Pekala sevgili kardeşim! Türkçede “kalb” diye bir kelime yok. En azından çok uzun zamandır yok. Çok eskiden kullanıldığı haliyle ise senin ifade etmeye çalıştığın “yürek” kelimesiyle aynı anlamda değil; bir şeyi tersine çevirmek anlamında kullanılan bir terim. Kelimenin Arapçadaki kök…devamıPekala sevgili kardeşim! Türkçede “kalb” diye bir kelime yok. En azından çok uzun zamandır yok. Çok eskiden kullanıldığı haliyle ise senin ifade etmeye çalıştığın “yürek” kelimesiyle aynı anlamda değil; bir şeyi tersine çevirmek anlamında kullanılan bir terim. Kelimenin Arapçadaki kök hali öyle fakat bizim dilimizde değil! Dolayısıyla “kalbim” yazarsın fakat “kalb” yazamazsın…
Her yeni dizi açışımın on beşinci dakikasında tekrar tekrar yüzüklerin efendisi ve hobbite dönmekten Grima’yı oynayacak seviyeye geldim. :) Distopik olur, fantastik olur, bin yıl öncesi beşyüz yıl sonrası olur, bilim kurgu olur yeter ki günümüzün casual/ takım elbiseli dünyası…devamıHer yeni dizi açışımın on beşinci dakikasında tekrar tekrar yüzüklerin efendisi ve hobbite dönmekten Grima’yı oynayacak seviyeye geldim. :)
Distopik olur, fantastik olur, bin yıl öncesi beşyüz yıl sonrası olur, bilim kurgu olur yeter ki günümüzün casual/ takım elbiseli dünyası olmasın..
Yok mu insanın “yahu ben bunu niye izledim ki?” demeyeceği bir dizi? İkibinbeşyüz sezonluk olsun üstelik…
Sıkılmak en sevdiğim iştir, iş olarak yani. Denerken dahi sıkılmak… Gurup vakti terkedip gölgeni sır soruyorsun çok bilmişe: “Suyun şavkı ne renkti usta?” “…” Yeşil, mai, gümüş… Hepsi, belki hiçbiri. Gölgen yok ki k-ı/a-nasın. De ki yakamoz, say ki turunç…devamıSıkılmak en sevdiğim iştir, iş olarak yani. Denerken dahi sıkılmak…
Gurup vakti
terkedip gölgeni
sır soruyorsun
çok bilmişe:
“Suyun şavkı
ne renkti usta?”
“…”
Yeşil,
mai, gümüş…
Hepsi, belki hiçbiri.
Gölgen yok ki
k-ı/a-nasın.
De ki yakamoz,
say ki turunç ulan!
Bazı yazarları okumayı yaşamın ödülü sayıyor insan. Jack London Ursula K. Le Guin Necip Mahfuz Hermann Hesse Ahmet Büke Panait Istrati William Faulkner… Herkesin vardır böyle yazarları sanırım.
Üçüncü kitap. Büyük şehre tutunma çabası ve modernleşen Türkiye'deki sınıfsal ayrım. Barınma hakkı ve emeğin sömürülmesi üzerine bir başkaldırı niteliğindedir. Bu üçleme, Türkiye'nin modernleşme sancılarını, savaş yorgunluğunu ve sınıfsal dönüşümünü en alt tabakadaki bir insanın gözünden yansıtır. Serinin bütününe yayılan…devamıÜçüncü kitap.
Büyük şehre tutunma çabası ve modernleşen Türkiye'deki sınıfsal ayrım. Barınma hakkı ve emeğin sömürülmesi üzerine bir başkaldırı niteliğindedir.
Bu üçleme, Türkiye'nin modernleşme sancılarını, savaş yorgunluğunu ve sınıfsal dönüşümünü en alt tabakadaki bir insanın gözünden yansıtır. Serinin bütününe yayılan temel duygu; umudu yitirmemek ve bireysel acıları toplumsal bir farkındalığa dönüştürmektir. Dinamo, Musa'yı sadece bir kurban olarak değil, sistemin aksayan yönlerini gösteren bir "tanık" olarak kurgular.
İkinci kitap. Musa’nın cezaevi süreciyle birlikte siyasi ve toplumsal fikirlerle tanışması. Adalet sisteminin eleştirisi ve fiziksel tutsaklığa rağmen zihinsel özgürlük teması işlenir.
Üçlemenin ilk kitabı. Savaş sonrası yetim kalan bir çocuğun açlık ve sahipsizlikle mücadelesi. Devletin ve toplumun en zayıf halkası olan çocuğa karşı sorumluluğu sorgulanır.
Bir arkadaşın paylaşımını gördüm ve bunun üzerine yazmak ihtiyacı hissettim. Paylaşım şu: Güya yazar aşkım kapışmak, güya kitabı dolce vita ve güya yazdıkları; Bebeklikten yaşlılığa kadar geçen sürede insan, ruhunu terbiye etmeyi öğrenir. Bebeklik, sabırsızlıktır. Çocukluk, taşkınlıktır. Yetişkinlik, öfkedir. Yaşlılık,…devamıBir arkadaşın paylaşımını gördüm ve bunun üzerine yazmak ihtiyacı hissettim.
Paylaşım şu:
Güya yazar aşkım kapışmak, güya kitabı dolce vita ve güya yazdıkları;
Bebeklikten yaşlılığa kadar geçen sürede insan, ruhunu terbiye etmeyi öğrenir.
Bebeklik, sabırsızlıktır.
Çocukluk, taşkınlıktır.
Yetişkinlik, öfkedir.
Yaşlılık, eminliktir.
İhtiyarlık, teslimiyettir.
Ölüm ise, buluşmadır.
Şimdi…
Edebiyatın o derin ve katmanlı yapısından nerelere geldik; sosyal medya "keşfet" sekmelerinde dönüp duran, derinlikli görünmeye çalışan ama içi boşaltılmış aforizmaların tipik bir örneği.
Gerçek bir yazar, okura "hayat şudur, bu evre budur" diye parmak sallamaz. Bu yazılan ise sanki hayatın tüm gizemini bir ilkokul fişi sadeliğine indirgemiş gibi davranıyor. Okura hiçbir alan bırakmıyor; her şeyi tanımlıyor ve paketleyip sunuyor. Oysa edebiyat tanımlamaz, hissettirir ve sorgulatır.
"Bebeklik sabırsızlıktır, yetişkinlik öfkedir" Bu, sadece sığ bir gözlemin ürünüdür. Yetişkinliği sadece "öfke" ile tanımlamak, insana dair binlerce duyguyu ve karmaşayı yok saymaktır. Bu tarz yazılar, gerçekliğin o çok renkli yapısını siyah-beyaz bir şemaya indirger.
Burada yazılanlar, "teslimiyet", "eminlik" ve "buluşma" gibi büyük ve spiritüel kelimelere sırtını dayayarak etkileyici görünmeye çalışıyor. Bu, yazar olmayan yazarların okurları sıkça düşürdüğü bir tuzaktır: Büyük kelimeler kullanarak büyük anlamlar yarattığını sanmak. Ancak bu kelimeler bir bağlam, bir hikaye veya bir felsefi temel üzerine inşa edilmediğinde, sadece kulağa hoş gelen ama zihinde iz bırakmayan birer
gürültüye dönüşüyor.
Bir insanın sadece bu tür "hayat dersi" tadındaki aforizmaları alt alta dizerek kendini yazar ilan etmesi, mutfakta yumurta kırmayı öğrenen birinin kendisini Michelin yıldızlı şef sanmasına benziyor. Yazarlık, bilinen doğruları şık cümlelerle tekrar etmek değil; bilinmeyen sancıları yeni bir dille anlatabilme becerisidir.
Kısaca, okumayın arkadaşlar böyle şeyleri. :))
Kitabın merkezindeki ana fikir; insanın varoluşsal sınırlılığı ile evrenin sonsuzluğu arasındaki trajik çatışma ve bu çatışmanın "sanat/yaratım" yoluyla aşılmasıdır. Kitabı besleyen temayı dört başlıkta toplayabiliriz: 1. İnsanın "Arada Kalmışlığı" Rilke’ye göre insan, hayvanlar gibi doğayla tam bir uyum içinde (saf…devamıKitabın merkezindeki ana fikir; insanın varoluşsal sınırlılığı ile evrenin sonsuzluğu arasındaki trajik çatışma ve bu çatışmanın "sanat/yaratım" yoluyla aşılmasıdır.
Kitabı besleyen temayı dört başlıkta toplayabiliriz:
1. İnsanın "Arada Kalmışlığı"
Rilke’ye göre insan, hayvanlar gibi doğayla tam bir uyum içinde (saf bir bilinçle) yaşayamaz; öte yandan "Melekler" gibi yüce ve sonsuz bir kata da ait değildir. İnsan, geçmişle gelecek, yaşamla ölüm arasında sıkışmış, sürekli bir "farkındalık" sancısı çeken bir varlıktır.
2. Korkunç Güzellik ve Melek Kavramı
Kitaptaki "Melek", dini bir figürden ziyade insanın asla ulaşamayacağı tamlığı ve kusursuzluğu temsil eder. Birinci Ağıt'ın o meşhur dizesinde belirttiği gibi:
"Her melek korkunçtur."
Çünkü melek, bizim geçiciliğimizin ve yetersizliğimizin aynasıdır. Ana fikir, bu "korkunç" mükemmellik karşısında insanın kendi küçük, fani hayatına nasıl anlam katacağı üzerinedir.
3. "Hiersein" (Burada Olmak) ve Dünyayı Dönüştürmek
Rilke, ağıtların sonuna doğru karamsarlıktan bir çıkış yolu sunar: Dünyayı içselleştirmek. Maddi olanı, nesneleri ve duyguları şiir ve sanat yoluyla görünmez bir iç dünyaya aktarmak, insanın temel görevidir. Bizler, dış dünyadaki geçici şeyleri "görünmez" kılıp kalıcı hale getiren dönüştürücüleriz.
4. Ölüm ve Yaşamın Birliği
Kitabın ana fikirlerinden biri de ölümün yaşamın bir zıttı değil, onun tamamlayıcısı olduğudur. Gerçek varoluş, ölümü dışlamak değil, onu yaşamın içine dahil ederek "büyük bir bütün" olarak kabul etmektir.