgun yanı olsa gerek!"
"Şiirin bütüne yayılan ‘kelime ya da kelime grubu tekrarları’! Bir tek biz değil,
herkes yüzyıllardır “aynı şeyler”i söyledi; bunun altını çizmek için denenmiş bir
tekniktir o. Concept’i psikiyatri tescilli bir söylem. İfadeye ketum olmayan bir paranoya panoraması sokmak. Tekrar etmek, bireye insanî özellikler katar: Toprak kazmak,
alkışlamak, nefes almak, ‘seni seviyorum’ demek, ağlamak. Eylemi çoğullamak, şiir
içinde de anlama yaşama coşkusu veriyor; en azından inatçı kişiliklerin şiire yansıması
olarak da bakılabilir. Belki de biz şiir yazmıyor, o sayfalarda mürekeple çocuk
yetiştiriyoruzdur Rimbaud!"
"Hayat, bütün suçları inkâr eder; şiir, bütün suçları üstüne alır."
"Şiir, sağlıklı bir beynin ürünü müdür?!
Şiir okumayan ve şiiri sevmeyenler, bu uzak duruşun nedenini tek kelimeyle açıklarlar
çoğu kez: “Anlamıyorum!” Anlaşılamayan bir şey’in sağlıklı bir beynin ürünü olması
mümkün müdür?! ....ancak, şiirin manevi tatmin görevini üstlenmiş bir sanat dalı olmadığı, hata bir sanat olmadığı açıktır. Şiir, ruhsal bozukluk belirtisidir. Şiirle uğraşanlar, bu marazi durumla barışık yaşadığı süre içersinde, o süre dahilinde şair olabilir, şair diye adlandırılabilirler. Algı bozuklukları ve buna bağlı uyum bozuklukları bir şairin şair kimliğinin temel taşlarını oluşturur."
"Neden şiir yazıyorsun Rimbaud; kaybedeceğini en baştan itiraf için mi?!"
"Sanki üzerimizden bir kainat geçiyor
ve bizler bütün bu boşluğun önündeki tamponun yüreğimize çarpışıyla savrulup karşı şeriten gelen yalnızlığın altına düşüyoruz, bir kez de onun tarafından ezilmek için."
Ama hiç endişem yok Rimbaud senle ilgili; biliyorum ki azgın dalgaları bir sevgilinin
ağzındaki ıslaklık, korkunç yanardağları meleklerin çakmak çakmak gözleri, düşen
yıldırımları yolunu aydınlatırken infilâk eden deniz fenerleri olarak algılıyorsun. Öyle
de zaten.Sarhoş Gemiler batmaz Rimbaud.
Sıkma canını, müsterih ol. Daha çok saltanat yıkılacak adımızı duydukları anda
oldukları yere, aşka yakışan büyük bir gürültüyle. Sen şiirine yakışan bir hayatın emanetçisi, bekçisi ve tek sahibisin.Kendi yazdığın kaderi taşıyan alnından hasretle öperim.
kardeşin, candostun
Küçük İskender."
8/10
Başrolünde Sophie Thatcher'ın olduğu Companion yapay zekayla robot sevgili yapabilen insanların bunu kötüye kullanmasının ardından çıkan karmaşa ile birbirine giren ilişkileri anlatıyor. Sıradışı bir kurguya sahip olmasının yanında oldukça akıcı bir filmdi. 7/10
Uzun zamandır okumak için ikinci el olarak aradığım, en sonunda da pdf olarak okuyabildiğim Yakut Orman, oldukça basit akıcı ve eğlenceli bir dille, Molly karakterinin çocukluğundan yetişkinliğine kadar olan yaşamını anlatıyor. Cinsel yönelimini keşfini, evlatlık oldugu icin gördüğü kötü muameleyi,…devamıUzun zamandır okumak için ikinci el olarak aradığım, en sonunda da pdf olarak okuyabildiğim Yakut Orman, oldukça basit akıcı ve eğlenceli bir dille, Molly karakterinin çocukluğundan yetişkinliğine kadar olan yaşamını anlatıyor. Cinsel yönelimini keşfini, evlatlık oldugu icin gördüğü kötü muameleyi, bir yönetmen olmak için okurken gördüğü cinsiyeçiliği ele alıyor.
"Bu roman bir lezbiyen romanı olarak etiketleniyor, bu yüzden de edebiyatın gettolarına sıkıştırılıyor. Bir iş ya da insan ne zaman kategorize edilse, bu istisnasız bir hakaret içerir. Aslında verilen mesaj "Bu sizin gibi insanlarla ilgili değil. Beğenebilirsiniz. ama günün sonunda konu edindiği 'alt tabakalar 'dır. Alt tabaka diye bir şey yok. Lezbiyenler, translar, boşluğu neyle doldurursanız işte, yok. Sadece insanlar var,
karmakarışık bir enerji bütünüyüz, farklı kabiliyetlerimiz var, siyahın en koyu tonundan beyazın en açık tonuna her renkteyiz. Her şeyi ve herkesi banndınyoruz benliğimizde. Erkek ve kadın olmaya bile inanmıyorum, bir uçtan diğer uca gidip gelen bir spektrumdayız ve ikili kültürün içinde boğuluyoruz: erkek-kadın, siyah-beyaz, hetero-gey, zengin-fakir ve böyle devam ediyor. Halbuki tonlanmız sonsuz ve en aptalca yanlışımız da insanları maddiyatına göre tanımlamak."
"insanın içinde bulunduğu durumu anlamlandırmasının tek yolu birilerinin sana verdiği, bazıları yüzyıllar hatta belki de bin yıl önce ortaya çıkmış bir etiketi alıp bunun sonucunda gördüğün baskının ne kadar kalıplaşmış olduğunu anlamaktı. işin bu kısmı bitti. Düşünsenize, başkalarının sizin için ortaya attığı bir tanımı kabullendiğiniz anda ezilen tarafsınız. Ezilenleri kol kola girmek, gördükleri ortak baskıyı haykırmak, kendilerine ait bir kültür (tabii ki her zaman oldukça gösterişli) yaratmak güçlendirir. Fakat yine de ezilensinizdir."
"Yapabileceğiniz en devrimci şey kendiniz olmak, kendi gerçeğinizi söylemek, hayata kollarınızı açmak, acıya bile.
Tutkulannızı keşfedin."
"Ölü insanların yer altında gözlerini açıp göremediklerini nereden biliyorlar? Ölü olmak hakkında bildikleri hiçbir şey yok. Belki de onu diğer ölü insanlarla birlikte
bir sandalyeye oturtmaları gerekirdi."
"Belki de bütün o sert tavırların gösterişten ibaret olduğu anlaşılmasın diye bütün erkekler herkes uyuduktan sonra yapıyorlardı bunu ya da sadece biri öldüğünde. Hiç emin değildim ve bilmemek beni rahatsız ediyordu."
"Kahverengi damlalar berrak
suyun içine dönerek karışırken kapıya baktım ve Carl'ın bir daha eve gelmeyeceğini fark ettim. Kendimi o kadar salak ve çaresiz hissettim ki. İşten eve geldiğinde taze kahvesi hazır olsun diye kahve yapmaya girişmiştim."
"Bunun bir tür sapkınlık olduğunu düşünmüyor musun? Bu seni hiç mi rahatsız etmiyor yavrum? Sonuçta normal değil."
"Yaşadığımız dünyada insanların mutlu olmasının normal olmadığının farkındayım ve ben mutluyum."
"Village'ı baştan aşağı yürüdük, mahalledeki birkaç kişiyle tanıştırdı beni-iyi giyimli bahisçiler, seks işçileri, birkaç tane torbacı. Hepsini sevdim. Bana gülümseyen tek
insanlar onlardı."
"Gerçek hayatla olan bağımı koparmak istemiyorum."
"Kim böyle bir şey ister ki? Doğduğumdan beri gerçek hayatla bağım çok iyi, artık kopmasını istiyorum."
"Niye beni etkilemesine izin
veriyorum ki? Neden insanların beni anında sildikleri gibi ben de onları silemiyorum? Niye her seferinde canımı acıtıyor?"
"Bence kendinden ve cinselliğinden emin olsaydın bu kadar bağırarak lezbiyenlik
propagandası yapmazdın."
"Propaganda mı? Senin soruna cevap vermeye çalıştım o kadar. Bağırarak yapılan bir propaganda görmek istiyorsan metrodaki reklamlara, dergilere, televizyona yani her
yere bak. Bu ülke heteroseksüelliği ve kadın bedenini, her şeyi, şiddeti bile satmak için kullanıyor. Siz var ya o kadar kötü durumdasınız ki artık bilgisayarların sizi eşleştirmesine dahi muhtaç kaldınız."
"Bütün kariyer seçeneklerim arasında
sinemanın biraz daha açık görüşlü olacağını düşünmüştüm ama o zavallı egoları kameranın arkasında öylesine
şişmişti ki "kendi" mıntıkalarında bir kadının onlarla rekabet etmesine, üstüne üstlük bir de kazanmasına tahammül edemiyorlardı."
Göletin diğer tarafından başka bir kurbağa cevap verdi. İki küçük yeşil kafa kıyıdaki memeliyi gözetlemek için sudan çıktı. Amfibiler bizim az gelişmiş canlılar olduğumuzu düşünüyor olmalı, sonuçta onlar gibi hem suda hem karada yaşayamıyoruz. Biyolojik üstünlüğü bir yana,
bu koca kurbağanın hayatı benimkinden çok daha düzgün. Bu kurbağa film çekmek istemiyor. Bu kurbağa hayatında
daha önce hiç film görmedi bile ve açıkçası umurunda da değil. Tek yaptığı yüzmek, yemek, sevişmek ve istediği zaman şarkı söylemek. Hiç bir kurbağanın sinir hastası olduğu duyulmuş mu? İnsanlar evrimin zirvesinde olduklarını düşünmekten ne zaman vazgeçecek?"
"Carrie, politik görüşü Cengiz Han'ın bile sağında kalan Carrie. Tanrı birlikte yaşamamızı isteseydi hepimizi aynı renk yaratırdı diye düşünen, bir kadının ancak birlikte olduğu erkek kadar iyi olabileceğine inanan Carrie. Ve ben onu seviyorum. Ondan nefret ettiğimde bile onu seviyordum. Belki de tüm çocuklar annelerini sever, o da benim
bildiğim tek anne. Belki korku ve önyargının karışımından oluşan kabuğunun altında gerçekten sevgi dolu bir insan vardır. Bilmiyorum ama her şekilde onu seviyorum."
8.4/10
Erdal Öz'ün Deniz Gezmiş'ler ile aynı koğuş olmasa da, aynı hapishanede denk gelmesinin ardından, Deniz Gezmiş'in isteği üzerine onların hikayelerini anlattığı romanı Gülünün Solduğu Akşam, ismini Turgut Uyar'ın şu dizelerinden almaktadır: "Herkes ne zaman ölür; elbet gülünün solduğu akşam! Aldım…devamıErdal Öz'ün Deniz Gezmiş'ler ile aynı koğuş olmasa da, aynı hapishanede denk gelmesinin ardından, Deniz Gezmiş'in isteği üzerine onların hikayelerini anlattığı romanı Gülünün Solduğu Akşam, ismini Turgut Uyar'ın şu dizelerinden almaktadır:
"Herkes ne zaman ölür; elbet gülünün solduğu akşam!
Aldım anlayamadım; öldüm anlayamadım almadığım bir akşam…"
Başlangıçta Erdal Öz'ün Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan ile yaptığı konuşmalar var, ancak Öz, onlardan önce hapishaneden çıktığı için bu kısımlar o kadar uzun sürmüyor. Daha sonraları yine hikayelerini dinlediği Hacı Tonak, Mehmet Asal gibi TKHO üyelerinin hikayeleri ile, arkadaşlarının birinin eline geçmesinden korkarak yazmaması için diretmesine rağmen yine de Che Guevara'nın da etkisiyle devrim günlüğü tutan Mustafa Yalçıner'in günlüğü, tüyler ürperten işkencelere maruz alan Mete Ertekin ve İlyas Yalçıner'den bahsediyor. İdam kararının ardından üç fidanın avukatlığını yapan Mükerrem Erdoğan'ın idam gününü ve son sözlerini anlattığı bir kısmın ardından, Yusuf Aslan'ın babası Beşir Aslan'ın ağzından cenazelerini okuyoruz. Kitap, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş'in ailelerine yazdıkları mektuplar ile sona eriyor.
Bir zamanlar ölü bedenleri bile korkudan yan yana gömülmeyen 25 yaşlarındaki üç gencin, onlarla işkencelere katlanan onlarcasının hikayesine tanık olmak, bu ülkeyi ve siyasetini tanırken karşınıza çıkabilecek en büyük kara lekelerden biri olarak, tarih boyunca karşımıza çıkmaya devam edecek.
"Hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür çünkü."
"Bir ara Deniz, "Bugünleri de yazmak gerek," dedi.
"Yazılacak elbette," dedim. "Daha olayın çok başındayız. Zamanla yazılır."
"Yarının gerçek edebiyatı bugünün mahpusanelerinden çıkacak, göreceksin," dedi. "
"Bizi sen yazacaksın," dedi. "Bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. Boku bokuna asılıp gideceğiz. Yanımıza sokulan tek yazar sensin. Bizlerden sen sorumlusun reis. Bizleri iyice incele. Bize sorular
sor, gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. Yazar mısın?"
"Bu kuşak, bizler gibi öyle uzun boylu düşünce tartışmaları falan da yapmadı, yapamadı; yapm aya fırsat bulamadı ki. Üniversite özgürlüklerini yaşamanın ne olduğunu bile anlayamadan
kendilerini eylemin içinde buldular.
"
"Marksizm Leninizm, nasıl insanlığın bir
ürünüyse, bu dediklerim de insanlığın uzun yüzyıllar sonunda yaratıp biriktirdikleridir, ürünleridir."
"Sonra, dünyanın dört bir yanında ölen bir
sürü yurtseveri, devrimciyi düşünüyorsun ve birara rahat bir ölümü düşünmüş olmaktan utanır gibi oluyorsun. Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli, diyorsun. Doğrusu da bu."
"Gerici sınıfların en güçlü iktidarıdır faşizm."
"Ve bir devrimcinin idama nasıl gideceğini,
bir mitinge, bir eyleme gider gibi gideceğini karşı devrimcilere ve herkese göstermek gerektiğini düşünüyorsun, inan, bunda hiçbir çekincem,en küçük bir tereddütüm yok."
"Bir devrimcinin ölümü bile, normal eyleminden, normal mücadelesinden soyutlanamaz."
"Bak dostum, şu gördüğün arkadaşların hepsi de asılacak belki. Hepsi de idamla yargılanıyor, biliyorsun. Bu çocukların yaş ortalaması yirmibir falan. Gencecik çocuklar. Görüyorsun, şarkı söylüyorlar. Buradan çıkıp kurtulsalar bile bunların büyük çoğunluğu dışarıda kesinlikle şurada burada vurulup ölecek insanlar. Korkuları yok. İnançları var. İnanmış adam güçlüdür, korkmaz."
"Ve birden, kendi açından bakınca, bir kişi
olduğunu, yani biricikliğini, içine girdiğin çatışm anın bir kişinin çatışması olduğunu, ölürsen bir kişinin ölümüyle öleceğini, ve bunun, o büyük kavganın içinde ne kadar önemsiz kalacağım düşünüyorsun bir an."
"Bazan çok güzel bir oyunun sonunda çok acı bir gerçekle karşılaşabilir insan, ama oyunun çocukça güzelliğini değiştirebilir mi bu?"
"Baktım da, üçü de o kadar olağan yürüyüp gittiler ki ölüme. Sinirli bile değillerdi."
"Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın
mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımıza hizmet ediyoruz. Siz Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm."
"Ayağındaki lastik ayakbılan gösterdi. "Söyleyin babama, yarın ayağımda bu lastik ayakkabıları görünce, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş demesin, üzülmesin. Mamak’ta, cezaevinde ayakkabılarımızı
giymemize bile fırsat vermediler. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun."
"Baba,
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir
zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de tereddüte düşmeyeceğimden şüphen olmasın.
Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. O bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu."
9.7/10
Alia Trabuco Zerán'ın Türkçeye sel yayınları tarafından "katil kadınlar" olarak çevirilen "when woman kill" kitabının bir uyarlaması olan El Lugar De La Otra, Şili'de aynı otelde sevgilisini vuran Maria Luisa bombal'ın etkisinde kalarak sevgilisini beş el ateş ederek öldüren yazar…devamıAlia Trabuco Zerán'ın Türkçeye sel yayınları tarafından "katil kadınlar" olarak çevirilen "when woman kill" kitabının bir uyarlaması olan El Lugar De La Otra, Şili'de aynı otelde sevgilisini vuran Maria Luisa bombal'ın etkisinde kalarak sevgilisini beş el ateş ederek öldüren yazar Maria carolina geel'in davasını süren avukatın sekreteri olan Mercedes'i anlatıyor. Kocası ve çocuklarıyla bir ev hanımı aynı zamanda bir sekreter olan Mercedes, Geel'in özgürlükçü ruhu ve yazdıklarından etkilenerek onun apartman dairesinde vakit geçirmeye, onun eşyalarını kullanmaya ve zamanla bu şekilde kendini bulmaya başlıyor. Geel'e olan saplantısı zamanla artıyor, ancak bence filmin yetersiz kaldığı konulardan biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor, evet, Mercedes zamanla Geel'in yazdıklarının ve kişiliğinin büyük oranda etkisinde kalıyor ama bunun izinde bir adım atmıyor, ya da her ikisi yakınlaşmıyorlar, herhangi bir şey yaşanmıyor. Bu yüzden film insanda buruk bir tat bırakıyor.
6.5/10
Hasan Hüseyin'in Anadolu türkülerine benzer dili ve akıcı satırlarıyla okuyanın içine işleyen, sarsıcı şiirleri, özellikle grup yorumun aynı adı taşıyan albümü/şarkısı olan Haziranda Ölmek Zor şiiri ile aklımda sonsuza dek yaşayacak. "akışan yıldızları izler gibi ağustos gecelerinde dinler gibi yalnızlıkta…devamıHasan Hüseyin'in Anadolu türkülerine benzer dili ve akıcı satırlarıyla okuyanın içine işleyen, sarsıcı şiirleri, özellikle grup yorumun aynı adı taşıyan albümü/şarkısı olan Haziranda Ölmek Zor şiiri ile aklımda sonsuza dek yaşayacak.
"akışan yıldızları izler gibi ağustos gecelerinde
dinler gibi yalnızlıkta
geçmiş yazları
kaçar gibi sevilenden, yüzüme
okşar gibi ellerini akşam alacasında
taşır gibi ölüsünü sevgili yüzün"
"uzun eski satıcıyım sevdâ satarım
sevda satar aç yatarım çağlar üstüne
bileklerim taa ezelden kandan kınalı"
"havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor ne anlar acılardan / güzel haziran ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur
çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara"
"işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu"
"bana bir de tuhaf gelen
neron'ların hitler'lerin sandıklardan çıkması
seçenlerin seçilenden korkması
rüşvetin papaz gibi girip çıkması
suçun ülke yönetmesi örneğin
ve zincire vurulması suçlunun
bana hep tuhaf gelir nedense
tuhaf da değil hattâ
bana hep komik gelir
demokrasi oynaması bir diktatörün
ve sırtlanın ağzında zeytindalı tutması
çünkü tuhaf"
"sen o dağda ben bu kentte eşkıya
sen yürürsün korka korka
karanlıklara
ben yürürüm grev grev
parti parti
aydınlıklara
tuz bassak da yaramıza kınalı türkülerde
yaşasak da aynı aşkı ayrı dağlarda
aramızda yüzyıllarlık yollar var."
"deri kemik saç tırnak
sevgi nefret umut özlem düş gerçek
yani nesi varsa insanoğlunun
çığlık çığlık yanması tutuşarak
yani yanıp kül olması çığlığın
birdenbire seni andım
yahudi
seni andım birdenbire
ve kanayan filistin'i
dahav'ın öbür yüzü filistin"
"sen bir nazi kurbanıydın
yahudi
fırınlanmış çığlıktın
sardı acın dünyamızı yıllarca
kara bir duman gibi
acı çektim seninle
yahudi
başkaldırdım senin için
nazi kasaplarına
tükürdüm suratlarına nazi kasaplarının
savundum seni
savundum insan yüzünün güzelliğini
savundum insan sesinin güzelliğini
savundum insan yüzlü dünyamızın güzelliğini
insan sesli dünyamızın güzelliğini
savundum sende beni
yahudi
bende dünyamızın güzel geleceğini
şimdi artık hepsi boş
bir filistin celladısın şimdi sen
yahudi
bir azgın emperyalizmin
kanlı elisin
savunamam seni artık
yahudi
sevemem seni artık
çirkinsin sen
kötüsün sen
pissin sen
sırtlana dişlettiği etini
güvercinden kopartmak isteyensin
andıkça şimdi seni
öğüresim geliyor
dahav'ın öbür yüzü filistin"
"yine kasım geldi ha?
adım adım gider gibi bir mutsuz sona
adım adım iner gibi denize merdivende
karanlıkta mahzene mum ışığında
açar gibi ölünün soğuk örtülerini
bekler gibi kalkışını bir doğu treninin
son söze gelir gibi anlaşmazlıkta
öper gibi ayrılığı ağzından
son mektubu atar gibi postaya"
"ne demek yalnız olmak
ne demek duyumsamak böyle bir yalnızlığı
uçurtması kopup gitmiş çocuk gibi üzgünüm
dokunsalar tellerime
yumruğumu vura vura ağlayacağım"
"be kardeşler be kardeşler
yok mu içinizde kafa çekecek
çekip çekip yıldızlara uçacak
düşüp düşüp yıldızlardan bozkır sokaklarına
gerçeklere dokunacak hiç kimse yok mu?"
"biliyorum
biliyorsun dilini duvarların
kapıların karanlığa kapanışını
gece köpek seslerini yolcu uçaklarını
filmin öbür yarısını/sonun ardını
çiçekli balkonların gizli yalnızlığını
aşkın kedi çığlığını ıslaklığını
içkinin yasalara amansız düşmanlığını
duyuyorsun
biliyorum
yaşıyorsun çırılçıplak
ama işte ardındasın şu camın
kozanın içindesin
saçlarınla oynuyorsun durmadan
gözlerini boyadıkça artıyor dalgınlığın
bekliyorsun
biliyorum
bekliyorsun ağlayarak
o mavi kuşu"
"varıyorlar bizden sonra seninle bana
anlıyorlar bizden sonra seninle beni
sen bir avuç barut külü bir yanda
ben bir avuç ateş külü bir yanda
durur küller arasında yalnız ve uzak
o incecik
o zavallı
cam bölme"
"şafakta mı doğmuşum
anam bile bilmez belki
şafakta mı kurtulmuşum
ipten kazıktan
şafakta mı asmışlar sevdiklerimi
şafakta mı boğmuşlar çocukluğumu
diş sıkmaktan çok mu güzel ağlamak?"
"artık anlıyorum ki söz bir ilkel kayıktır
geçirmiyor bu kıyıdan öbür kıyıya bizi
ince bir yel okşayıp duruyor mısırların püsküllerini"
"birdenbire anladım
sabahleyin balkonda gerinmenin güzelliğini
otobüste gözgöze gelip gülümseşmenin
bir bayram kartpostalında denizle bakışmanın
gidilmemiş korularda yaz akşamları
çam kokulu yellerle öpüşüp koklaşmanın
birdenbire anladım
eşsiz güzelliğini
yüreğin birdenbire neden kabardığını
neden ıslık çaldığını acı çekenin
yeni açmış çiçeklerin neden ağlattığını
birdenbire anladım
ama işte anlamadım nedense
severken ağlatmanın güzelliğini"
8.4/10