Filmin içeriğinden ziyade göz orgazmı yaratan çekimlerinin nasıl gerçekleştiğinden ve film sayesinde öğrendiğim bir kavramdan bahsetmek isterim. Eğer doğayı ve belgesel izlemeyi seviyorsanız bu filmin sinematografisine bayılacaksınız. İzlanda doğasının içinde kaybolarak, zorluklarını günler geceler boyu yaşayarak çekimleri tamamlamış bir çekim…devamıFilmin içeriğinden ziyade göz orgazmı yaratan çekimlerinin nasıl gerçekleştiğinden ve film sayesinde öğrendiğim bir kavramdan bahsetmek isterim.
Eğer doğayı ve belgesel izlemeyi seviyorsanız bu filmin sinematografisine bayılacaksınız. İzlanda doğasının içinde kaybolarak, zorluklarını günler geceler boyu yaşayarak çekimleri tamamlamış bir çekim ekibinden söz ediyoruz. Yol olmayan yerlerde ekipmanlarını filmdeki rahip gibi sırtlarında taşıyıp, at üstünde seyahat eden emektar sinemacılar… Öyle ki, filmde yorgun ve doğanın çetinliğine karşı mücadelenin izlerini yüzlerinden okuduğumuz oyuncuların hisleri tamamen gerçek. Film bir setin içine hapsolmayıp yönetmenin yaşadığı, büyüdüğü babasının çiftliğinde ve çevresinde gerçekleştirilmiş. Filmde yer alan sahnelerin birçoğu yönetmenin çocukluk gezilerini yaptığı, her yaz mantar toplamaya ya da alabalık yakalamaya gittikleri tepeler veya buzullarmış. Çekimler 2 sene sürmüş ve kronolojik sıra ile çekilmiş. Yani her şey hikayedeki sıraya uygun şekilde gitmiş. Bu artık günümüzde lojistik ve bütçe sebebiyle tercih edilmeyen zahmetli bir yöntem. Ancak zahmet bitmedi, sinematograf İzlanda’nın sürekli değişen hava koşullarını ve manzaradaki renk derinliğini yakalamak için filmi dijital kameralarla çekmeyi reddederek analog bir kamera kullanmış. Yani çekimler esnasında ne çektiklerini ancak vizörden anlık olarak görebiliyorlarmış, ne çektiklerini bilmek için film şeritlerinin yıkanıp gelmesini beklemek zorundalarmış, bu da tekrar imkanı vermiyor ve hatasız çekimler istiyor. Bize de muazzam gerçekçi bir ışık ve renk şöleni izleme fırsatı sunuyor.
Diğer yandan 19. yüzyılda Avrupa’da yaygın olan görsel sömürgeciliğin bir yansımasını görüyoruz filmde. Bu dönemde bir yeri fotoğraflamak, orayı görsel olarak "fethetmek", kataloglamak ve merkeze yani Avrupa'ya raporlamak anlamına geliyormuş. Fotoğraf makinesi o dönemde bir "silah" gibi algılanıyor ve bazı yerli halkların "fotoğraf çekilince ruhum çalınıyor" gibi inanışları varmış, aslında bu da görsel sömürgeciliğe karşı gösterilen sezgisel bir direnci simgeliyor. Filmde de rahip egzotik gördüğü şeylerin fotoğrafını çekmek için insanları istediği şekillere sokup ıslak levha fotoğrafçılığı yapıyor ve koca malzemelerini orada oraya taşıyordu. Bu görsel sömürgeciliğin asıl sorunu, olanı olduğundan farklı yansıtması ve yayması. Yani bugün bile bir Afrika gezisi yapılsa orada yaşayan modern insanları fotoğraflamak yerine nerede toplumun tümünü yansıtmayan marjinal bir grup varsa onun fotoğraflanması gibi. Bu yüzden kültürler, insanlar, doğa yanlış tanınıyor ve aktarılıyor. Vizör kimdeyse güç onda gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bunun karşısında ise görsel öz-temsil/ katılımcı fotoğrafçılık gibi bir olay doğmuş. Burada da, birinin gelip bir grubu kendi istediği yerden fotoğraflamasının yerine, o yerde/halkta yaşayan kişinin kendi göre değerli olanı fotoğraflaması var. Bu yöntem, profesyonel bir fotoğrafçının gidip fotoğraf çekmesi yerine, oradaki topluluğa ekipman ve temel eğitim verilmesini içeriyormuş. Hatta böylece "PhotoVoice" projeleri ortaya çıkıyormuş. Bu projelerlerle de, marjinalize edilmiş mülteciler, azınlıklar, evsizler gibi topluluklar kendi yaşamlarını fotoğraflayarak siyasi ve sosyal değişim talep edebiliyorlarmış.
“Farkında değilmiş gibi görünse de sevilecek sağlam, güvenilir birini bulmak onun için de zor olmalıydı. Bu gizli umutsuzluğu, kuyruğu dik tutma sendromu, tanıyordum. Bir yandan alabildiğine içeriksiz ilişkiler yaşanıyor, öte yandan bıkkınlık, kaçınma ve uzak durma isteği yükseliyordu. Çok fazla…devamı“Farkında değilmiş gibi görünse de sevilecek sağlam, güvenilir birini bulmak onun için de zor olmalıydı. Bu gizli umutsuzluğu, kuyruğu dik tutma sendromu, tanıyordum. Bir yandan alabildiğine içeriksiz ilişkiler yaşanıyor, öte yandan bıkkınlık, kaçınma ve uzak durma isteği yükseliyordu. Çok fazla yalnızlık var, çok fazla. Herkes ağlayacak bir göğüs istiyordu ama kimse o göğüs olmayı göze alamıyordu. Gürültülü bir şamata içinde üstü örtülen ama üstesinden gelinemeyen öksüzlükler yüzünden kendine yabancılaşanlar katlanarak artıyordu.”
Tiyatro uyarlamasını izlemek için okudum. Aşık olmaya İnci Aral gözünden bakmak da garipmiş. Yorum yok, sadece alıntılar.
“Zamanıdır, akıp giden günlere sinmiş yalnızlığı yıldırmak gerekiyor artık.”
“Rüzgâr genç adamın kokusunu getiriyor burnuma. Temiz, ferah bir koku. Kalbi kırık bütün yoldaşlara evet. Böyle birinin göğsüne, belinin oyuğuna sokulmak, kanının uğultusunu duymak, dudaklarına teslim olmak, sıcaklığına dokunmak, ateşinin çılgınlığına kapılmak ve bütün yılgınlıklarımdan arınmak istiyorum ne zamandır.
Ama hemen bir olmazlık duygusu yalıyor içimi. Bakalım o isteyecek mi bu kadar çabuk heyecanlanan bir kadını! Ya kendisi hakkında iyi, başkaları, özellikle de kadınlar için kötü düşünmeye meyilli biriyse. Ya elinden kırık çıkıksız, sağ kurtulma olanağım sınırlıysa. Olsun. Dönüp yarım ağızla,
"Merhaba," diyorum.”
“Kimi kez, kadınlık dramının değişik rollerini paylaşmış oyuncularla dolu bir tiyatroda ansızın sahneye çıkmak zorunda kalmış yedek oyuncu gibi hissediyorum kendimi ve iyi oynayabilmek, elimi kolumu uygun biçimde hareket ettirip gerekli sözcükleri doğru tonda söylemek için çaba gösteriyorum. Anlayışsız ve bencil görünmenin, soğuk ve ayrıksı durmanın tepki çekeceğini, dışlanmama neden olacağını biliyorum. Kendimi böylesine yarım, tükenmiş hissettiğim şu günlerde bir de onlarla uğraşmaya halim yok.
Başıma çok ağır bir şeyle vurdular. İçimde üzüntüden daha derin, kördüğüm olmuş çözülmez bir acı var. Kimse olmayacak artık yanımda, hiç kimse gelmeyecek.”
“ Doktor: Sen bir şizofrensin. Şizofreni İzlanda’nın ayrılmaz bir parçası. İnandığımız elflere, ruhlara hayaletlere baksana. Bunlar hep bölünmüş kişiliğin belirtisi. Páll: Beni NATO delirtti. İzlanda’nın NATO’ya katıldığı gün doğmuşum. Her sene komünistler doğum günümü protesto ediyorlar. + Bu fazla iddialı…devamı“ Doktor: Sen bir şizofrensin. Şizofreni İzlanda’nın ayrılmaz bir parçası. İnandığımız elflere, ruhlara hayaletlere baksana. Bunlar hep bölünmüş kişiliğin belirtisi.
Páll: Beni NATO delirtti. İzlanda’nın NATO’ya katıldığı gün doğmuşum. Her sene komünistler doğum günümü protesto ediyorlar.
+ Bu fazla iddialı bir düşünce.
— Hayır değil. Akıl hastanesi ve toplum hiç de farklı değiller. Kontrol altında olmamız için sürekli ilaç veriyorsunuz. Yüksek dozda ilaçlar verip potansiyel tehlikeleri etkisizleştiriyorsunuz. Tamamen pasif bir hale getiriyorsunuz. Toplumlar ise potansiyel tehlikeleri engellemek için silahlanıyor. Demek ki bu küçük dünyamız kafayı yemiş kişiliği bölünmüş ciddi bir psikoz içinde. Bu yüzden İzlanda NATO’ya katıldığı gün ruhumdaki kaos hükümet tarafından onaylanmış oldu. “
Yönetmeninin yüksek bütçeli yapım tekliflerini reddedip üzerine “Truly, Madly, Deeply’yi yapmam için bana 100 milyon dolar verselerdi muhtemelen tam olarak aynı görünürdü, çünkü başka ne yapacağımı bilmiyordum." dediği film. Bunu görsel açıdan diyor tabi, yine de iyi iş çıkarıyor. Senaryo…devamıYönetmeninin yüksek bütçeli yapım tekliflerini reddedip üzerine “Truly, Madly, Deeply’yi yapmam için bana 100 milyon dolar verselerdi muhtemelen tam olarak aynı görünürdü, çünkü başka ne yapacağımı bilmiyordum." dediği film. Bunu görsel açıdan diyor tabi, yine de iyi iş çıkarıyor. Senaryo ve kurguda oldukça özgür bırakılıyor ve En İyi Orijinal Senaryo dalında BAFTA kazanıyor.
Oyuncu seçiminde başrolde yerleşik ve ticari değeri yüksek bir yıldız yerine Juliet Stevenson’ın oynamasını tercih ediyor. Ve Stevenson bir yas filmine yakışır şekilde “en iyi ağlama sahneleri”ne girecek bir performans ortaya koyuyor. Diğer yandan bir hayaletin soğukluğunu en iyi yansıtan, o dönem kötü adam rolleriyle nam salmış ancak “sıradan insanı oynama” yeteneği nadiren kullanılan Alan Rickman’ı seçiyor. Film boyunca Stevenson’ı hayranlıkla izledim. Doğallığı, bakışları, gülüşü.. her şeyiyle oynamış kadın. Canlandırdığı Nina karakteri biricik sevdiceği Jamie’yi aniden kaybetmiştir. Bunun üzerine dayanılmaz bir acı içindedir. Hayatına devam eder, işini başarıyla sürdürür, arkadaşlarıyla ve ailesiyle arası iyi görünür, çevresindeki erkeklerin gözdesidir ancak içindeki acı yalnızken onu ele geçirir. Film bana göre tamamen yasın evreleri odağında işlenmiş. Nina belki de bu ani kayıp nedeniyle Jamie’yi bırakamıyor. Ve Jamie ona geri dönüyor, tabi hayalet olarak. Burada yönetmenin bir diğer özgünlüğü ortaya çıkıyor ve ilişkinin doğaüstü gerçekleşen devamını büyük bir doğallıkla seyirciye sunuyor. Bunu da senaryoda kullandığı mametvari teknikle (mamet speak) ve karakterlerin ilişkilenmesiyle başarıyor.
Ve yönetmenin marjinalleştirilen azınlıkları (göçmenler, down sendromlular) o dönemin popüler anlayışından farklı olarak objektif ve empatik bi yaklaşımla hikayeye yedirmesi benim için beklenmedik bir detay oldu. Pek çok film bu tür marjinalleştirilmiş karakterlere irade vermeyi reddederken, Minghella olumlu temsiller sunarak filmine düşünceli, insani bir doku katmış.
Spoi!!!
Jamie’nin kendinden vazgeçilmesi için çabalaması da gerçek sevgiye dair bir anlam yaratıyor zihinde : "Gerçek sevgi, sevdiğin kişinin hayatına devam edebilmesi için kendi yokluğunu bir hediye olarak sunabilmektir."
“Tüm varlığım karanlık bir ayettir benim.” Makbule Aras Eyvazi, Farsça çevirmen ve yazardır. Edebiyat öğretmenliği yaptığı öğrencileri tarafından pek sevilir. Furuğ Ferruhzad’ın tüm şiirlerinin bulunduğu “Rüzgar Bizi Götürecek” şiir kitabı çevirisiyle 2019’da yılın en iyi çevirmeni ödülünü almış. Bu kitap…devamı“Tüm varlığım karanlık bir ayettir benim.”
Makbule Aras Eyvazi, Farsça çevirmen ve yazardır. Edebiyat öğretmenliği yaptığı öğrencileri tarafından pek sevilir. Furuğ Ferruhzad’ın tüm şiirlerinin bulunduğu “Rüzgar Bizi Götürecek” şiir kitabı çevirisiyle 2019’da yılın en iyi çevirmeni ödülünü almış. Bu kitap da Furuğ hakkında, hatta Furuğ’dan bir eser. Yazar, Furuğ’nun şiirleriyle ve hayatıyla bütünleşmiş olacak ki Furuğ’un zihnin içinde geziyoruz. Yetmiyor hayatında en önem verdiği dört adamın zihnine giriyoruz. Furuğ’a sevgileri bize kapı aralıyor. En büyük günahları, en gizli sırlarını duyuyoruz. Genç yaşta hayatını kaybeden İranlı şairin kendi ölümü hakkında söyleyeceklerini şiirsel bir romanda okumak isteyenlere zarifçe önerilir. Romanın biyografi-belgesel-kurmaca kimliği taşıması da ayrıca bir merak unsuru yaratır umarım.
Kitaptan alıntılar
“En çok ihtiyaç duyduğumuz yerden terk etmeye başlıyor hayat bizi.
Sahi… Çünkü işte o, bağlanıp tutunduğumuz yer, incelmeye başlıyor zaman geçtikçe.
Sevdiğimiz yerden hırpalamaya başlıyoruz herkesi, her şeyi. O yüzden istemiyorum bu bağları. Tek başıma dengede durmak istiyorum. Tutunmak, alışmayı getiriyor; alışmak ise birden düşüşü.
O düşüşe dayanamıyorum.
Sen… bu hayatta tutunduğum tek varlık.
Beni hem ayakta tutan, hem de azıcık öteye gitmeye kalksan ,azıcık uzağıma düşsen, uçuruma yuvarlayacak olan.”
“Ben seni en çok sevdiğim anda ayrıldım senden. Ben kendimi affetmedim, günahımı affetmedim. Bırak, hayatım aşktan ve mutluluktan arınsın.“
“Aşk her şeyden önce kişinin kendisine giden yolun açılmasıydı.
Perviz, bunca yıl her şeye geç kaldığı gibi kendine de geç kaldığını fark etmiş, her şeyden çok bunun acısıyla kavrulmuştu.
Ama sonra anlamıştı, acı verenin acıyı dindireceğine inanmak safdillikti!
Acı, iç dünyamızı kuruyor, derinde bir benlik inşa ediyordu. Yalnızca bize ait, yalnızca kendimizin görebileceği ve yalnızca kendimizin gurur duyabileceği bir benlik. Acının dinmesini beklemek, birinin gelip onu dindirmesini beklemek, iç dünyamızın inşasını geciktirmekten başka bir işe yaramazdı. Uğultulu bir boşluk sallanıp dururdu içimizde. Acı, o boşluğu zamanın boyasına batırarak desenlerle doldurur, doldurur, doldurur…
İşte orada, içimizde bir “ben” vardır artık, kaskatı yalnızlığımızın sırtını dayayıp oturabileceği bir ben.”
2013’te Berna, Mihri Müşfik ile tanışır. 1886’da doğan Osmanlı’nın ilk kadın ressamlarından bu kadının yaşamını araştırır ama çok fazla kayıp nokta vardır. Ve Mihri’nin öyküsü sansasyonel biçimde ajite edilerek anlatılır. Yoksulluk içinde Amerika’da ölmesi gezer dillerde. Ancak onun yaşamı bundan…devamı2013’te Berna, Mihri Müşfik ile tanışır. 1886’da doğan Osmanlı’nın ilk kadın ressamlarından bu kadının yaşamını araştırır ama çok fazla kayıp nokta vardır. Ve Mihri’nin öyküsü sansasyonel biçimde ajite edilerek anlatılır. Yoksulluk içinde Amerika’da ölmesi gezer dillerde. Ancak onun yaşamı bundan daha fazlasıdır. Yönetmenin Pera Müze’sindeki film sonrası söyleşisinde bahsettiği üzere, önce Mihri’nin hayatını kurmaca bir senaryo ile ele almak ister. Ancak kimse tanımaz bilmez Mihri’yi. Böylece belgesel yapmaya karar verir. Önce Mihri’nin kim olduğunu anlatmak gerekir. Ve 10 yıllık bir hikaye başlar. Berna, Mihri ile dost olur bu süreçte. Aralarında 100 yıl olan bu dostluğun izlerini de görürüz beyaz perdede.
‘Mihri kaybolan ilk kadın değildir, bulunan ilk kadın da olmayacaktır’
Onun yaşadığı şehirlerde kalan izleri aranır. İstanbul, Roma, Paris, New York.. tek tek bu şehirleri Berna ve Mihri’nin hayatını 2009’dan beri araştıran Özlem ile gezeriz belgeselde. Mihri’yi az tanıyanlarla, çok tanıyanlarla röportajlar yapılır, gizli kalan eserleri görünür hale gelir, hakkında sergiler yapılır.
Belgesel gerçekçi bir tonda, animasyonlarla anlatım güçlendirmiş bi biçimde seyirciyi içine çekiyor. Tanınmak isteyen Mihri’nin yaptıkları gitgide büyüyen bir merak uyandırıyor.
Orijinal müzikleriyle, gittikleri her şehirden muazzam görüntülerle keyifli bir belgeseldi. Ayrıca görüntü yönetmeninden sesçisine, ekibin çoğunun kadın olduğunu atlamamak gerekir.
Ocak’ta tekrar Pera’da gösterime girecekmiş, ilgilisine duyurulur.
Ayrıca filmin websitesinden gösterim tarihlerini takip edebilirsiniz. Türkiye’deki her bağımsız yapım gibi seyirciye ulaşma güçlükleri yaşayan bir film.
Kim Mihri?
Abhaz olan Mihri Rasim Müşfik Açba (1886–1954), ilk kadın ressamlarımızdandır. Babasının II. Abdülhamid’in Sağlık Bakanı, halasının da Sultan’ın eşlerinden biri olması nedeniyle ayrıcalıklı bir çevrede büyür. Saray ressamı Zonaro’dan resim dersleri alır.
1900’lü yılların başında İstanbul’dan ayrılıp Roma’ya ve daha sonra Paris’e giderek eğitimini sürdürür. Portre ressamlığı yapar. İlk evliliğini Müşfik Bey (İnegöllü) ile yapar.
İstanbul’a dönünce Osmanlı Devleti tarafından üniversite seviyesindeki İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Kızlar İçin Güzel Sanatlar Okulu) 1914’te kurulmasına önayak olur. Avrupa’da bile pek çok ülkede henüz kadınlar devlet akademilerine öğrenci olarak resmen kabul edilmezken Mihri, İstanbul’daki bu okulun ilk kadın yöneticisi ve öğretmenidir. Kız öğrencilere ilk defa şehrin sokaklarında, açıkhavada resim yaptıran; kız öğrencilerin çıplak modelle çalışmasını sağlayan; kadın ressamları ilk kez toplu bir sergi açmaya teşvik eden kişi hep odur. Yakın dostu Tevfik Fikret’in ölümünün hemen ardından yüzünün maskını alması da bu ülke için ilktir. İstanbul’da Bomonti’deki evini atölye ve sergi mekanı olarak kullanan da Mihri’dir.
Mihri 1920’li yıllarda Roma’ya, oradan da New York’a taşınır. 1928’de New York’taki Maziroff Galeri’de resimleri sergilenir. 1950’li yıllarda ABD’de hayata gözlerini yumar. Bir portre sanatçısı olarak Atatürk, F. D. Roosevelt, Edison, Edwin Markham, D’anunzio gib isimlerin resmini yapmış olan ve profesyonel hayatının büyük bölümünü Avrupa ve Amerika’da geçirmiş olan Mihri’nin eserlerinin pek çoğu bugün kayıp.
YouTube’da bulunan 15 dakikalık şans verilmesini tavsiye edebileceğim kısa film. “Hurda toplayıcısı Salim, tesadüfen tanıştığı terzi Adem’in kaybolan kedisini bulmak için girdiği her sokakta onu aramaya koyulur. Ancak bu yolculuk, yalnızca bir kedinin peşine düşmekten çok daha fazlasına dönüşür. Salim’in…devamıYouTube’da bulunan 15 dakikalık şans verilmesini tavsiye edebileceğim kısa film.
“Hurda toplayıcısı Salim, tesadüfen tanıştığı terzi Adem’in kaybolan kedisini bulmak için girdiği her sokakta onu aramaya koyulur. Ancak bu yolculuk, yalnızca bir kedinin peşine düşmekten çok daha fazlasına dönüşür. Salim’in arayışı, toplumun görünmez sınırlarını, sessizlikle kuşatılmış hayatları ve kaybolanların ardında bıraktığı izleri gün yüzüne çıkarır. Adem’in yokluğunda ise, onun anısını yaşatmak ve unutulmasına engel olmak için bu kez hurdacının* kendisi otoriteye karşı sesini yükseltmek zorunda kalır.”
Charlotte Perkins Gilman (1860–1935), Amerika’da feminist düşüncenin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Aile içinde ekonomik sıkıntılarla büyümüş ve parçalanmış bir evlilik geçirmiş. Yazılarının merkezinde kadınların ekonomik bağımsızlığını ve entelektüel üretimlerini savunması vardır. İlk feminist ütopya olan “Kadınlar Ülkesi”nin yazarıdır. (Bu…devamıCharlotte Perkins Gilman (1860–1935), Amerika’da feminist düşüncenin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Aile içinde ekonomik sıkıntılarla büyümüş ve parçalanmış bir evlilik geçirmiş. Yazılarının merkezinde kadınların ekonomik bağımsızlığını ve entelektüel üretimlerini savunması vardır.
İlk feminist ütopya olan “Kadınlar Ülkesi”nin yazarıdır.
(Bu öykü kitabında ise 7 öykü bulunmakta. Diğer yayınevlerinden çıkanlardan fazla olduğu için bu yayınevini tercih etmenizi öneririm. Pdf’i mevcuttur isteyene iletebilirim.)
Sarı Duvar Kağıdı (1890)
Büyük Mor Salkım (1891)
Üç Şükran Günü (1909)
Ben Cadıyken (1910)
Hayatını Kazanmak (1910)
Kulübecik (1910)
Keşke Erkek Olsaydım (1914)
Kitaba ismini veren ilk öykü, bugün muhtemelen “postpartum depresyon (doğum sonrası depresyon)” olarak adlandırabileceğimiz bir hastalıktan muzdarip bir kadının öyküsünü anlatmakta. O dönemde ve hâlâ günümüzde devam eden kadınların yaşadığı ruhsal ve bedensel sorunların büyük ölçüde küçümsenmesi, “histeri” ya da “sinir zayıflığı” gibi üstünkörü tanılarla geçiştirilmesi öykünün ana noktasıdır. Hatta bu öykü, yazara uygulanan ve dönemin ünlü hekimi Dr. S. Weir Mitchell’in önerdiği “dinlenme tedavisi”nin (rest cure) doğrudan bir eleştirisidir. Kadın yazmak, düşünmek ve üretmek istediğinde “akıl sağlığını riske atmakla” suçlanır. Düşünmesinin bile “doktor” eşi tarafından yasak edildiği, cennette gibi bir kiralık konakta iyileşmesi beklenen kadının günden güne delirişini izleriz. Gaslighting, mansplaining gibi bugün aşina olduğumuz kavramların davranışsal tezahürlerinin yıkıcı etkisini okuruz.
Dönemi ve hatta günümüz için değerli bir öyküdür.
İlk öykünün şokunu ve ağırlığını atlattıktan sonra diğer öyküler daha sakin ve içine çeken bir halde karşılıyor insanı. Bazısı hafif gerilimliyken bazısı umut verici bir diğeri merak uyandırıcı. Hepsinin ortak noktası ise yeni bir bakış açısı yaratması. Öyküyü bitirdikten sonra diğerine geçmek için acele etmek istedim lakin durup düşünmem gerekti bir çoğunda. Bir öyküde yaşlı dul bir kadının zekice ve zarifçe tek başına girişimcilik hikayesini okurken bir diğerinde erkek zihninin ve yaşamının içine girmiş bir kadının şaşkınlığına ve aydınlanışına tanıklık ediyoruz. Öykülerin türlerindeki gotik, fantastik, psikolojik, deneme gibi değişimler ortaya dinamik ve sürükleyici bir anlatım çıkarmış.
Ben özellikle “Ben Cadıyken” öyküsünü sevdim çünkü Gilman, tarihte kadınları susturmak/cezalandırmak için kullanılan “cadı” damgasını tersine çevirip özgürlük, dönüşüm ve eyleme geçirilebilir bir güç simgesi olarak ele almış. Bu dönüşüm kesinlikle okunmalı.
Kısacası herkesin ve özellikle her kadının okuması gereken bir eser.
26 eylülde İstanbul’da bir kadın okuma kulübüyle kitabın tartışması yapılacaktır, ilgilisi iletişime geçebilir.
Cam tavan sendromunu sunumlarında vs işlemek için içerik arayanlar ya da direkt cam tavan olayını anlatmak isteyenler 7. bölümü içerik olarak kullanabilirler. Yapay yanları olmasına rağmen başarılı bir iş. Devamının getirilmesi ve daha iyi olması temenni edilir.