Spoiler içeriyor
Ana fikir: İnsan türü büyük memelilerin sıradan bir türüyken kısa bir süre içinde dünya fatihi olmak üzere nasıl değişti ve tüm bu ilerlemeye bir gecede geri çevirme kapasitesini nasıl kazandık? Yazar ana fikirde de bahsettiği gibi kitapta genel olarak insan…devamıAna fikir: İnsan türü büyük memelilerin sıradan bir türüyken kısa bir süre içinde dünya fatihi olmak üzere nasıl değişti ve tüm bu ilerlemeye bir gecede geri çevirme kapasitesini nasıl kazandık?
Yazar ana fikirde de bahsettiği gibi kitapta genel olarak insan türünün evrimini, genetik mirasını, geleceğini ve bu geleceği nasıl yok edebileceğinin tahminlerini anlatmış. Ilgi alanım doğrultusunda benim en sevdiğim kısımlar kısım bir, iki ve üç oldu. Bu kısımlarda genel olarak insan türünün akrabaları olan primatlarla genetik farkımızdan, cinsel seçilimden, biyolojimizden, nasıl sanat yaptığımdan, nasıl tarıma başladığımızdan, dillerin kökeninden, zararlı madde kullanımının nedenlerinden ve evriminden bahsetmiş. okuması zevkli fakat benim ilgimi çekmeyen kalan bölümlerde ise insanlık tarihinden, dillerin tarihinden, nasıl diğer kıtaları fethettiğinizden soykırımlardan ve dünyayı olası bir şekilde nasıl yok edeceğimizden bahsetmiş. Okunası bilgi dolu güzel bir kitaptı. Tavsiye ederim.
Kitaptan bazı önemli bulduğum yerler ve alıntılar:
.
.
.
EVCİLLEŞTİRME VE TARIM ÜZERİNE
"Bitkilerin evcilleştirilmesi yeni dünya karıncalarının onlarca akraba grubu tarafından uygulanır. Tüm bu karıncalar yuvalarının içindeki bahçelerde bazı özel maya ya da mantar türlerini yetiştirirler. Karınca türleri doğal toprak kullanmaktansa özel tipteki bir kompostu yuvaya taşır: bazı karıncalar ürünlerini tırtıl dışkısı üzerinde, bazıları böcek ya da bitki kalıntıları üzerinde ve yaprak kesici karıncalar olarak adlandırılan bazıları da taze yaprak, kök ve çiçekler üzerinde yetiştirir. Örneğin yaprak kesici karıncalar yaprakları kırpıp küçük parçalara ayırmakta, yaprakların üzerindeki yabancı mantar ve bakterileri kazıyıp temizlemekte ve bunları yer altındaki yuvalarına götürmektedirler. Yaprak parçaları yuvada macun kıvamında ıslak topaklar haline getirilmekte, karınca tükürüğü ve dışkısı kullanılarak gübre yapılmakta ve bunun üzerine karıncanın tercih ettiği tek ve temel besin maddesi olan mantar türleri ekilmektedir. Bahçedeki zararlı otları temizlemeye benzeyen bir işlemle karıncalar yaprak macunları üzerinde bulabilecekleri diğer mantar türlerini ya da sporları sürekli olarak temizlerler. Kraliçe karınca yeni koloniler bulmak üzere ayrıldığında bu özel mantar türünün başlatıcı kültürünü de insanların ekilecek tohumları kendileriyle birlikte götürmelerine benzer şekilde birlikte taşır.
Hayvan evcilleştirmesine geldiğinizde karıncalar yaprak bitlerinden, tırtıllardan ve un bitinden, ağustos böceği ve tükürük böceği gibi tırmanıcı böceklere kadar çok farklı böceklerden tatlı özsuyu adı verilen yoğun bir şekerli salgı elde ederler. tatlı özsuya karşılık olarak karıncalar bu salgı veren ineklerini avcılardan ve parazitlerden korurlar. Bazı yaprak bitleri neredeyse evcil büyükbaş hayvanların böcek eş değeri olarak evrimleşmiştir. Kendilerine ait saldırı uzuvları yoktur. Tatlı özsuyu anüslerinden salgılarlar ve anüsleri karınca içtiği sırada öz suyu damlamasını beklettikleri özel bir bölme oluşturacak şekilde özelleşmiştir. İneklerini sağmak ve öz su akışını başlatmak için karıncalar yaprak bitlerine antenleri ile vururlar. Bazı karıncalar yaprak bitlerine soğuk kış süresince yuvalarında bakmaktadır sonra baharda gelişimin doğru aşamasındaki yaprak bitlerini uygun bitkinin uygun kısımlarını taşırlar. Sonunda yaprak bitlerinin kanatları oluştuğunda ve yeni bir yaşam alanı aramak için dağıldıklarında bunların arasından şanslı olan bazıları karıncalar tarafından keşfedilir ve evlat edinilir.
Bizler bitki ve hayvan evcilleştirmesini elbette ki karıncalardan öğrenmedik. Onu kendimiz yeniden keşfettik. Aslında tarıma giden yoldaki ilk adımlarımız hedefi açıkça söylenen bilinçli deneylerden oluşmadığı için bu süreci "yeniden keşfetmek" yerine "yeniden evrimleşmek" olarak adlandırmak daha doğru olur. Çünkü tarım insan davranışlarından ve öngörülemez bir şekilde evcilleştirme ile sonuçlanan bitki ve hayvanlardaki yanıtlardan ya da değişimlerden kökenlenmiştir."
.
.
.
MENOPOZUN EVRİMİ ÜZERİNE
"Insan dişilerinden menopoz, büyük olasılıkla iki farklı belirgin insan özelliği sonucunda ortaya çıktı: bebeğin doğumunun anne için taşıdığı sıra dışı tehlike ve annenin ölümünün yavru için taşıdığı tehlike. Insan yavrusunun doğumu sırasında annesine oranla epey büyük ölçülerde olduğunu hatırlayalım. insanlarda 46 kilogram ağırlığındaki bir anneden 3 kilo 200 gram bir bebek doğmaktayken, 90 kilogram ağırlığındaki bir anne gorilden 1 kilo 800 gram bir yavru doğmaktadır. Sonuç olarak doğum kadınlar için tehlikelidir. anne goril ve şempanzeler doğum nedeniyle neredeyse hiçbir zaman ölmemekteyken, özellikle model tıbbın gelişmesinden önce kadınlar doğum sırasında hayatlarını sıklıkla kaybetmişlerdir. 401 adet hamile rhesus maymunu ile yapılan bir çalışmada doğum sırasında yalnızca bir annenin öldüğü kaydedilmiştir.
Şimdi insan yavrusunun ebeveynlerine özellikle de annesine olan aşırı bağımlılığını hatırlayın. insan yavruları çok yavaş geliştiği ve geç kuyruksuz maymunların aksine sütten kesildikten sonra bile kendilerini besleyemedikleri için avcı ve toplayıcı bir annenin ölümü yavru için çocukluk çağının geç aşamalarına kadar diğer primatlardan çok daha fazla ölümcül bir durumdu. dolayısıyla çok çocuklu bir avcı ve toplayıcı annenin sonraki her doğumu, bu çocukların hayatı üzerine kumar oynamak anlamına geliyordu. doğmuş olan çocuklar büyüdükçe annenin onlara yaptığı yatırımın artması ve anne yaşlandıkça her doğumda kendi ölüm riskinin artması nedeniyle kumar oyunundaki şansı yaşlandıkça daha da kötüye gidecektir. hala size bağımlı olan 3 çocuğunuz varken bir 4 için neden bu üçünü riske atasınız ki?
Bu gittikçe kötüleşen şans durumu büyük olasılıkla doğal seçilim aracılığıyla menopozun dişi üretkenliğini annenin daha önceki çocuklara yaptığı yatırımı korumak amacıyla sonlandırmasına yol açtı. çocuk doğumu babayı yönelik bir ölüm riski taşımadığı için erkekler menopozu evrimleştirmediler."
.
.
.
EŞEYSEL SEÇİLİM ÜZERİNE
"Eğer bir erkek birey özellikle dişileri kendine çekmede ya da rakiplerini caydırmada başarılıysa bu birey doğal seçilimin değil de eşeysel seçilimin bir sonucu olarak daha çok yavru bırakacak genlerini ve özelliklerini bir sonraki nesle aktarabilecektir. aynı akıl yürütme dişi özellikleri için de uygulanabilir. Evrim eşeysel seçilimin işleyebilmesi için iki değişimi kendiliğinden üretmelidir: bir, cinsiyet özelliği evrimleştirmeli ve diğer cinsiyet bu özelliği beğenecek şekilde birlikte evrilmelidir. yani hayatta kalmaya etkisi olmayan ama genleri devam ettirmede avantajlı genler eşeysel seçilim ile kalıtılır."
.
.
.
"Bazı biyologların sosyobiyologlara yönelttiği eleştirilerde iki endişe nüksetmektedir. Ilk olarak barbarca bir davranışın evrimsel bir temelli olduğunu ortaya koymak onu haklı çıkarabilir. ikincisi davranışların genetik temelinin gösterilmesi bunu değiştirmek adına yapılacak girişimlerin abes olduğunu ima etmektedir. şahsi kanaatime göre bu iki endişede yersizdir. ilk olarak hayranlık duyulmasından ya da iğrenç olmasından bağımsız bir biçimde bir şeyi nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışabiliriz. ikinci endişeye ilişkin olaraksa bizler evrimleşmiş niteliklerimizin ve genetik olarak kazandığımız özellikleri Salt köleleri değiliz."
.
.
.
TEK EŞLİLİK ÜZERİNE
"Bu ağır sorumluluk bir çocuğun hayatta kalması için anne kadar babanın da işe karıştığı ebeveyn bakımından önemli kılmaktadır ve bu orangutanlar yavrularını ilk bağışları olan meni dışında başka bir şey vermezken baba goril şempanze ve gibonlar bunun ötesine geçerek koruma sağlarlar. Fakat Avcı ve toplayıcı insanlarla babalar bunun üzerine bir miktar yiyecek ve çok daha fazla eğitim sağlamaktadırlar. insanın yiyecek sağlama biçimi erkeğin dişiyi döledikten sonra yavruyu büyütmede yardımcı olmak için onunla ilişkisini koparmadığı bir sosyal sistemi gerektirir. Eğer böyle olmasaydı yavrunun hayatta kalma ve babanın genlerini aktarma olasılığı çok azalırdı. babanın çiftleşmeden sonra terk ettiği orangutan sistemi bizim işimize yaramazdı."
.
.
.
DEZJAVANTAJ SAĞLAYAN ÖZELLİKLER ÜZERİNE
"Bu sırada israilli biyolog zahavi'nin 1975 yılında yayınlanan önemli bir makalesini hatırladım. zahavi bu makalede biyologlar arasında hala tartışılan hayvan davranışlarındaki kendini yıkıcı özellikteki ya da maliyet gerektiren sinyallerin rolüne ilişkin yeni bir genel teori ortaya koyuyordu. Örneğin erkeklerde sağlık açısından zararlı ve açık bir şekilde olumsuz olan özelliklerin dişileri neden çektiğini açıklamaya çalışıyordu. Buradan hareketle zahavi'nin hipotezinin üzerinde çalıştığım Cennet kuşlarına uygulanabileceğine karar verdim. Zahavi'nin teorisi benzer şekilde kendilerini dişilere sergileyen erkeklere uygulandığında büyük kuyruk ya da dikkat çekici sese sahip olup hayatta kalmayı başarmış herhangi bir erkeğin, diğer özellikler bakımından olağanüstü genlere sahip olduğu çıkarımını yapar. erkek avcılardan kaçma yiyecek bulma ve hastalıklara dirençli olma bakımından özellikle iyidir. handikaplar fazlalaştıkça bu daha zor testlerden geçtiği anlamına gelir. böyle bir erkeği seçen dişi, ona talip olan şövalyesine ejderhaları öldürürken seyredip sınayan orta çağ'daki genç kızlara benzer. genç kız ejderha öldürebilmiş tek kollu bir şövalye gördüğünde, sonunda iyi genlere sahip bir şövalye bulduğunu anlar. eksikliği ile böbürlenen bu şövalye aslında üstünlüğü ile böğürlenmektedir."
.
.
.
"Uygarlık yalnızca insanların değil, bitkiler ve hayvanların da üzerine kuruludur."
.
.
.
Bilge Karasu'dan okuduğum ilk kitaptı. Kitap okumak, yazmak, iletişim, hayvan sevgisi, dostluk gibi farklı günlük konularda denemeler içeriyor. Yazar oldukça günlük konuları derinlemesine işlemiş ama yine de okurken yazarla sanki sohbet edermiş havası veriyor. Çokça ara cümlelerden oluşuyor ve bu…devamıBilge Karasu'dan okuduğum ilk kitaptı. Kitap okumak, yazmak, iletişim, hayvan sevgisi, dostluk gibi farklı günlük konularda denemeler içeriyor. Yazar oldukça günlük konuları derinlemesine işlemiş ama yine de okurken yazarla sanki sohbet edermiş havası veriyor. Çokça ara cümlelerden oluşuyor ve bu da sanki sohbet ederken zihin akışımızı takip ettiğimizde olduğu gibi konudan konuya atlamaya benziyordu. Kendimi, anlatacak çok şeyi olan bir arkadaşımla sohbet ediyormuşum gibi hissettim. Diğer kitaplarını da mutlaka okumayı düşünüyorum ve bu kitabı da meraklılarına tavsiye edebilirim.
Sevdiğim kısımlardan birkaç alıntı:
"Benim/Bizim İçin Yeni'nin bir başka türünün de, bizi ilgilendirmeyecek bir şey olması gerekir bu yazının çerçevesi içerisinde: Herkesin bildiği bir şeyi benim/bizim bilmemiz durumu... Böyle bir şeyden haberimiz olunca şaşırabiliriz. O güne değin bilmemiş olmamızdan ötürü bize yeni görünen bir şey... Yaşımız, kişilik yapımız ya da "bilinmesi gerekenler" konusundaki tutumumuza bağlı olarak bu bilinmediğin ortaya çıkışı bizi değişik biçimlerde tepki göstermeye götürür: Utanabiliriz, öfkelenebiliriz; bu "yeniliği" küçümseyebilir ya da bilmemeye katlanamayarak (haberimiz varmış gibi davranarak) -şu son tutum, genellikle, bilinmedikle karşılaşma anından biraz sonra, bir "kendini toparlama" evresinin belirtisi olarak ortaya çıkar- türlü bağlam ilişkilerinden yararlanmaya bakıp bu işi daha iyi anlamaya çalışabiliriz; ya da, bilmediğimiz bir şey olduğunu anlar, merak eder, öğrenmeye karar veririz. "Benim İçin (Bizim İçin) Yeni" bir şeyin varlığı, birtakım çerçeve-bilgiler açısından bir eksikliğimi(zi) gösterir çok çok..."
"Oysa nesne-kitaptan kopabilmek gerek. Metinden ya da öğreniden söz edilecek olursa diyeceğim ki, o metin sizi uzun ya da kısa süre besleyip yaşattıysa, ondan da kopmasını öğrenmek gerek. Özümlediğinizle yetinebilirsiniz. Vazgeçilmez metinler yok mu? Elbette var; ama ne kadar az! Onları mezarımıza taşımayacaklardır gene de, cenazemizi kaldıranlar."
"18. yüzyılın ortalarından bu yana "Serendipli Üç Şehzade" masalından yola çıkılarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizcenin: Serendipity-, aranmakta olmayan değerli/hoşlanılır bir şeyin insanın karşısına çıkıvermesi anlamında kullanılan... Elbette, aranmayan şeyin bulunması, olacak şey değil. Ne var ki, "aranmama"yı "o anda aramakta olmamak" ya da "aranması gerektiği düşünülen yerde aramakta olmamak" diye yorumlarsak, birçok kişinin bu "Serendiplilik"ten (az ya da çok) pay aldığını kestirebiliriz. Serendip yağmuru benim de tarlama yağmıştır ara ara."
"Her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır."
"Ama hayvanların rasgele öldürülmesi, bir "vicdan", hatta bir "sevgisizlik, sevgi yokluğu" sorunu olmadan önce, bir "canlılar dengesi" sorunudur. Bu da, en çok, insanları ilgilendirir. Bütün güçleriyle kendilerini korumak isteyenler, koruyabilenler, daha doğrusu, korumağı başarabilenler, onlar çünkü."
Asaf okurken bir bölüm dikkatimi çekmişti: "Çamaşırlarımızın bile aynı güneş altında kuruduğu dünyada bizim de çabuk kuruyup çabuk varacağımız bir yer olmalı. Ona varmalıyız. Olmazmış, olmayacakmış ne çıkar", demişti. Sonra şöyle ekledi ama "Canın sıkılsa da bırakma. Sonra ölmezsin. Canın…devamıAsaf okurken bir bölüm dikkatimi çekmişti: "Çamaşırlarımızın bile aynı güneş altında kuruduğu dünyada bizim de çabuk kuruyup çabuk varacağımız bir yer olmalı. Ona varmalıyız. Olmazmış, olmayacakmış ne çıkar", demişti. Sonra şöyle ekledi ama "Canın sıkılsa da bırakma. Sonra ölmezsin. Canın çıkar."
"Toplum sakindir; kesinlikle kuvvetinin ve esenliğinin bilincinde olduğu için değil, tersine kendisini zayıf ve hastalıklı sandığı için; bir çaba gösterirse ölmekten korkar: Herkes sıkıntıyı hisseder fakat hiçbirinin daha iyinin peşinde düşmek için gerekli enerjisi ve çabası yoktur; arzuları, pişmanlıkları, kederleri…devamı"Toplum sakindir; kesinlikle kuvvetinin ve esenliğinin bilincinde olduğu için değil, tersine kendisini zayıf ve hastalıklı sandığı için; bir çaba gösterirse ölmekten korkar: Herkes sıkıntıyı hisseder fakat hiçbirinin daha iyinin peşinde düşmek için gerekli enerjisi ve çabası yoktur; arzuları, pişmanlıkları, kederleri ve sevinçleri, ihtiyarların acizlikten başka bir şeyle sonuçlanmayan tutkuları gibidir, görünür veya kalıcı bir şey üretmez."
Benim ilgimi çekmeyen siyaset, demokrasi, monarşi vb. hakkında bir kitap oldu.
Film hem komedi hem de sıkça aksiyon içeriyor. Hoş bir mizahı var, bazen duygusal bazen komik ama hiç sıkmıyor çünkü sürekli takip edilecek yeni olaylar yeni karakterler ortaya çıkıyor. İlk iki sezon mükemmeldi, üçte biraz kafam karıştı ama yine de…devamıFilm hem komedi hem de sıkça aksiyon içeriyor. Hoş bir mizahı var, bazen duygusal bazen komik ama hiç sıkmıyor çünkü sürekli takip edilecek yeni olaylar yeni karakterler ortaya çıkıyor. İlk iki sezon mükemmeldi, üçte biraz kafam karıştı ama yine de ben çok sevdim tavsiye ederim.
Kitap toplum normlarına bir şekilde ayak uyduramamış ve çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik zamanında da normal görülmeyen market çalışanı bir kadının; bir market çalışanı olarak aslında, normal yaşadığını kabul ettiğimiz bir hayat ve sosyal yeteneklere sahip insanları, taklit etmesini konu alıyor.…devamıKitap toplum normlarına bir şekilde ayak uyduramamış ve çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik zamanında da normal görülmeyen market çalışanı bir kadının; bir market çalışanı olarak aslında, normal yaşadığını kabul ettiğimiz bir hayat ve sosyal yeteneklere sahip insanları, taklit etmesini konu alıyor. İnsanlar yaşamak için normal kabul edilen davranışlara sığmak zorunda bırakılıyor. Kitap da buna bir eleştiri yaparken olanları bize tekrar hatırlatıyor. Örneğin "Kadınsan evlen ve çocuk yap. Erkeksen iş bul, evlen, çocuk yap." gibi yirmili yaşlarınızın başındaysanız sıkça duymuş olabileceğiniz ve duymaktan bıkmış oldunuz baskılar.
Bana kalırsa kitabı okuduktan sonra bir kez daha normal kabul edilen hayatlarımızı yaşarken hayatı bizim için anlamlı yapan değerleri yaşamayı da bırakmamak ve bunları yaparken kendi normalimize uymayan insanları onlar istemedikleri sürece de eleştirmemek ve sormamak gerektiğini düşündüm.
Merak edenleri varsa okunası, kısa bir kitap. Şiddetle olmamakla birlikte tavsiye edebilirim.
Spoiler içeriyor
Kitabın kapağındaki " Madeline Miller'ın Ben, Kirke'sini sevenler için birebir." yazısını gördüm ve okumalıyım, dedim çünkü hem kitaba hem de mitolojideki Kirke karakterine tam bir hayranlığım var. Fakat bu kitapta umduğumu bulamadım. Kitap Loki ve Cadı Angrboda karakterleri etrafında Asgard'ın…devamıKitabın kapağındaki " Madeline Miller'ın Ben, Kirke'sini sevenler için birebir." yazısını gördüm ve okumalıyım, dedim çünkü hem kitaba hem de mitolojideki Kirke karakterine tam bir hayranlığım var. Fakat bu kitapta umduğumu bulamadım.
Kitap Loki ve Cadı Angrboda karakterleri etrafında Asgard'ın düşüşü 'Ragnarök' olayını anlatıyor. Hikaye kesinlikle güzel ve İskandinav mitolojisini kesinlikle merak ettirdi ama şanssızlığı 'wattpadvarimsi' yazılmış olmasıydı. Karakterlerin arasındaki duygusal ilişkiler yazılırken 'Loki cadıyı belinden yakaladı, Cadı Loki'ye bir öpücük kondurdu, Loki kaçamak bir gülümsemeyle dudaklarını kıvırdı.' vb. gibi bana wattpad hikayesi okuyormuş hissi veren basit cümleler içeriyordu. Bilmiyorum belki de benim sorunumdur ama tüm bunlar 300 sayfa boyunca devam edince kitabı beğenmeme nedenim oldu. Bir diğeriyse, evet bu cadının hikayesi ama keşke Asgard'ın düzeninden de bahsedilseydi çünkü konu biraz da Asgard'ın yok oluşu olduğundan buna gerek vardı gibi hissettim. Bunlar haricinde kitaptaki mitleri ve anlatımları beğendim. Yazar gözünüzde canlandıracak şekilde anlatmayı başarmıştı.
Kitabı daha sonra hatırlamak için yazdığım ufak özet:
Asgard henüz var olmuşken bir cadı-Gullveig-çıkageldi. Bu cadı kişinin bedenini terk ederek geleceği görmesine imkan veren büyü seid'i biliyordu. Cadı, tanrı Odin'in dikkatini çekti ve büyüyü ona öğretmesini istedi. Cadı seid yaparken zamanın başlangıcından öteyi gördü ve büyüyü Odin'e öğretmekten vazgeçti. Sinirlenen Odin cadıyı üç kez yaktı ve cadı da üç kez güçleri sayesinde dirildi ama ateşten kaçarken geride yüreğini düşürmüştü. Cadının yüreğini bulan Loki onu Demirkoru'ya kadar takip etti ve artık kendine Angrboda diyen cadıya yüreğini geri verdi. Loki güvenilmez bir tanrıydı ama cadının kalbinde yer edindi, aşık oldular ve birlikte 3 çocukları oldu: Hel, Fenrir ve Jormungundr. Hel ölü doğmak üzereyken Angrboda onu büyüyle dünyaya getirdi. Bu nedenle kızın bacakları ölüydü. Diğer iki erkek çocuktan ilki bir kurt ikicisi ise bir yılandı. Bu sırada Loki, Asgard ve Demirkoru arasında sürekli gidip geliyordu çünkü Asgard'ta bir eşi daha vardı, Sigyn.
Cadı rüyalarında sürekli Odin tarafından rahatsız ediliyor ve Asgard'ın sonunu görüyordu. Odin bu sonun nasıl geleceğini bilmek istiyordu. Sonu çocukları ve Loki getiriyordu. Cadı bundan hep korktu ama bir gün Sigyn, Loki'yi Demirkoru'ya kadar takip etti. Cadıdan ve çocuklardan haberi vardı fakat çocukların birer yaratık olduğundan bihaberdi. Cadıya çocuklarından bahsederken 'canavar' deme gafletinde bulundu ve cadı tüm yok oluş kehanetini ona gösterdi. Daha da kötüsü çocuklar babalarının da onlardan 'canavar' diye bahsettiğini duymuşlardı.
Asgard'ta bu kehanet yayıldı ve tanrılar Odin, Thor, Tyr, Freya; cadının arkadaşları Gerd ve kocası Loki'yi kandırarak cadının yerini buldular. Çocukları kaçırıp cadıyı da efsunlu zincirlerle bağladılar. Cadı 9 gün sonra ticaret yaptığı arkadaşı Skadi tarafından bulundu. O sırada çocuklar hapsedilmiş ve Hel de Nilfheim'e atılmıştı. Angrboda çocuklarını görmeye çok uğraştı ama başaramadı. Çocuklar artık ebeveynlerini görmek dahi istemiyorlardı.
Ve her hikayede olduğu gibi kehanet kendini gerçekleştiriyordu. Odin'in oğlu Balder ökseotu dalıyla Loki tarafından öldürüldü ve Nilfheim'e Hel'in yanına gönderildi. Loki başında bekleyen Sigyn ile zincirlere vuruldu ve vücuduna zehir akıtan bir yılanla cezalandırıldı. Bu sırada sonun başlangıcının işareti üç yıllık kış başladı. Tüm kışı Skadi ve Angrboda aşklarını yaşayarak geçirdiler. Kış bittiğinde cadı kızı Hel'i kıyamet ateşinden koruyabilmek için yanına çağırmak üzere Loki'yle konuşmaya gitti. Loki'yi zincirden kurtardı. Loki Hel ve Balder'i Demirkoru'ya yönlendirdi. Yine kehanetlerden biri olan tutulma gerçekleşmeye başlamışken, Loki devler ve ölülerden oluşan bir gemiyle tanrılarla savaşmak için yola çıktı. Fenrir ve Jormungundr, Odin ve Thor'u öldürdüler. Kıyamet ateşi Ragnarök her şeyi yutarken cadı, tüm kış üstünde çalıştığı ateş kalkanını kızı ve Balder'i korumak için kullandı. Kendisi ve tüm evren, evrenin diğer unsurlarına dönüşüp kaybolurken Hel ve Balder'le birlikte birkaç kişi daha Ragnarök'ten kurtulmuşlardı. Asgard'ın olduğu yerde diğer hayatta kalanlarla İdavoll'u kurdular. Hel ve Balder'in çocukları ve torunları oldu. Bu çocuklar tüm dünyaya dağıldı. Onlarla birlikte tanrıların, devlerin ve Demirkoru cadısı Angrboda'nın hikayesi de yayıldı.
Bu kitabı okurken bazı cümleler beni çok hislendiriyor, kalbim kırılıyor resmen. Yıllar geçmiş ama hala yerimizde sayıyoruz, belki daha da geriliyoruz. Kitaptan alıntılar: ''Oysa çok yönlü bir öğrenciydi Mustafa Bey; kendini bilimin hizmetine verdiği gibi, edebiyatla da uğraşmak istiyordu, durmadan…devamıBu kitabı okurken bazı cümleler beni çok hislendiriyor, kalbim kırılıyor resmen. Yıllar geçmiş ama hala yerimizde sayıyoruz, belki daha da geriliyoruz.
Kitaptan alıntılar:
''Oysa çok yönlü bir öğrenciydi Mustafa Bey; kendini bilimin hizmetine verdiği gibi, edebiyatla da uğraşmak istiyordu, durmadan okumak isityordu. Bilimi sevdiği kadar, yaşamayı da seviyordu; hem de iyi yaşamayı. Durmadan 'hafızalamaktan', hoşlanmıyordu. Namık ve Şevket'le birlikte Fischer'e gidip bira içmekten hoşlanıyordu. Okul bahçesinin duvarından atlayarak geceleri tiyatroya kaçmak istiyordu. (Bu duvardan atlamak da ne kadar zordu. Matematikten de, mekanikten de zor. Bir gece tepesinde kalmıştı duvarın.) İnsanın yolunu bulması kolay değildi. Ülke 1930 yıllarında büyük bir sarsıntı geçiriyordu. Yetişmiş -ya da yetiştikleri söylenen- aydınlar bile yüksek duvarların tepsinde kalıyorlardı, ne tarafa atlayacaklarını bilemedikleri için.''
"Herkes hafızasından, hafızasının zayıf olduğundan kolaylıkla şikayet eder, fakat asla zekasından yakınmaz. Bilmez ki hafıza, zekanın bir unsurudur."
“Herkesin dostu Mustafa İnan nasıl öğretiyordu bu kadar insana? Önce onlarla dost oluyordu tabii. Öğretmeden önce onları öğreniyordu; nasıl öğretebileceğini hesaplıyordu. Sanki öğretmiyordu onlara, onlarla sohbet edermiş gibi yapıyordu. Onunla konuşanlar, Hoca’dan bir şey öğrendiklerini çok sonra anlıyordu; ya da onların bildikleri şeyleri söylüyormuş gibi yapıyordu. “Sen zaten bilirsin,” diye başlardı söze. Her şey öğretilebilir. İyi yaşamak için neler yapmalı? Bunu bile öğretebiliriz insanlara. Çünkü iyi yaşamak da bilgiye dayanır. Bunu da göstermeliyim sizlere. Çünkü ülkemizin insanları daha yaşamanın acemisidir. Onlara insan gibi yaşaması öğretilmemiştir henüz. Nasıl yaşamak gerektiği de sezdirmeden öğretilebilir onlara. Hayatın yaşamaya değer olduğu öğretilebilir. Güzel sanatların da, edebiyatın da “büyük ve güzel şeylerin de var olduğunu öğrenmeli insanlarımız."
Oğuz Atay'ın da mühendis olması ve kitaptaki şu cümle beni gülümsetti :)
''Demek mühendisler de şiir yazıyor,'' dedi genç adam. ''Neden yazmasınlar? Roman bile yazarlar bazen.''
Spoiler içeriyor
Lotte konuşmaya başladı:"Ne zaman ay ışığında gezinmeye çıksam vefat etmiş olan yakınlarım gelir aklıma; ölüm ve ondan sonraki gelecekle ilgili düşünceler kaplar içimi." Sonra en güzel duyguları dile getiren sesiyle devam etti:"Var olacağız! Ama, Werther, birbirimizi bulacak mıyız? Tanıyacak mıyız…devamıLotte konuşmaya başladı:"Ne zaman ay ışığında gezinmeye çıksam vefat etmiş olan yakınlarım gelir aklıma; ölüm ve ondan sonraki gelecekle ilgili düşünceler kaplar içimi." Sonra en güzel duyguları dile getiren sesiyle devam etti:"Var olacağız! Ama, Werther, birbirimizi bulacak mıyız? Tanıyacak mıyız birbirimizi? Sezgileriniz bu konuda neler söylüyor? Ne dersiniz?"
"Lotte," dedim ve elini tuttum; gözlerim yaşarmıştı. "Birbirimizi göreceğiz! Hem burada hem de orada göreceğiz biribirimizi!"
Gerçekten tam da Werther gitmeye karar vermişken Lotte'nin böyle sözler etmesi ve sonra Lotte'nin ölen annesinden bahsetmesi ancak içine doğmuş olabilir. Okurken hayal ettikçe, yazanlarla ben kahroldum.
Ve kitaptan sevdiğim bir alıntı daha:
''Sabır! Sabır! Daha iyiye gidecek. Aslında, sevgili dostum, sen haklısın. Her gün insanların arasında sürüklenip onların neyle nasıl uğraştıklarını gördüğümden beri, kendi varlığımla daha barışık hale geldim. Yaradılışımız gereği her şeyi kendimizle ve kendimizi de her şeyle kıyasladığımız için, her türlü mutluluk ve kederi, kendi bütünselliğimizi oluşturan nesnelerle buluyoruz, işte bu durumda en tehlikeli şey yalnızlıktır. Doğası gereği yükselmeye mecbur olan, bir de edebiyatın düşsel imgeleriyle beslenen imgelem gücümüz, bizlerin en altta yer aldığı, bizim dışımızdaki her şeyin daha görkemli, bizim dışımızdaki herkesin daha kusursuz göründüğü bir varlık dizisini oluşturur. Bu süreç de son derece doğal biçimde meydana gelir. Çoğu kez kendimizde bir eksiklik duyarız ve tam da o eksikliğini duyduğumuz şeye bir başkası sahipmiş gibi gelir bize; o kişiye hem kendi sahip olduklarımızı hem de üstüne üstlük belirli bir ülküsel huzuru atfederiz. Böylece kendi yapıntımız olan bu mutlu kişi tamamlanmış olur.''