Spoiler içeriyor
Vicdanınıza, şöhretinizden daha çok önem verin. Vicdanınız sizin kimliğinizi belirler. Şöhret ise başkalarının sizin hakkınızdaki görüşleridir ve bu görüşler ancak onları bağlar, sizi değil.' Şarlo
Tolstoy'dan 6 Tavsiye: • Cahil insanlardan tartışmaktan kaçın. • Başa gelen talihsizliği çabuk kabullen. • Kişiler ve olaylar hakkında daha az konuş. • Sorunlara üzülme, çözüme odaklan • Başkalarının hatalarını daha az yargıla. • Canını sıkanları hayatından çıkar.
Spoiler içeriyor
Batman v Superman: Dawn of Justice çıkmadan önce DC evrenine karşı olumlu duygular beslemek isteyen sinemaseverler beklediğini bulamamıştı. O sıralar belki Marvel göz kamaştıran işlerin altına imzasını atmıyordu fakat kendine ait bir çizgi arayışı içine giren DC’ye göre belli bir…devamıBatman v Superman: Dawn of Justice çıkmadan önce DC evrenine karşı olumlu duygular beslemek isteyen sinemaseverler beklediğini bulamamıştı. O sıralar belki Marvel göz kamaştıran işlerin altına imzasını atmıyordu fakat kendine ait bir çizgi arayışı içine giren DC’ye göre belli bir çizgisi vardı ve onu koruyordu. Dawn of Justice’ın DC evrenine tek katkısı – belki de gerçek amacı ise – Batman ve Superman gibi göz önünde bulunan süper kahramanlarının yanına yenilerini eklemek oldu. Daha doğrusu eskiden varolanları tekrar sunup, ön tanıtımını yaptı. Bunların başında Wonder Woman ve Flash geliyor.
DC evreni yarattığı ek kanalın ilk adımını Wonder Woman ile beraber atıyor. Yunan mitolojisindeki tanrılar Zeus ve oğlu Ares arasındaki amansız çekişme sonucu Zeus tarafından dünyayı korumak için yaratılan Amazon kadınları Themyscira adındaki dış dünyadan bağımsız bir adada yaşamaktadır. Amazon kadınlarının bazıları diplerinde olan savaşı görmezden gelir, bazıları ise hiç bilmezler. Bilmeyenler arasında Diana da vardır. Ta ki bir savaş uçağı kıyılarına düşene kadar. Hayatında hiç erkek görmeyen biri olan Diana, Steve’in hayatını kurtarır. İster istemez savaşın varlığından Steve’in söyledikleri kadarıyla haberdar olur. Çocukluğundan beri annesi tarafından anlatılan masalsı destanlar tarafından büyütülen Diana, kendisini savaşa bitirmek için sorumlu hisseder. Ve Steve ile beraber gerçek dünyaya, savaşın tam ortasına doğru yola çıkarlar. Film oldukça güçlü, oldukça zayıf ve bazı desteksiz noktalara sahip.
Amazon kadınları ana temada yer almasına rağmen bildiğimiz Amazon kadınlarının felsefesinden uzak bir profil çiziyorlar. Savaşçı oldukları halde savaştan kaçıyorlar. En güçlü Amazon kadını olmasına rağmen Diana bir ölümlü erkeğe aşık olup Amazon kadınlarının bütün duvarlarını yıkmayı başarıyor. Ayrıca Diana (Wonder Woman) ilk başlarda güçsüz ve çekingen bir görüntü verirken. Bir anda kabuğunu kırıp, cesaretleniyor. Bunun sebebinin altı doldurulamıyor. Yapısı itibariyle tarihi bir dokuya sahip olan bir film 1910 larda geçmesine rağmen I. ve II. Dünya savaşını harmanlıyor. I. Dünya savaşında baş düşman olarak Nazileri ve onların kumandanını görüyoruz. Bu tip değişiklikleri fantastik bir filmde sorgulanmasını yersiz buluyorum. Kadınların seçme ve seçilme hakkına ve kadınların herhangi bir siyasi otorite olmamasına değiniliyor. Bu tip atıflarda bulunması filmin olumlu yönü olarak söylenebilir.
Filmdeki efektler ve dövüş teknikleri göz doldurucu cinsten ve görsel şölen niteliğinde. Filmin ilk yarım saatinde yer alan kadın savaşçıların yer aldığı sahneler filmin geneline yayılsa daha fazla görsel şölene maruz kalabilirdik. Ayrıca sinema sektöründeki kadın süperkahramanların bireysel filmlerdeki on yıllık suskunluğu ve erkek süperkahramanların egomanyası da bu filmle beraber aşılmış oldu. Wonder Woman filmi, karakterin detaylandırılması için gayet iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Wonder Woman karakterini canlandıran Gal Gadot karakteri canlandırmada gayet başarılı bir iş çıkarıyor. Bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum. Chris Pine ise filmografisinde dolup taşan zayıf oyunculuklara bir yenisini ekliyor. İnsan hiç mi üstüne koyamaz diye merak ediyorum. Connie Nielsen’ı ise Gladiator’den sonra ilk defa dişe dokunur bir işin altına imzasını atıyor. The Princess Bride, Forrest Gump yapımlarından tanıdığımız ve son dönem dizilerinden House of Cards’ta sevdiğimiz Robin Wright ise tahminimin ötesine geçip savaşçı Amazon kadını figürünü çok iyi taşıyor. Yönetmenliğini Charlize Theron’a tek Oscar’ını kazandıran Monster filmini yöneten Patty Jenkins üstleniyor. Wonder Woman yönetmenlik başarısı olan bir film değil. Ya da yönetmenin üstünde çok uğraştığı bir film diyebiliriz.
Genel olarak Wonder Woman senaryo ve vermek istediği mesaj bakımından zayıf bir görüntü çiziyor. Fakat olumlu yönleriyle de DC evreni için umut vadediyor. Yazının başında da söylediğim gibi en azından bir çizgiye sahip olmayı deniyor. Tam olarak budur diyemiyoruz ama Suicide Squad ve Batman v Superman: Dawn of Justice filminin üstüne koyarak DC’nin bir sonraki filmleri için bir beklentiye girmemize sebep oluyor.
Spoiler içeriyor
Aksiyon yüklü John Wick’in ilk filminde Stahelski ile beraber filmi yöneten fakat resmi olarak ismi geçmeyen David Leitch, fragmanları ile sinemaseverleri heyecanlandıran Atomic Blonde’u yöneterek kendine ait ilk uzun metraj filmini çekmiş oldu. Bundan dolayı olsa gerek Atomic Blonde sürekli…devamıAksiyon yüklü John Wick’in ilk filminde Stahelski ile beraber filmi yöneten fakat resmi olarak ismi geçmeyen David Leitch, fragmanları ile sinemaseverleri heyecanlandıran Atomic Blonde’u yöneterek kendine ait ilk uzun metraj filmini çekmiş oldu. Bundan dolayı olsa gerek Atomic Blonde sürekli John Wick ile kıyaslandı ve bu konu üzerinde çok yazıldı, çizildi. Film vizyona girene kadar bu durumu iyi bir fırsata çevirdi, yolunu gözlediğimiz filmler arasında kendine yer edindi. Kıyaslandığı filmleri bir kenara bırakırsak Atomic Blonde seyirciye istenileni verebildi mi? Bunun cevabını filmi sadece kendi içerisinde yorumlarsak daha doğru bir şekilde bulacağımızı düşünüyorum.
1989 yılının Berlin’in de Dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olan Berlin Duvarı yıkılmasıyla paralel geçen bir casusluk hikayesi Atomic Blonde. Başlangıç sekansı da bu konuya değiniyor. Dönemin ABD başkanı Ronald Reagan’ın “Şu duvarı yıkın!” serzenişi ile sekans son buluyor.
Her geçen gün güzelliğine güzellik katan Charlize Theron’un başrolde yer aldığı ve James McAvoy’in ona eşlik ettiği Atomic Blonde; James Gasciogne adlı ajanın yakalanıp öldürülmesiyle sistemdeki tüm ajanların bilgilerin açığa çıkma ihtimalini konu alıyor. Bunun önlemek için görevlendirilen Lorraine Broughton (Charlize Theron) Berlin’e gönderilir. İlk baştaki amacı bilgilerin yer aldığı saati ele geçirmek olan Lorraine zamanla orada iki tarafa da çalışan ajanı açığa çıkarmak olacaktır. Ona bu görevde teşkilatın en güvendiği adamlardan biri olan Ajan Percival eşlik edecektir.
Film iki atmosferden iyi bir şekilde beslenmesini biliyor. Bunlardan ilki arka planda Berlin’in yarattığı kasvetli ve soğuk atmosfer, diğeri ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasının yarattığı karışık ve hareketli atmosfer. Filmin bu kadar ön plana çıkmasındaki en büyük faktör ise şüphesiz Lorraine karakterini canlandıran Charlize Theron . Theron performansıyla, ön plana çıkan giyim tarzıyla aksiyon odaklı filmde bana sorarsanız parlıyor. Ayrıca söz ettiğimiz performansın kalburüstü bir performans olmadığını söylemekte fayda var. James McAvoy ise standart bir performansıyla karşımıza çıkıyor. Atomic Blonde’un bence söz söylenemeyecek en güçlü kısımlarından başında müzikleri geliyor. Almanya sınırları içerisinde olduğu zaman Almanya yapımı müzikler karşımıza çıkıyor. Bu durum diğer ülkeler içinde geçerli oluyor. Aksiyon sahnelerindeki müzik seçimi ise kusursuza yakın. Aksiyon tabanlı diğer filmlerin örnek alması gerektiğini düşünüyorum. Kurgusunun iyi bir şekilde bütünlüklü bir yapıya oturtulamaması filmin en zayıf tarafını yansıtıyor. Gereksiz derecede flashback kullanımı aksiyon sahnelerin kopmasına sebep oluyor. Türü aksiyon olan film için bu seyircide dikkat dağınıklığına sebep oluyor.
Atomic Blonde aksiyon olarak seyirciye istediğini veren, müzikleri iyi seçilmiş, atmosferi seçildiği döneme uygun fakat kurgu bütünlüğü biraz sıkıntılı, yan karakterlerin istenileni veremediği bir seyirlik.
İşte Türkiye'nin en zengin 28 insanı... - Murat Ülker (5.1 milyar dolar) - Şaban Cemil Kazancı (3.2 milyar dolar) - İpek Kıraç (3 milyar dolar) - Semahat Sevim Arsel (2.9 milyar dolar) - Erman Ilıcak (2.7 milyar dolar) - Mustafa…devamıİşte Türkiye'nin en zengin 28 insanı...
- Murat Ülker (5.1 milyar dolar)
- Şaban Cemil Kazancı (3.2 milyar dolar)
- İpek Kıraç (3 milyar dolar)
- Semahat Sevim Arsel (2.9 milyar dolar)
- Erman Ilıcak (2.7 milyar dolar)
- Mustafa Rahmi Koç (2.6 milyar dolar)
- Hamdi Ulukaya (2.5 milyar dolar)
- Ferit Şahenk (2.2 milyar dolar)
- İbrahim Erdemoğlu (2.2 milyar dolar)
- Mehmet Sinan (2.1 milyar dolar)
- Filiz Şahenk (2.1 milyar dolar)
- Ali Erdemoğlu (1.9 milyar dolar)
- Mustafa Küçük (1.9 milyar dolar)
- Nihat Özdemir (1.9 milyar dolar)
- Sezai Bacaksız (1.8 milyar dolar)
- Şefik Yılmaz Dizdar (1.8 milyar dolar)
- Hamdi Akın (1.7 milyar dolar)
- Ahmet Çalık (1.5 milyar dolar)
- Mehmet Aydınlar (1.5 milyar dolar)
- Ali Metin Kazancı (1.4 milyar dolar)
- Bülent Eczacıbaşı (1.3 milyar dolar)
- Selçuk Bayraktar (1.2 milyar dolar)
- Deniz Şahenk (1.2 milyar dolar)
- Aydın Doğan (1.2 milyar dolar)
- Haluk Bayraktar (1.1 milyar dolar)
- Faruk Eczacıbaşı (1.1 milyar dolar)
- Mustafa Latif Topbaş (1.1 milyar dolar)
- Murat Vargı (1.1 milyar dolar)