Daha önceden yaşayıp içimdeki varlıklarından haberim olmayan, hiç cümlelerle ve hatta düşüncelerle bile tarif etmediğim unuttuğum duygularımı okuduğum, o duygulara tercüman olan bir kitaptı. En çok "Kanca" öyküsünü beğendim ve bu öyküden birkaç alıntı paylaşıyorum: "Dudaklarına değen dudaklarım. Dilini bulan…devamıDaha önceden yaşayıp içimdeki varlıklarından haberim olmayan, hiç cümlelerle ve hatta düşüncelerle bile tarif etmediğim unuttuğum duygularımı okuduğum, o duygulara tercüman olan bir kitaptı. En çok "Kanca" öyküsünü beğendim ve bu öyküden birkaç alıntı paylaşıyorum:
"Dudaklarına değen dudaklarım. Dilini bulan dilim. Gözlerimin kapanması. Gözlerimin kapanmasıyla birlikte patlayan binlerce havai fişek. Sonra çöken karanlık. Karanlığın içinde parlayan, düşen… düşen, yüzlerce, binlerce yıldız. Bağırmak, parçalamak, parçalanmak isteği. Sonra unutuş. Olduğun yeri. Nereden geldiğini. Nereye gittiğini. Ne zaman geldiğini. Ne zaman gideceğini. (Çünkü zaman çoktan silindi. Çünkü zaman çoktan yok oldu. Ne mutluluk!) Yıldız yağmuru, içimi binlerce ışığa boğan yıldızyağmuru sürüp giderken, bir parçamın, isteğin ve ateşin ve patlamanın ve yok olmanın yoğunlaştığı, hem benim olan, hem de olmayan (ikinci bir varlık?) bir parçamın o ıslak, yaş, dar kapıyı zorlayışı, Aç, aç, aç, aç, aç… öleceğim, öleceğim.
Ve ölüşüm.
Sanırım, ilk kez, o gün, orda öldüm.
Ölüm de, mutlu ölüm de böyle olmalı. Boşlukta kayış. Zamansızlık. Her şeyin biçimini yitirip, gitgide silinmesi, sonra tümden yok oluşu. Duymuyordum bedenimi. Yalnızca bir devinim kendi kendini yok etmeye çalışan. Bir enerjiye dönüşmüştü bedenim. Ve yok oldum. Öylesine bir düşüştü ki bedenimin her hücresi ayrı bir ipek paraşüte bağlı ve her biri beni ansıyan, yani her biri, bir bedenin, bir insanın parçası olduğunu unutmamış, her biri o yok oluşla var oluşun aynı anlama geldiğini, o betimlenemez süreyi yaşamış ve yaşamakta, paraşütleri açılmış, hafiften esen yelle ordan oraya uçuşarak iniyorlardı yeryüzüne doğru.
Yeryüzü üstünde bir noktaya: bir çöle.
Sırtüstü uzanmış buldum kendimi toprakta.
İlk sorum:
-Yaşıyor muyum? Oldu.
Karşılık gelmedi.
Ne zaman soru sordumsa, gerçek, inandırıcı bir karşılık isteyen bir soru sordumsa, hiçbir zaman gelmedi karşılık. Bugünmüş gibi ansıyorum, o gün de gelmedi karşılık.
Onun yerine, nice sonra, yeryüzüne indiğimin bilincine varıp, dizlerimin üstünde sürüne sürüne denize ilerlerken, bana ulaşan bir soruydu gelen:
-Neden?
Hayır, sorumun karşılığına bir başka soru geldiği için, gelen soru bir neden bulmam için kafamı zorlamamı gerektirdiği için ve bulacağım cevabın yetersiz, gereksiz, inandırıcı olmaktan çok uzak olacağını bildiğim için, giderek bu sorunun (dolayısıyla gelecek cevabın da) anlamsızlığını gördüğüm için (artık ayaklarım- denizde de olsam- yerdeydi ve kafam çalışmaya başlamıştı) yıkılmadım, eziklik duymadım; ne de başkaldırmak isteği. Tam tersine, denizin içinde doğruldum. Suyun içinde büyük bir coşkuyla zıplamaya ve bağırmaya başladım.
-Çünkü… çünkü… çünkü… yaşamı yeniden buldum. Çünkü binlerce parçaya bölünüp yeniden birleşmek, böylece kendi kendimi doğurmak ve doğumuma tanıklık etmek, hayır doğumumu yaşamak istedim ve seninle birleşirken birleşme süreci içinde, anlıyor musun Gün, çiftleşmeden değil tekleşmeden söz ediyorum, o süreç içinde, duyuyor musun Gün, ağlamayı bırak, beni dinle, o neyin süreci olduğunu bilmediğim süreci yaşarken binbir parçaya, milyonlarca parçaya dağıldım, ama benden ayrılan her bir parça o süreci yaşıyordu, yükselirken milyonlarca ben olarak yükseldim, düşerken, milyonlarca ben düştük… yoksa, yoksa sen bunu yaşamadın mı Gün?
Böyle mi dedim, yoksa bu duyguları dile getiremedim de, anlamsız birkaç sözcüğü mü bağırdım Gün’e, denize, ulu atkestanesine bilmiyorum. Ama çılgınca bir devinimin içinde olduğumu, deli yunuslar gibi denize bir dalıp bir çıktığımı ansıyorum. Sonra, soluk soluğa Gün’e doğru koşuşumu. Onu elinden tutup kaldırışımı. Bacağının kıyıcığından akan ipincecik kanı dilimle yaladığımı. Ve durmadan, “söyle bana, yaşadığımı söyle, yeniden doğduğumu söyle” diye mırıldandığımı.
Sanırım, onu içinde bulunduğu devinimsizlikten ve gözyaşlarından, dudaklarımı bacaklarında duyar duymaz uyandırdım.
O da devinim içine girdi.
Kalktık.
Elinden tuttum.”
“Sırtıma otlar batıyordu.
bıraktım kendimi.
Dalgalar kıyıya vuruyordu.
balık kokuyordu
yosunlar yüzümü yalıyordu
denize doğru akıyordum
bir deniz anası
bir... bir… bir…
yeniden yok oluş, yeniden, bu milyonlarca kum tanesine bölünmüştü bedenim
bir dalga gelip binlercesine alıp götürüyor
bir başka dalga gelip binlercesini geri getiriyordu
bir balık düşmüştü üstüme, can çekişiyor, çırpınıyordu, ben dalganın, fırtınanın kayadan kopardığı kum tanelerinden oluşuyordum.
Sonra kum taneleri de bölündü
renk renk
sonra bölünen kum taneleri de bölündü
sonra onlar da bölündü
ve bir dalga daha geldi
tüm kum tanelerini yuttu, aldı götürdü.
Gözümü açtığımda, bulutsuz temmuz göğünü ve gözlerimi kamaştıran güneşi gördüm yalnız. Bakamadım. Yeniden kapadım.”
“Bitti mi?
Bitecek olan ne?
Anlattıkların?
Hastalıkların mı?
Her ne halt ise.
Bellek biter mi?
Huy çıkar mı, desen daha yerinde olur.
Can çıkmadan.
Ama canın çıkmadı.
ne yazık ki.
oysa, hep buna uğraştın.
Ama başaramadın, elden ne gelir.
Buraya saçmalamak için mi geldin?
Buraya ansımak için mi geldin?
Buraya uydurmak için mi geldin?
Hayır, buraya uyumak, dinlenmek ve dinlemek için geldim.
öyleyse devam et.
ediyorum.”
“Öylesine uzak ki anlar
bellek durduğunda
öylesine yakın ki
o geceki üşümemi üşüyorum şimdi
o geceki ürperti şu anda ihtiyar bedenimde
ama gene de aynı üşüme, aynı titreme değil.
Eksik bir şey var.
O akşam da eksik bir şey vardı.
Tüm yaşamım boyu eksik bir şey vardı.
Hiçbir zaman bulup çıkaramadım.
Hiçbir zaman bulup çıkaramadım, değil mi?
Bu eksikliği mi aramaya döndüm bu eve? Bu yaştan sonra? Bulsan ne çıkar? Bulsan da artık neye yarar? Neyle doldurursun? Hangi boşluğu? Boşluklardan hangisini? Hangi bir boşluğunu delik deşik yaşamının?”