ister inanın ister inanmayın aynı olaylar silsilesi 2023 civarı köyde başımdan geçti demek ki birileri üstümde bir dilek hakkı kullanmış en azından artık sebebini biliyorum🙏
Hikaye gelecekte tüm hayvanların ölümcül bir virüs nedeniyle yenemez hale geldiği bir dünyada geçiyor. Bunun sonucunda hükümet insan etinin tüketimini yasallaştırıyor ve zamanla bu durum toplum tarafından normal karşılanmaya başlanıyor. Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri de burada ortaya çıkıyor insanların…devamıHikaye gelecekte tüm hayvanların ölümcül bir virüs nedeniyle yenemez hale geldiği bir dünyada geçiyor. Bunun sonucunda hükümet insan etinin tüketimini yasallaştırıyor ve zamanla bu durum toplum tarafından normal karşılanmaya başlanıyor. Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri de burada ortaya çıkıyor insanların otorite tarafından verilen böylesine korkunç bir kararı ne kadar hızlı kabullenebildiğini ve zamanla nasıl kanıksadığını görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında eser yalnızca bir korku ya da distopya romanı değil aynı zamanda etik değerlerimizin sınırlarını, toplumsal itaat mekanizmalarını ve sistemin birey üzerindeki etkisini sorgulayan güçlü bir sistem eleştirisi. Aynı zamanda günümüzde hayvancılık endüstrisinde yapılan kötü muameleleri de yine insana yapılması empatisi üzerinden sorgulamamızı sağlamakta ve sektörün içindeki yanlışlıkları tüm çıplaklığıyla yüzümüze vurmakta.
Kitabın vermek istediği mesajı ve eleştiriyi beğenmiş olsam da dehşeti hissettirmek adına gereğinden fazla grafik anlatıma başvurduğunu düşünüyorum. Midesi ya da kalbi hassas olan okurların kolay kolay okuyabileceği bir kitap değil. İnsan etinin üretim ve tüketim süreci tüm rahatsız edici ayrıntılarıyla ve hiçbir şey saklanmadan anlatılıyor.
Buna rağmen ya da belki de tam da bu yüzden kitap inanılmaz sürükleyici. Aylar süren reading slump dönemimden çıkmamı sağladı. Normalde dışarıda kitap okumayı pek sevmem ama kendimi otobüste tırnaklarımı yiyerek bir sonraki sayfayı çevirirken buldum. Ancak burada ilginç bir nokta var bu sürükleyiciliğin kaynağı benim için kitabın edebi olarak olağanüstü yazılmış olması ya da konusunun kusursuz işlenmesi değildi. Daha çok içindeki o akıl almaz ve rahatsız edici dünyaya duyduğum meraktan kaynaklanıyordu sadece bir sonraki sayfada yazarın ne kadar ileri gidebileceğini görmek istiyordum.
Kısacası, rahatsız edici hikayelerden , sınırları zorlayan kitaplardan ve filmlerden hoşlanıyorsanız bu kitaba kesinlikle bir şans vermenizi öneririm. Fakat başlamadan önce okurken oldukça rahatsız edici sahnelerle karşılaşacağınızdan haberiniz olsun. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim keşke sonda yaşanan olay hiç yaşanmasaydı en başından beri aklıma yaşanma ihtimali gelmişti ama bir umut oraya bağlanmaz diye bekledim ama yine de bağlandı o kısım olmasaydı da gayet çarpıcı bir kitap olurdu zaten.
neden ağladığımı bilmiyorum, diyorsun çünkü birşeyler değişiyor içinde kendini ikna etmiyor düştüğün boşluk bildiklerin başkalaşıyor gözlerinin önünde yabancılığı öğreniyorsun gece söndürür hayalet olmaya yetmeyenlerin ışığını güçlü olmaya benden daha çok ihtiyacın var çünkü haksız olduğunu kalbinin bir yerinde biliyorsun gündüzün…devamıneden ağladığımı bilmiyorum, diyorsun
çünkü birşeyler değişiyor içinde
kendini ikna etmiyor düştüğün boşluk
bildiklerin başkalaşıyor gözlerinin önünde
yabancılığı öğreniyorsun
gece söndürür hayalet olmaya yetmeyenlerin ışığını
güçlü olmaya benden daha çok ihtiyacın var
çünkü haksız olduğunu
kalbinin bir yerinde biliyorsun
gündüzün kepenklerinde duyduğun güven
çelimsiz gölgelerin fısıldadığı
küçük sırlarla büyüyorsun
zamanın ve
aynanın önüne bırakılmış
kısa bir mektup bu
belki çok sonra anlayacaksın içindekileri
ama şimdi okuyorsun
“Bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu,heyecan arayan dişilere, hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve eril cinsi yoketmekten başka çare kalmıyor.”…devamı“Bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu,heyecan arayan dişilere, hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve eril cinsi yoketmekten başka çare kalmıyor.”
“Erilin gerçekleştirebileceği herhangi bir gerçek toplumsal devrim mümkün değildir çünkü tepedeki eriller statükonun sürmesini ister ve aşağıdaki erillerin bütün istediği yukarıdaki eril olmaktır. Erilin "isyanı"
bir maskaralıktan ibarettir; bu erilin, kendi ihtiyaçlarını tatmin etmek için kendi kurduğu "toplum" dur. Nihai olarak, erilin "isyan" ettiği şey eril olmaktır. Eril, teknoloji onu zorladığında, başka seçeneği olmadığında veya "toplum", değişmezse öleceği bir noktaya geldiğinde değişir ancak.”
"Büyük Sanat" erkeklerin kadınlardan üstün olduğunu, erkeklerin kadın olduğunu kanıtlar, anti-feministlerin durup durup hatırlatmaya bayıldıkları gibi “Büyük Sanat" etiketini hak eden her şey erkekler tarafından yaratılmıştır. "Büyük Sanat'ın büyük olduğunu, eril otoriteler bize böyle olduğunu söyledikleri için biliriz ve aksini iddia edemeyiz çünkü ancak bizimkinden çok daha üstün ve keskin hassasiyetleri olanlar büyüklüğü algılayıp takdir edebilirler, onların üstün hassasiyetlerinin ispatı, takdir ettikleri döküntüyü takdir etmiş olmalarıdır.”
Sonbahar geldi, ekim geldi, Cadılar Bayramı geldi… Eee, bana da buna yaraşır bir kitap okumak düştü. Bu sene seçtiğim kitap Biz Hep Şatoda Yaşadık oldu. Kitap, ailesinin ablası ve sakat amcası haricindeki bütün üyelerini zehirlenme sonucu kaybeden genç bir kız…devamıSonbahar geldi, ekim geldi, Cadılar Bayramı geldi… Eee, bana da buna yaraşır bir kitap okumak düştü. Bu sene seçtiğim kitap Biz Hep Şatoda Yaşadık oldu. Kitap, ailesinin ablası ve sakat amcası haricindeki bütün üyelerini zehirlenme sonucu kaybeden genç bir kız olan Mary Katherine Blackwood’un ağzından anlatılıyor.
Bu toplu ölümden sonra herkes, o gün son akşam yemeğini pişiren Mary’nin ablası Constance’in katil olduğunu düşünüyor ve bütün kasaba, geride kalan Blackwood ailesinden hem sınıfsal kinler hem de katil oldukları gerekçesiyle nefret ediyor. Bu olaydan sonra Constance evden asla çıkamamaya başlıyor. Mary’de ise paranoyak ve şizofrenik belirtiler görülüyor, hatta zaman zaman çocukça korkular duymaya başlıyor.
Bu iki kız kardeş, yürüyemeyen amcalarıyla birlikte görkemli şatolarında adeta hapis olarak yaşıyorlar. Ama kendi küçük dünyalarında mutlular ve kesinlikle bu düzenin bozulmasını istemiyorlar. Sanırım buraya kadarı hikâyenin temasını anlamak için yeterli. Gelelim benim yorumuma:
Bir gerilim kitabından zevk almamı sağlayan en önemli şey, hikâyenin içinde hissedebilmek. Yazarın bunu kesinlikle başarabildiğini düşünüyorum. Kitabın çoğunda kendimi o evde, Mary ve Constance’la yaşayan üçüncü bir kız kardeşmiş gibi hissettim. Her kapı çaldığında, her dışarıdan gelen tehditte, güvenli alanımız ihlal ediliyormuş gibi bir huzursuzluk kapladı içimi. Her an bir kasabalı eline taş alıp camımızı kıracak ve bize bir katilmişiz gibi bakacakmış gibi güvensiz hissettim.
Bu yüzden hiç evden çıkasım gelmedi ve kardeşlerimle sonsuza kadar evimizin konforunda çürümek, garip bir şekilde, iyi bir fikir gibi geldi. Siz de eğer gotik bir şatoda, akli dengesi yerinde olmayan iki kız kardeşle rahatsız edici günler geçirmek isterseniz, bu kitabı okuyabilirsiniz.
Lafı fazla uzatmayayım, birkaç alıntıyla yorumumu bitireyim. Ha, bir de yorum bitmeden şunu ekleyeyim: Bence kimin aileyi zehirlediği rahat bir şekilde tahmin edilebiliyordu ama bu kitabın atmosferinin yanında çok da önemli değil zaten.
“Mevsimleri yiyip bitiriyoruz. Baharı, yazı ve sonbaharı yiyoruz. Bir şeylerin yetişmesini bekleyip sonra onu yiyoruz.”
“En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.”
“Nereye gidebiliriz ki?" diye sordum ona. Bizim için neresi buradan iyi olabilir? Dışarıda bizi kim sever? Dünya korkunç insanlarla dolu."
“Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye biraz toz, belki biraz da kül kalıyor.”
Açık olmak gerekirse bu kitabı cidden çok beğeneceğimi düşünerek almıştım ve ilk kısımlarını biraz sevsem de ikinci kısma ve hikayenin bağlandığı sona kesinlikle ısınamadım yine de kadınlığın içindeki vahşilik ve şiddetin dışa vurumunu çok gerçekçi buldum ve okurken fena halde…devamıAçık olmak gerekirse bu kitabı cidden çok beğeneceğimi düşünerek almıştım ve ilk kısımlarını biraz sevsem de ikinci kısma ve hikayenin bağlandığı sona kesinlikle ısınamadım yine de kadınlığın içindeki vahşilik ve şiddetin dışa vurumunu çok gerçekçi buldum ve okurken fena halde zevk aldım ki dişlerimin kaşınmasına engel olamadım. Ayrıca ne zaman bir çocuk tatlı gelse bu kitabı hatırlayacağım güzel bir doğum kontrol yöntemi çocuk yapmak isteyen herkes önden bir okusun tavsiyemdir.
“Kaç nesil kadın büyüklüklerini sırf zaman tamamen silip yok etsin diye geciktirmişti ? Kaç kadın erkekler kendi büyüklüklerini ne yapacağını bilmezken zamanlarını tüketmişti ? Böyle şeylere kutsal ya da fedakarlık olarak adlandırmak ne büyük adilikti. Kadınları hayallerinden vazgeçtikleri için övmek ne büyük şeytanlıktı.”
“Kendi karanlığının orta yerindeki o tek akkor ışık, bütün kadınların yeni bir şey doğurduğu o çıkış noktasıydı. Çocukluk döneminizin başlarında bir ateş yakarsınız. Bu ateşi harlayıp büyütürsünüz. Ne pahasına olursa olsun onu korursunuz. Köpürüp bir ışık dağına dönüşmesine izin vermezsiniz çünkü böyle bir şey bir kıza yakışmaz. Sır olarak saklarsınız. Yanmasına izin verirsiniz. Diğer kızların gözlerinin içine baktığınızda titreyen ateşini görürsünüz, başınızı bir suikastçı gibi sallarsınız ve tahammül sınırlarını zorlayan sıcaklığı, kontrolden çıkmak üzere olan yangını asla yüksek sesle dile getirmezsiniz. Aleve özen gösterirsiniz çünkü göstermezseniz soğukta kendi başınıza sıkışıp kalırsınız, mevsimsel tabakalara mahkûmsunuzdur, uygulanabilirliğe mahkûmsunuzdur, Hayat böyledir işte demeye mahkûmsunuzdur, rahatlamaya ve anlamaya ve mantık yürütmeye ve kabul etmeye ve başka yerden bakmaya ve onun tarafından bakmaya ve kendi tarafınız dışında her taraftan bakmaya mahkûmsunuzdur.”
bayan mükemmel Hayatım boyunca her şeyi kontrol altında tutmaya, doğru olanı yapmaya çalıştım. Başkaları için değil tam tersi sanki kendi varlığımın koşuluymuş gibi. Ama artık bu yük omuzlarımda altında kalkamayacağım bir hale geldi. Sebebini tahmin edebiliyorum mükemmeliyet takıntısı olan bir…devamıbayan mükemmel
Hayatım boyunca her şeyi kontrol altında tutmaya, doğru olanı yapmaya çalıştım. Başkaları için değil tam tersi sanki kendi varlığımın koşuluymuş gibi. Ama artık bu yük omuzlarımda altında kalkamayacağım bir hale geldi. Sebebini tahmin edebiliyorum mükemmeliyet takıntısı olan bir annenin çocuğu olmak ama çoğu zaman bu kendi kendime uydurduğum bir bahane gibi geliyor. Çünkü bazen düşünüyorum da… Belki de annemin özenle devrettiği travmalarını taşımayı reddedecek kadar “mükemmel”imdir ve mükemmel olmak sadece benim içimden gelen bir istektir ama yine de size neden bu hissi annemden aldığımı düşündüğümü açıklayan birkaç örnek sunacağım.
Annemin ödevlerimi sadece bir başlık kelimesi diğerleriyle aynı hizada değil diye yırtıp tekrar yazdırdığı günleri unutmuyorum. Ne zaman bir başarıyla yanına gitsem, yüzündeki o yorgun ve memnuniyetsiz tebessümle ardından gelen “Daha iyisini neden yapmadın?” sorusu… Kutlanmadan geçen başarılar, içimde hep nir burukluk olarak kaldı yalan yok. Bir keresinde sınıfın en yüksek ikinci ortalamasını almıştım. Annemle birlikte telefonuna bakıyorduk çocukluk ya diğer annelerin çocuklarının karnesini paylaştığını görünce cesaretimi toplayıp “Sen neden benimkini paylaşmıyorsun?”diye sordum. Gülümsedi, “Birinci mi oldun ki paylaşayım?” dedi. O an ruhumun temeline tebriği haketmediğim inancı öyle sağlam yüklendi ki sonrasında gelen depremler o temeli yıkmayı bırak çatlatmadı bile.
Sonra kardeşim doğdu. Annemin tüm kurallarını yerle bir etti. Bir harfi yamuk yazdım diye ağlayarak ödevleri baştan yazan ben, annemin kardeşime bir harf öğretirken sinir krizi geçirdiğine tanık oldum. Sonunda pes etti. Belki de kardeşimin karakteri ve umursamazlığı, benim yapmaya çalıştığım her şeyden daha güçlüydü. Ardından annem zamanla beni takdir etmeye başladı, kıyasla da olsa oğlundan daha başarılıydım sonuçta ve bana çok yüklendiğini de kabul etti ama anneleri bilirsiniz kabul ederken bana dünyanın en kötü insanıymışım gibi davranmaktan da gari durmadı ha şu anda aramız oldukça iyi ikimiz de oldukça değiştik ve aşındık. Ama onun gözünde değer görmek, kendime inanmama yetmedi. Çünkü annem değişene kadar çoktan kendi iç sesini benim beynime kodlamıştı.
Bu yetersizlik hissi, üniversiteye başladığımda en keskin hâline ulaştı. Kazandığım okula bir yanlışlık sonucu girdiğime inanıyor, her Zoom dersinde fark edilmekten korkuyordum. Hocalar soru soracak, ben cevap veremeyeceğim ve herkes aslında orada olmamam gerektiğini anlayacaktı. Dilci olmama rağmen her dersten önce İngilizce kendimi tanıtma paragrafı yazıyordum yalnızca bir anda ismimi söyleyemeyecek kadar yetkin olamayacağıma inandığım için. Sonra terapilere başladım, kendime güvenim biraz olsun filizlendi. Ama yine de kontrolü bırakmak öyle kolay değildi.
Grup projelerinde, ödevin her satırının mükemmel olduğuna emin olmadan rahat edemiyordum. Bu yüzden başkalarının işlerini de üzerime aldım. Kimi zaman “Sen boşver, ben yaparım” dedim. Çünkü ismim bir işin içinde geçiyorsa, kusursuz olmalıydı. Aksi hâlde içim rahat etmiyordu ama öyle bir dillemaydı ki kendi yaptığım da en az onlarınki kadar yetersiz geliyordu.
Bu mükemmellik takıntısı yalnızca okul hayatımla sınırlı kalsa iyi. Sosyal ilişkilerimde de aynı noktadan devam ettim çünkü sanırım bildiğim tek yol buydu. Herkese göre “ideal” bir arkadaş, “örnek” bir sevgili, “mükemmel” bir kardeş, öğretmen, kız çocuğu, tanıdık olmaya çalıştım. Kafamda belirli kalıplar vardı ve dışına çıkmak, suça ortak olmak gibiydi. Bir arkadaş her çağrıldığında işi de olsa arkadaşlarına katılmalı, her fikirlerine destek olmalıydı. Ben de hep kuralına göre oynadım. Ama karşımdaki insanlar benim gibi düşünmüyordu; çünkü kimse mükemmel olmak zorunda değildi. Bu yüzden, onların yapmak zorunda olmadığı her doğru benim gözümde kendime yapılmış bir saygısızlık halini aldı ve onlara sinirlenmekten kendimi alıkoyamadım.
Aşk ilişkilerimde de durum farklı değildi. Birine ilgi duyduğumda, “aşık nasıl davranmalıysa” öyle davranıyordum. Ama bu beni daha sevilebilir biri yapmadı hatta tam aksine, ciddi ve katı gibi görünmeme ve karşımdakini bir kalıba sıkıştırmak istiyormuş gibi gözükmeme yol açtı -belki de istiyordum. Benim bu tavrımdan korkmayanlarla da, en küçük hatalarını kendime hakaret saydığım için uzun süreli ilişkiler kuramadım. Yani kısaca mükemmel olsun derken ve kendim mükemmel davranmaya çalıştığım için karşımdakinden de aynı azmi beklerken insanların benden kaçmasına ve korkmasına sebep oldum.
Geçmiş zamanla anlattım ama hiçbir şey tam anlamıyla geçmiş değil. Bu yazı da bir sonuca varmak için değil, artık kontrol edemediğim bu duyguları somutlaştırılmak için yazıldı. Son zamanlarda çok düşündüm. Bu roller, bu çabalar, sırtımda kambur gibi taşıdığım bu mükemmeliyet… Hepsi beni çok yoruyor
Ne zaman ve nasıl bu döngüyü kırabilirim bilmiyorum. “Sağlıklı” ve “mükemmel!” bir zihne ulaşmak gerçekten mümkün mü, ondan da emin değilim. Ama artık bu yükün farkındayım. Ve onu hafifletmenin yollarını arıyorum.
I would like to watch you sleeping, which may not happen. I would like to watch you, sleeping. I would like to sleep with you, to enter your sleep as its smooth dark wave slides over my head and walk…devamıI would like to watch you sleeping,
which may not happen.
I would like to watch you,
sleeping. I would like to sleep
with you, to enter
your sleep as its smooth dark wave
slides over my head
and walk with you through that lucent
wavering forest of bluegreen leaves
with its watery sun & three moons
towards the cave where you must descend,
towards your worst fear
I would like to give you the silver
branch, the small white flower, the one
word that will protect you
from the grief at the center
of your dream, from the grief
at the center. I would like to follow
you up the long stairway
again & become
the boat that would row you back
carefully, a flame
in two cupped hands
to where your body lies
beside me, and you enter
it as easily as breathing in
I would like to be the air
that inhabits you for a moment
only. I would like to be that unnoticed
& that necessary.
Yanlışlıkla çok doğru bir zamanda okuyor olduğum o kitap. Ha kitap bilmediğim bir şey söylüyor mu, hayır ama sanırım insan şu an düşündüklerini düşünen, yaşayan, anlayan başka birilerinin de olduğu gerçeğiyle kendini rahatlatabiliyor. Rahatlıkla bu kitabın uzun zamandır okuduğum en…devamıYanlışlıkla çok doğru bir zamanda okuyor olduğum o kitap. Ha kitap bilmediğim bir şey söylüyor mu, hayır ama sanırım insan şu an düşündüklerini düşünen, yaşayan, anlayan başka birilerinin de olduğu gerçeğiyle kendini rahatlatabiliyor. Rahatlıkla bu kitabın uzun zamandır okuduğum en iyi şey olduğunu söyleyebilirim sizinle de beğendiğim alıntıları paylaşmak istiyorum belki sizde de okuma isteği uyandırır;
- “Aptallar! Sanki benim ölümsüzlüğümü beceriksiz aygıtlarıyla, ipleri ve dar ağaçlarıyla boğabilirlermiş gibi! Bu güzel yeryüzünün üstünde yürüyeceğim, yeniden yürüyeceğim, hem de sayısız kere. Ve etimle, kemiğimle yürüyeceğim; prens ve köylü, bilgin ve soytarı olacağım,yüksek yerlerde oturacak ve tekerin altında inleyeceğim.”
- ”Ona nasıl bir aptal olduğunu gösterdim ve bunun sonucunda o da benim umutsuz vaka, iflah edilemez birisi olduğuma karar verdi.”
- “Politik olan her şey dinsel, dinsel olan her şey de politikti.”
- “Zeki insanlar zalimdir. Aptal insanlar ise canavarcasına zalimdir.”
- “Kılıç daha yiğitçe bir yöntem, gerçi tüm yöntemler aynı ölçüde faydasız olsa bile. Gerçekten de sanki ruh çelikle deşilebilir, iple boğulabilirmiş gibi.”
- “Asılacak olmak seyretmekten daha kolay gibi görünüyor”
- “Sevdiğimiz için en iyi biçimde savaşır, en iyi biçimde ölür ve en iyi biçimde de yaşarız.”
- “Küçücük bir yaz bulutunun, insanın kulaklarında gümbürdeyen ve zangır zangır titreten yıldırımlı bir fırtınaya ne zaman dönüşebileceğini insan bilemez."
- “Gerçeğin sonsuza değin yaşadığı ögretildi bize; suçunsa er geç ortaya çıkacağı. İşte bu da suçun hiç bir zaman ortaya çıkmayacağının bir göstergesi.”