Filmin içeriğinden ziyade göz orgazmı yaratan çekimlerinin nasıl gerçekleştiğinden ve film sayesinde öğrendiğim bir kavramdan bahsetmek isterim. Eğer doğayı ve belgesel izlemeyi seviyorsanız bu filmin sinematografisine bayılacaksınız. İzlanda doğasının içinde kaybolarak, zorluklarını günler geceler boyu yaşayarak çekimleri tamamlamış bir çekim…devamıFilmin içeriğinden ziyade göz orgazmı yaratan çekimlerinin nasıl gerçekleştiğinden ve film sayesinde öğrendiğim bir kavramdan bahsetmek isterim.
Eğer doğayı ve belgesel izlemeyi seviyorsanız bu filmin sinematografisine bayılacaksınız. İzlanda doğasının içinde kaybolarak, zorluklarını günler geceler boyu yaşayarak çekimleri tamamlamış bir çekim ekibinden söz ediyoruz. Yol olmayan yerlerde ekipmanlarını filmdeki rahip gibi sırtlarında taşıyıp, at üstünde seyahat eden emektar sinemacılar… Öyle ki, filmde yorgun ve doğanın çetinliğine karşı mücadelenin izlerini yüzlerinden okuduğumuz oyuncuların hisleri tamamen gerçek. Film bir setin içine hapsolmayıp yönetmenin yaşadığı, büyüdüğü babasının çiftliğinde ve çevresinde gerçekleştirilmiş. Filmde yer alan sahnelerin birçoğu yönetmenin çocukluk gezilerini yaptığı, her yaz mantar toplamaya ya da alabalık yakalamaya gittikleri tepeler veya buzullarmış. Çekimler 2 sene sürmüş ve kronolojik sıra ile çekilmiş. Yani her şey hikayedeki sıraya uygun şekilde gitmiş. Bu artık günümüzde lojistik ve bütçe sebebiyle tercih edilmeyen zahmetli bir yöntem. Ancak zahmet bitmedi, sinematograf İzlanda’nın sürekli değişen hava koşullarını ve manzaradaki renk derinliğini yakalamak için filmi dijital kameralarla çekmeyi reddederek analog bir kamera kullanmış. Yani çekimler esnasında ne çektiklerini ancak vizörden anlık olarak görebiliyorlarmış, ne çektiklerini bilmek için film şeritlerinin yıkanıp gelmesini beklemek zorundalarmış, bu da tekrar imkanı vermiyor ve hatasız çekimler istiyor. Bize de muazzam gerçekçi bir ışık ve renk şöleni izleme fırsatı sunuyor.
Diğer yandan 19. yüzyılda Avrupa’da yaygın olan görsel sömürgeciliğin bir yansımasını görüyoruz filmde. Bu dönemde bir yeri fotoğraflamak, orayı görsel olarak "fethetmek", kataloglamak ve merkeze yani Avrupa'ya raporlamak anlamına geliyormuş. Fotoğraf makinesi o dönemde bir "silah" gibi algılanıyor ve bazı yerli halkların "fotoğraf çekilince ruhum çalınıyor" gibi inanışları varmış, aslında bu da görsel sömürgeciliğe karşı gösterilen sezgisel bir direnci simgeliyor. Filmde de rahip egzotik gördüğü şeylerin fotoğrafını çekmek için insanları istediği şekillere sokup ıslak levha fotoğrafçılığı yapıyor ve koca malzemelerini orada oraya taşıyordu. Bu görsel sömürgeciliğin asıl sorunu, olanı olduğundan farklı yansıtması ve yayması. Yani bugün bile bir Afrika gezisi yapılsa orada yaşayan modern insanları fotoğraflamak yerine nerede toplumun tümünü yansıtmayan marjinal bir grup varsa onun fotoğraflanması gibi. Bu yüzden kültürler, insanlar, doğa yanlış tanınıyor ve aktarılıyor. Vizör kimdeyse güç onda gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bunun karşısında ise görsel öz-temsil/ katılımcı fotoğrafçılık gibi bir olay doğmuş. Burada da, birinin gelip bir grubu kendi istediği yerden fotoğraflamasının yerine, o yerde/halkta yaşayan kişinin kendi göre değerli olanı fotoğraflaması var. Bu yöntem, profesyonel bir fotoğrafçının gidip fotoğraf çekmesi yerine, oradaki topluluğa ekipman ve temel eğitim verilmesini içeriyormuş. Hatta böylece "PhotoVoice" projeleri ortaya çıkıyormuş. Bu projelerlerle de, marjinalize edilmiş mülteciler, azınlıklar, evsizler gibi topluluklar kendi yaşamlarını fotoğraflayarak siyasi ve sosyal değişim talep edebiliyorlarmış.