silahla tehdit edildiğinde “demirden korksaydık trene binmezdik “diyerek silahın üstüne yürüyen bi milletin ferdi olarak izlemesi ve anlamlandırması zor bir film.
****Leslie Bibb **** İntihar edenlerin (ölenler) dünyasında uyanan kahramanımız distopik kara kasvetli bir bilardo cafede çalışmaya başlar zorunlu olarak , intiharına sebeb olan eski sevgilisinin de bu dünyaya (yada öbür dünyaya) geldiğini öğrenir ve onu bulmak için yola koyulur birde…devamı****Leslie Bibb **** İntihar edenlerin (ölenler) dünyasında uyanan kahramanımız distopik kara kasvetli bir bilardo cafede çalışmaya başlar zorunlu olarak , intiharına sebeb olan eski sevgilisinin de bu dünyaya (yada öbür dünyaya) geldiğini öğrenir ve onu bulmak için yola koyulur birde arkadaşı vardır yolları bildiğini idda eden maceralar mucizeler yollar ve umut … yeterr da izleyin . Çok. Çokkk çokk güzelll
“intihar ettikten sonra bile hayatın devam ettiği bir evrende geçen, absürt ama garip şekilde iç ısıtan bir aşk hikayesi.”
klasik romantik film değil. hatta romantik komedi hiç değil. daha çok “hayatın dibi diye düşündüğün yerin bile bir altı varmış” dedirten, kara mizahın içine sarılmış bir yol filmi.
baş karakter zia, sevgilisi tarafından terk edilince bileklerini kesip intihar ediyor. ama olay burada bitmiyor; aksine başlıyor. gözünü açtığı yer, yaşayan dünyaya benzeyen ama daha soluk, daha umutsuz, daha “anlamsız” bir versiyon. renkler bile isteksiz gibi. kimse mutlu değil, kimse tam ölü de değil. tam arada kalmış bir varoluş.
bu evrende intihar edenlerin gittiği yerin bile sıkıcı olması fikri başlı başına tokat gibi:
“kaçış yok. yanlış kapıyı seçtin, yine buradasın.”
zia’nın hikayesi ise burada devreye giriyor:
eski sevgilisinin de intihar ettiğini öğrenince onu bulmak için yola çıkıyor. yanında tuhaf karakterler:
* sürekli “mucize yok” diyen ama içten içe umut arayan rus kökenli eugene
* kendini yanlışlıkla ölü sanan, hafif manyak ama sempatik mikal
film burada klasik bir “yol hikayesi + aşk arayışı” formuna giriyor ama tonu hiç değişmiyor: hep melankolik, hep hafif ironik, hep “bir şey eksik” hissiyle.
en güzel tarafı şu:
film intiharı romantize etmiyor. tam tersine, “oraya da gitsen bir şey değişmeyecek” diyor.
umutsuzluğun bile bir rutine dönüştüğü bir dünya kuruyor.
aşk kısmı da klasik değil:
büyük jestler, dramatik sahneler yok. daha çok iki kırık insanın birbirine tutunma çabası.
“tam iyileşmeden sevebilir misin?” sorusu.
görsel olarak sade, hatta kasıtlı olarak sıkıcı. çünkü dünya da öyle:
— güneş var ama ısıtmıyor
— insanlar var ama bağ kurmuyor
— hayat var ama yaşanmıyor
soundtrack ayrı bir olay:
özellikle Gogol Bordello dokunuşları filmin ruhunu taşıyor. hafif çingene punk, hafif kaos, tam film gibi.
Benim anlamadığım ;
— intihar sonrası dünya = daha kötü bir dünya
— aşk = kurtuluş değil ama dayanma sebebi
— umut = en beklenmedik yerde çıkan küçük bir arıza
final hissi:
film sana şunu bırakıyor:
“belki de sorun hayatın kendisi değil, senin ona bakışındı.”
ve en kritik nokta:
ölerek kaçamıyorsan, belki de yaşamayı öğrenmek zorundasın.
kapanış..
intihar temalı olup da bu kadar “yaşamayı hatırlatan” nadir filmlerden.
depresif değil, dürüst.
romantik değil, gerçek.
"dünyalılardan tiskiniyorum" komutan logar'ın kendisinin iki alt versiyon prototipi olan dedesinin iç anadolu'da tecavüze uğramasından bahsettikten sonra kullandığı cümle.